9 Aralık 2010 Perşembe

divan edebiyatı

naçizane yorumumla divan edebiyatı: mesnevi'nin ilk 18 beyitinde temeli atılan, fuzuli'de form ve mahiyet anlamında zirvesini yaşayan, baki'de kemal devrinin çok önemli meyvelerini veren, şeyh galib'in eliyle dünyaya son mağrur ve müstağni bakışıyla görkemli bir veda eden, nedim'le aileden kalan mirasın manevi değeri ve yönünün varis tarafından yadsınıp cömertçe kullanılması halini yaşayan, ahmet haşim ve yahya kemal beyatlı ile de ağıtı yakılan, sezai karakoç'ta da özün başka ve yeni bir formda dirilişini bulan manzum sanatı.. hafız'ı da fahri kurucu sayabiliriz..

yarım kalmış bir roman: aydaki kadın

müellif öldüğünde müsvedde halinde ve yarım olan aydaki kadın, tanpınar'ın öğrencisi güler güven tarafından 4000 sayfa civarı müsvedde üzerinde çalışılarak tamamlanmıştır.. tanpınar'ı bilenler bilir eserlerini çok titiz, hatta takıntılı bir planlama, tadil ve tashih aşamasından sonra yayınlardı.. hatta yayınlandıktan sonra da değişiklikler yaptığı vakidir (bkz: huzur).. hal böyle iken "eserim" diyeceği roman üzerinde ne kadar fazla çalıştığı tahmin edilebilir.. tanpınar'ın bir değil birçok taslakla çalışması da güler güven için büyük bir handikap olmuş, zaten bu romanda geçen , "bu sefer de aynı hatayı yapmış, romana üç ayrı yerden başlamıştı. 'bu demektir ki hazır bir istihlakla işe girdim..' " cümleleriyle tanpınar da durumu açıklıyor..

önsözün sonunda güler güven şöyle yazmış: "romanın taslak sayısındaki farklılık yüzünden ve tek taslaklı bölümler iki ya da üç taslaklı bölümlere göre daha az işlenmiş olduğundan metnin bütününde olay örgüsü, kişi adları, dil vb. bakımlardan yer yer dengesizliklerin, tutarsızlıkların ve tekrarların görülmesi kaçınılmazdır. tanpınar yaşasaydı, romanın bu biçimiyle yayımlanmasına katlanamazdı sanırım. ama durum farklı. bizler bu yapıttan ya bütünüyle yoksun kalmak ya da bize kalanla yetinmek zorundayız. ve yine sanıyorum ki tanpınar bizim yerimizde olsaydı o da ikincisini seçerdi. yarım kalmışlığı içinde de olsa aydaki kadın'ın, tanpınar'ı sevenleri sevindireceğini düşünüyorum"

ve birkaç alıntı:

" ...yalnız büyükbabam rüyalarını söylemezdi. geçmiş zaman rüya görmez, sadece hatırlar. büyükbabam hatırlardı. o bir kere ve tam rüya görmüştü."

" marie beyoğlu'ydu. çalışkan, başka türlü yapamadığı için eğlenmeye hazır ve her türlü dostluğa hiç kaynaşmaksızın amade, kimim düşüncesinin üstünde ve ten hazlarının ötesinde her şeye kayıtsız yarı kanser, yarı sömürücü hayatıyla beyoğlu. küçük atölyeler, acayip randevu evleri, daha acayip aşk tellalları, sonu olmayan evlenmeler, bir ucu mahkemelerde öbür ucu sonsuz anlaşamamazlıklarda ve cinayetlerde, intihara çok benzeyen istifalarda biten muaşakalar, ezanla çan sesinin birbirini karşıladığı sabah ve akşamlar, iç içe hurafeler, birkaç dilde teşekkür ve küfür, bir dilden öbür dile aktarılmış şakalar, her cinsten kalabalığın doldurduğu falcı odaları, hülasa insiyaklarımızın olduğu kadar hayatımızdaki karışıklığın da bir ahtapot gibi sayısız kollu mezbelesi."

" yalnızlığın terbiyesini almış kendi kendisine konuşmağa alışmış insanlar gibi parça parça, bağlantısız konuşuyordu."

" selim bu hikayeyi çok iyi hatırlıyordu. satılık beş at vardı ikisi doru, ikisi al, biri siyahtı. dorular çift alıştıkları için imkansızdı. fakat bütün ev halkı onları sevmişti. hatta paşa sırf bunun için bir ara arabayı değiştirmeyi bile düşünmüştü. yalnız nevzat siyahı beğenmişti.'siyah güneşe benziyor' demişti. sonra gözlerini açarak 'hiç siyah güneş olur mu?' diye sormuştu."

"...'ama o da bir şey değil mi selim beyefendi? bozmak da bir şey...'
doğru ali efendi! o da bir şey. fakat her zaman süleyman'ın yaptıkları gibi hoş olmuyor. o da bir şey ama, bazen senin kanserin gibisi de oluyor her şey daima iyidir ali efendi, her şey... yalnız hastalık ve ölüm fenadır. tekrar içi burkuldu. kendi memleketinde çam ve katran kokuları içinde , etrafına çocukların, torunların, ne kadar iyi ve rahattın ali efendi. kulağının arkasında mezuran, küçük, zayıf, sade iyilik ve emniyet, sade çalışma, ta tepedeki evinin gölgesindeelinde keserin gemisini yapan bir nuh gibiydin. zavallı nevzat, zavallı ali efendi..."

"bizim için aşktan başka bir şey yok mu acaba?aşk veya politika yahut para dalaveresi veya sıkıntısı. hayat hakikaten birkaç madde etrafında dönüyor. aslında hayat zannettiğimizden fakir. hayır, musiki gibi, yedi notanın etrafında ve namütenahi... ölümle mezc edildiği için."

1 Aralık 2010 Çarşamba

lütfi fikri

lütfi fikri bey.. her devrin muhalifi.. paris'te hukuk eğitimi.. ikinci abdülhamid devrinde yazarlık ve getirisi: hapis.. ardından kaymakamlık ve memurluktan duyulan ülfet.. mısır'da inziva.. ikinci meşrutiyet'ten sonra ittihad terakki listesinden girdiği mecliste ittihad terakki'ye olan muhalefetinden dolayı geçen zor yıllar.. sopalı seçimlerden sonra istanbul'da inziva.. ''müceddidin fırkası'' denemesi ve başarısızlığı.. avrupa'da inziva.. son meclis seçimlerinde ''milli ahrar partisi'' bünyesinde bağımsız adaylık, fakat ittihad terakki'nin ikinci seçmenlerince seçildiğini öğrendiğinde anında istifa.. sabah gazetesi'nde yazarlık ve ''müsalemat ittifakı'' derneğini kurarak istanbul'dan kuvay-ı milliye'ye destek.. istiklal mahkelerinde yargılanma, ceza, af, baronun dağıtılması, tekrar kurma mücaddelesi ve son inziva..ardından paris'te vefat.. 1952'ye kadar paris'te olan mezarı, o tarihte istanbul'a nakledilmiştir..

bir yıl içinde ''tanzimat'' , ''zühre'', ''merih'', ''ıslahat'', ''meşrik'', ''tesirat'', ''takdirat'' , ''teminat'', ''tesisat'' ve ''teşkilat'' gazetelerini çıkararak ittihad ve terakki hükümetiyle inatlaşmış, onlar kapattıkça o yenisini çıkarmış, kırılması güç bir rekora da imza atmıştır..

tea party movement

son haftalarda gündemden bir nebze düşse de tea party movement kriz döneminde tavan yapan popülist söylemin ilginç bir temayüz şekli oldu. esasında devlet kontrollü liberalizme karşılar ama bunu çok naif ve vulgar bir çerçevede değerlendirip künhüne vakıf olamıyorlar. zaten hareketin şu anki motivasyonunun büyük oranını obama döneminde ekonomik krizden kurtulmak için şirketlere devletin çeşitli şekillerde finansal kaynak aktarması, keynesci tarzda kamu harcamalarını artırarak isdihdam düğümünü çözmeye çalışması vs gibi politikaların güdük bir ekonomik çerçeveden bakılınca "israf" olduğu düşüncesi ve bu düşüncenin cumhuriyetçi parti ve efradınca uygulanan, muhafazakar çevreye duygusal bir retorikle gaz verme politikasıyla bir nevi şişşirilmesi oluşturuyor. bizdeki özelleştirme karşıtlarının ekonomi bilgisinini azlığı iğfal edilerek buna ikna edildiği gibi tea party'nin de vergileri azaltıcı vs ekonomik duruşu aşırı liberal olduklarından filan gelmiyor yani.

thomas friedman bu harekete sadece bir şeyleri "ısıttıkları" için "tea kettle party" diyor ve seçimlere belki etki edeceklerini ama bunun amerika'ya etki edecekleri anlamına gelmediğini söylüyor. katılmaktayım.

bir de paul krugman'dan alıntı yapalım: a note to tea party activists: this is not the movie you think it is. you probably imagine that you’re starring in 'the birth of a nation', but you’re actually just extras in a remake of 'citizen kane'.

insan insanın kurdudur

"insan insanın kurdudur." hobbes'un meşhur sözü. çok yakın zamana kadar bahsi geçen kurdun "meyve kurdu" gibi küçük kurtlardan olduğunu sanıp; fesatlık, birinin kuyusunu kazma, bir özne üzerinden kendi varlığını devam ettirecek tahakküm (ya da sömürü) sistematiği kurma gibi metaforik benzetmelerle bu düşüncemi telif ederdim. meğersem bildiğin "vahşi kurtmuş"... kurt köpeği tamlamasındaki kurt... wolf.

27 Ekim 2010 Çarşamba

..

Kimileri zaman zaman kimileri de her zaman daha eskide bir zamana ait hisseder kendini. Ruhum yaşlı der, antika adamım der, kalender-meşrebim der, Aah Galip Dede der, der de der. Klişe köşe yazısı başlangıcı olmaya doğru gidiyor bu, uzatmayayım. Gelişme kısmına gerek yok yazının sonunu yazayım doğrudan: Nostaljiyi daüssıla diye karşılar eski sözlükler. Buradan anlıyoruz ki geçmişe alıcı gözle bakışlar eve gitme isteğinin bir tezahürü oluyor. Ve modern insan da evinden uzakta insan demek değil midir?

2 Ekim 2010 Cumartesi

Kader

Binboğa, yaz ve kır eğlencesi
Yokluğun bir ince pazartesi

Binboğa bir yer adıymış. Piknik yeri. Sen varmışsın bir de ben. Anlaşıldığına göre pazartesi gitmişiz oraya veya pazartesileri. Sen pazar günü de çalışılan bir işteymişsin büyük ihtimalle. Sadece pazartesi tatilmiş. Bu satırları yazan ben kız oluyorum doğal olarak, çünkü erkek olsam senden bahsederdim yaptıklarımızdan değil! Ama kaç kere gittik daha tahmin edemedim. Her pazartesi gdiyor muyduk Binboğa'ya, hatta hep aynı yere mi gidiyorduk? Ağacımız, bankımız, oraya gidince söylediğimiz şarkımız var mıydı? Yoksa sadece bir kere mi gitmişiz? Sen 7 gün çalışıyor olabilirsin mesela. Ya da ben de çalışıyorumdur. Belki ben okuyorumdur başka bir şehirde. Daha dramatik amiller de olabilir: annen vardır, çok hastadır... cık olmadı! Bir erkeğe uygun değil, annesini düşünüp evden çıkmayacak erkek var mıdır bilmem bu devirde ama bu sen değilsin. Neyse bu teferruatlarla çok kafa yormayalım, asabileşmeye başlıyorum zira. Belirsizliğin getirdiği gerginlik, derdin sen olsan.

Bir türlü ortak gün yakalayamadığımız uzun zamandan sonra, bir pazartesi, ince bir pazartesi, tutmuşuz elinden dünyanın felekten uzun süredr çalamadığımız günü feleğin bir lütfuyla yaşamışız. Binboğa burada çok önemli değildir o zaman. Aniden ortaya çıkan bu "ortak gün"ümüzü yaşamak için aklımıza ilk gelen yer gayrı ihtiyari Binboğa olmuş o kadar.

Buluşur buluşmaz Binboğa'ya gelmişizdir. Yok yok, alabildiğine yavaş gelmişizdir. Dünyanın bize dayattığı ritme asude bir isyan başlatmışızdır. Dışarıdan bakan olağan ritimle inatlaştığımızı sanabilirdi belki o an, ama biz biliyoruz ya, zorlama bir isyanı değil derinden hissettiğimiz ortak sereserpe yavaşlığımızı yaşadığımızı. Ben çok üstünde duruyorum, bu olağan ritme isyan meselesini belli ki çok önemsemişim. Belki senin aklında bile kalmamıştır. Evet evet, kesin o anda benim takıntılı derecede önemsediğim ritim meselesi senin için "öyle olduğu için öyle olan" şeylerden bir tanesi idi sadece. Bu meseleye dair bir bilinç durumunun arayışına bile girmedin belli ki. Ben o an buna inanmak istememişimdir. İçimde bir şüphe çatlağı kendimi sereserpe yavaşlığım(ız)a vermişimdir, verebildiğim kadar. Sonrasını kestiremiyorum. Kendimi kandırmayı başarabildim de gerçekten unutulmayacak kadar mutlu bir gün mü geçirdik, yoksa şüphenin o en gıcık huyu mu tezahür etti. Şüphelenme ama bu şüphenin konuşmaya değecek kadar "somut" bir duygu olmaması, bunun getirdiği huzursuzluk, huzursuzluğun getirdiği tutukluk, tutukluğun getirdiği içine kapanma, içine kapanmanın getirdiği kendini muhabbete ya da muhataba verememe ve onun getirdiği "Şu güzel günde somurtuyorsun!". Böyle mi oldu yoksa?

Daha ikinci mısrasında şüphe tohumunun ekildiği bu kafiyesiz şiir, bu ilişki, mukadder sonu elbette görecekti değil mi? Kaçıncı kıtanın kaçıncı mısrasında olduğunun ne önemi var? O mısrada senin için biten şiir benim için daha kafiyesiz ama inadına daha musikili, hüzzam makamında devam eder. Kader.

16 Eylül 2010 Perşembe

hayal denemesi

Saygıdeğer Elif Hanım'dan özenip, affına da sığınarak onun hayal kategorisine dışarıdan bir deneme yapmak istiyorum; ama olay gerçek! "Gerçekler de hayal etmediğimiz hayaller değil midir zaten?" gibi yuvarlak bir cümleyle hayalimize doğru kıvıralım bari.

He bir de bu hayal ya güldürüyor ya düşündürüyor, aynı anda olmuyor ikisi.

İşte beklenen hayal:

- Sen hiç farketmeden kalp kırmadın mı?, dedim.
- Kırdım, dedi
- Nerden anladın kırdığını, dedim.
- Anlamadım ki, dedi.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Bir Romanın Dışından Alıntı

Şerh edilmeye muhtaç, hasret, teşne bir kalbin "kalp" ve "şerh" kelimelerini kullanmadan kendini şerh etmeye çalışmasından kalan ibretlik bir vesika:

Bak yine durmuş asude bir saati koskoca bir yorgunluğa çevirecek düşüncelere dalmışken birden aklıma gelen deftere ve kaleme sarılıyorum. Sen olsan, ki sen varsın, ama sen olsan işte, sen varsın gibi değil, hiç bir "gibi" gibi değil , sen, zihnimde kurduğum senle hiç farklılık içermeden, ikimiz için hazırladığım fotoğraf karesinde bulunmaya razı -rıza burada önemlidir-, senden merhamet isterken sevgi, sevgi isterken merhamet veren hikmetli çelişkilerinle... Sen olsan! Sen olsan dalga geçerdin, diyecektim bu yaptığımla. Ben hiç direnmezdim, üstelik sen biraz muziplik olsun, biraz da beni içine çekildiğim düşünce deryasından kurtarmaya vesile olsun diye böyle dalga geçiyor olmana rağmen, başlardım gecenin kuytu bir saatinde (asude saatler kuytularda mıdır yoksa yazıya başlarken asude olan saat kuytulaştı mı?) kaleme deftere sarılan melankoliklerin hüzünlerinin sahteliğinden, hislerinin plastikliğinden, münzeviliklerinin tersinden bir görünme isteği olduğundan konuşur susmak bilmezdim. Sen bu sefer yine dalga geçerdin "her şey bu kadar derinlemesine düşünmek zorunda mısın?" derdin ve eklerdin "...düşünürken yaşamayı ihmal etmek, düpedüz unutmak zorunda mısın?". Ben görev bilinciyle birini varken birini yokken sorduğun iki sorunun cevabını aramaya koyulurdum, seni kandırmayı beceremyorum biliyorum, iki sorunun arasını yine sorular sorular sorularla doldurup kendime nefes alacak bir 'hoş'luk bırakmaz ve senin niye olmadığını, yokluğunun sebeplerini düşünmeden iki de bir "Sen olsan!" derdim.

Rüzgarım, ben kendime senden bakmaya muhtaç burada beklerken sen nerdesin?

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Mahrem ağlamak bize bizden sebep

Ağlamak niye en mahrem duygusal dışavurumumuz haline gelmiş? Ya da en baştan beri böyle miydi, insan insanın yanında ağlamayan bir tür mü yani? İnsanların içinde gülen, şaşıran, sinirlenen insan neden boğazına düğüm atar da ağlamaz sereserpe? Bilmiyorum tabi ama var böyle bir şey.. Misal ben, sadece sağnak yağmur yağarken hüngür hüngür ağlarım sokakta.. Neden? vallah bilmiyorum.. Oysa mesela kendi kendime konuştuğumu insanların duymasını filan hiç önemsemem.. He işte bu toplum içinde ağlamama durumu bu kadar yaygın olunca bu duruma tepki veren yerlerimiz de gelişmiyor. Geçen kütüphaneye bitişik kafeye bir şeyler yemek için girdiğimde, günün ölü saati olmasından mütevellid içerde kimse yoktu. Çalışanlar da gitmişti heralde. Tekkeyi bekleyen bir kişi kalmıştı. O bir kişiyi aramak için bakınırken "u" şeklindeki tezgahın arkasına saklanmaya çalışır bir halde taburenin üstünde kendini salmış hüngür hüngür ağlayan teyzeyi gördüm. Niran Ünsal "Haktan" şarkısını söylüyordu. Kaç kereler dinlemiştim bu şarkıyı art arda defalarca. Ağlamıştım belki ben de. Hatta o sırada bile gayri ihtiyari mırıldanıyordum. Ama işte o kadını öyle görünce hissettiğim duysusal birlikteliğin bir gramını bile gösteremedim. Öylece dondum bir saniyeliğine. Birbirimize baktık. Bilmiyorum başka neler yapabilirdim, teyze ne tepki verirdi ama ben en ruhsuz olan tepkiyi verdim, daha doğrusu tepkisiz kaldım. Sanki bir şey olmamış gibi "tost var mı?" filan diye sordum. O da o sırada benim kurguma adapte olmaya çalışıyor hiç birşey olmamış gibi "sıradan" davranmaya çalışıyordu zorlansa da. Peki neden tezgahın arkasına gidip ben de onunla beraber ağlamadım? Hem o zaman belki saçımı bile okşardı. Bu sorulara neden cevap veremiyorum bir de, cevap vermek istemediğim için mi mesela? "Bilirim senin için yaralı" teyzecim ama bak benim gibi uyuşmuşlar da var, yaralarını unutmuş, onlar "yokmuş gibi" davrananlar..

"Gülüm mü dersin ölüm mü dersini, yeter ki ses gelsin" var bir de.. Orda mı ağlamaya başladın yoksa teyze?

5 Ağustos 2010 Perşembe

MUHAYYEL SESLER

Bahçede bir sessizlik oldu birdenbire. Daha doğrusu bahçe sükûnetle hıncahınç doldu. Yoğun bir sessizlik yani. Bu kadar cümle israfı yapmam normalde ama sessizliği bir şeylerin yokluğu şeklinde kodlamış olan zihnime tekrarın öğreticiliğiyle kazımak istiyorum “sessizliğin varlığı”nı. Bahçe hepi topu 80m2 bir şeydi; o zaman bu mutlak sessizliğe gerçek (fiziksel) mekânda ulaşmamıştık. “Gerçek nedir ki? Hem bir tek gerçeklik olmak zorunda mı? Ayrıca bu tek gerçeklik neden çoğunluğun ortak idrak ettiği olsun ki?” türünden başlamak istiyorsun biliyorum. Biraz bekle sırası değil şimdi. Evet, caddeye de çok uzak olmayan bu gecekondu mahallesindeki –ki ‘gecekondu mahallesi’ isimlendirmesi görünüşünden ileri geliyor, yoksa hepsi tapulu evler- müstakil evin 80m2 lik bahçesinde mutlak sessizliği hakikaten bulduğumu sanmam ham hayal olurdu. O zaman bahçe bu rüyaya birden geldi! Zaten hiçbir gerçek urgan ve gerçek ağaç ile bu kadar güzel bir salıncak yapılamazdı.



Bahçenin sessiz ritminden ses çıkarması hayal edilebilecek şeyler de vardı. En basitinden bu salıncağın urganı ağacın dalına sürtünürken o bildiğimiz “gırç” sesini çıkarmalı, üç-beş avare kuş ötmeli, şu ağaç sallanırken hışırdamalı, evden kısık bir sesle radyo çalmalıydı. Nihavend bir ud taksimi ardından “Ağlamakla inlemekle ömrüm gelip geçiyor” demeliydi Münip Utandı. Belki bu ev Fatih’te olsaydı eski bir gramofon çalmasını da bekleyebilirdik: “Kemençeyle Mahur taksimi.. Tanburi Cemil Bey’den”



Sahi ya, çay! Salıncakta oturmuş, en yavaş ritmi ararken, bittabi bu sırada kafam bacaklarım seviyesine yakın yere bakarken ve bittabi düşünürken, düşünürken, düşünürken… Çayı ocakta unutmalıydım. Tıngırtılarına kulak asılmayınca sinirlerine hâkim olamayan çaydanlığın öfke taşmasının yakıcı “çıss” sesi. İnsanlar da “çıss”layıp altlarındaki ateşi söndürdükten sonra sessizce etrafına zehirleyici bir gaz salarlar mı?



Sonra kurulanmaya asılmış çamaşırlar.. rüzgârda. Raylarda yürüyen bir tren sesinin daha kalın, daha munis, daha yavaş ritimli hali: tıf-tıf-..-tuk-…-tıf-tıf-..-tuk. Bu ritme bir tamamlayıcı gerekiyor mazeretiyle sokaktan gelen halı dövme sesi: tok-…-tok. (Ritmi değişiyor; genellikle yavaş bazen biraz sabırsız hızlısı.)



Sokağa yakın duvardan aşan karışık sesler sonra. Genellikle çocuk, bazen kadın, nadir zamanlarda erkek olan o mırıltılı ses. Annelerin izin verdikleri menzil içindeki en bayır yerde oyuncak arabalarını, bisikletlerini, çamurdan yaptıkları tekerleklerini, altına incir veya sabun sürdükleri tahtalarını yarıştıran çocukların çıkardığı o tarif edilemez ses. Sonra yabancı bir ses: Emin amcanın hacdan aldığı ezanlı saatin namaz vaktinden yarım saat önce başlayan Hicaz ezanının kendi gurbetinin bu yaban ellerinde tereddütle yükselen sesi. Ardından Emin amcanın camiye gitmek üzere evden çıkışı. Bana hep abartılı gelen o “veda” merasimi. Birbiriyle bilemedin bir sat ayrı kalacak bu iki insanın ayrı kalacakları o bir saat için azık niyetine birbirlerine güzel sözler sunmaları. “Güle güle git bey”ler, “kendine iyi bak hanım”lar, “canının istediği bir şey var mı getireyim”ler… Tabi mahremiyete halel gelmesin diye evden çıkmadan söylenen, biraz hayal gücüyle tahmin edilebilecek “sultanım”lar, “baharım”lar belki daha neler neler. Hepsi bir kenara camiye giderken birbiriyle helalleşen bu çift ile ben aynı gezegenin, aynı zamanın insanları mıyız? Yoksa iki taraftan biri diğerini rüyasına destursuz girmişçesine, ama bu bir rüya olduğu için hırgür çıkarmamak gerektiğine inanmışlığın verdiği kabullenmişlikle birbirimizle aynı dünyada yaşadığımız yalanına gönüllü olarak inanmış mıyız? Bilmiyorum… Ama ben Emin amcanın rüyasının kenarında bir yerinde bir gün onun dünyasına kabul edileceğim zamanı bekliyorum. O gün de bir ses mi duyacağım yoksa, Emin amcanın müşfik sesinden bir “Hoş geldin kardeşim” mesela. Helalleşmeden sonra Emin amca emektar kapısından çıkarılabilecek en kibar sesleri çıkararak yola düşerken, adıyla bile insana ferahlık veren Gülbahar nine kim bilir hangi Balkan türküsünü mırıldanarak “mutfağına” doğru gider. Yolda birbirinden güzel çiçeklerine selam verdiğine eminim. Selam bu çiftin dilinde gerçek anlamını bulmuştur zaten. Dilleri bir esenlik kaynağı gibi: selam verdikleri yerde bir sıcacıklık hâsıl olur (sıcaklık değil sıcacıklık!). Emin amca sokağa çıkınca artık canlı cansız herkes sıradaki repliği bilir: Selamünaleyküm kardeşim! Kimse telaş etmez, herkes bilir ki Emin amca kimseyi atlamayacaktır. Kadın, çocuk, akşamdan kalma, zabıta; hatta rapçi, metalci, emo… Herkes ama herkes bu selamın muhatabıdır, herkes onun kardeşidir. Emin amca bayırdan aşağı ayakkabılarının topuklarını tıklata tıklata ; selamlarını, hayatlarına bu selamı almak için bir anlık ara vermiş kardeşlerine dağıta dağıta inerken çocuklar da oyunlarını bırakıp başına toplanmaya durur. Onlara Peygamber Efendimizle, sahabelerle, bazen diğer peygamberlerle alakalı sorular sorar, bilene “aFFerim kardeşim” der, nasıl öğrendiği meçhul nasıl aklında tuttuğu daha da meçhul derya deniz menkıbe müktesebatından birini anlatır, şakalar yapar, iltifatlar eder, yanından eksik etmediği şeker, kuru üzüm, incir; soruları bilenlere saat, mis, çorap, mendil gibi sürpriz hediyeler verir sonra tekrar camiye doğru yola koyulur. Çocuklar arkasından “Allah kabul etsin dede kardeşiiim” diye bağırır. Bütün bunlar bahçenin duvarından aynı tatlı şekliyle duyulur.



Mevsimiyse salça, tarhana, reçel artık neyse bir şeyler yapılıyor veya halı yıkanıyor olabilir sokakta. Her biri kadınlara yardımlaşma, dedikodu yapma, maharetlerini yarıştırma; çocuklara da eğlence vesilesi. Her birisi duvarın arkasından sadece seslerden ayırt edilebilir. Mesela ellerinde ekmekleri, salça kaynatan teyzeden kazandan salça sürdürmeye giden çocukların cıvıldaşmaları nasıl ayırt edilmez.



“Berber kalfası dersin ama , Safiye’nin kocası daa eylül gelmeden kömürü yığdı kapının önüne bak!” diye bir ses gelebilir bahçe duvarının köşe tarafından. Köşedeki gölgeliğe sığınmış, kömür taşıyanları izleyen birkaç kadından birinden geliyordur bu ses. Takdir mi, imrenme mi, düpedüz kıskanma mı, yoksa satır arasında küçümseme mi vardır kestiremezsin. Diğer taraftan bir nakliye aracı sesi duyulur sonra belki. Bu mahalleye aşina olmayan biri için kamyonet sesidir sadece bu ama mahalleli bilir ki bu ses Vahap’ ın yeni Hyundai’ ının sesidir. Herkesin bir namı hiç olmazsa bir lakabının olduğu bu mahallede namsız, lakapsız, niteleyicisiz sadece ve sadece Vahap olarak anılan, çağrılan bu otuzuna çoktan gelmiş genç; emektar Kia’ sını satıp ‘0 model’ Hyundai’ yı ‘hem de kredisiz’ peşin parayla sayın alarak amaçladığı fark edilmeye biraz ulaştı belki ama adı hala sadece Vahap. Belki de arabayı bu hırçın kullanışı bunun getirdiği sinir ve beklentinin uzvi dışavurumudur, kim bilir! Vahap’ ın arabayla gelen muhtemelen bir beyaz eşya, belki oturma takımı, küçük ihtimal de mutfak dolapları nevinden nadir değiştirilen şeylerden biri. Köşe başı kadınları tabi ki çoktan haberdardır gelenin ne olduğundan. Gelenin niteliğine göre de dedikodusunu yapmaya başlamışlardır bile. “Nevin başını yedi adamın, değiştircem de değiştircem diye. Daha geçen yıl aldılar dolabı ha komşu eski de değil! ‘deplas’ mıdır nedir, ondan yokmuşmuş da yenisi alcam diye tutturdu altı ayda. Napsın adam da gündüz dolmuşçuluk yetmedi de geceleri taksicilik yaptı kaç aydır. Kolay mı komşu 3 milyar diyolar bu dolaba aah ah!” Böyle uzayan bir muhabbet - ya da dedikodu desek daha iyi- . Ne kadarı doğru ne kadarı yalan kimse bilmez. Bu evin köşe başı dünya denen ne kadarı gerçek ne kadarı yalan olduğu meçhul ‘hikâye’nin küçük bir numunesidir bu bakımdan.



Bütün bu mutantan sesleri ani bir çatırtı keser. Sokağa duyulması zor olan bu ses bu evin arkasında kalan büyük harabeden gelmektedir. İçindeki devasa çınar ağacı, geniş bahçesi, garip dehlizleriyle binbir efsaneye de sahip bu metruk konak –ona da ev demeyelim artık- kanları kaynamaya başlayan mahalle delikanlılarının ‘pis işler’le tanışma yeri olmuştur adeta. Daha ufakları da burada oynamak istese de buna izin yoktur. Bazen hazine aramaya gelen meraklılar, ‘kandırdıkları’ kızları buraya getiren daha büyük gençler, ‘âlem’lerini arada bir burada yapmayı adet etmiş sarhoş takımı dışında burası yeni yetmelerin hinterlandıdır. Sigarayla, içkiyle, bazıları hapla, müstehcen dergilerle daha saymaya gerek duymadığım her türlü melanetle burada tanışırlar. Bu gelen ses de kim bilir hangi ‘macera’ sırasında olan bir kazanın ürünü. Metruk konağın katlarından birinin tabanındaki dermansız bir ağaç direk pes etti de bu hangi çocuğun kalbini ağzına getirdi kim bilir. Gelen sesler yaralanma nevinden korkulacak bir şey olmadığını gösteriyor. Yeni öğrendikleri küfürleri cömertçe kullanan gençler sesin sokağa ulaşma ihtimaline karşı maceralarının izlerini saklayıp uzaklaşıyorlar, ama ses sokağa ulaşmıyor biliyorum. Bana ulaşıyor mu? İşte onu bilmiyorum.



“Anneeeee”. Sokaktan emekli ol-durtul-muş kızlardan biri annesine sesleniyordur. Camdan baktığına göre bu ‘ev kızı’ (anne yanı çiçeği, annesinin canı kızı ilh.) olmayı da, kendi içine veya kitapların içine kapanmayı becerememiş-kabullenmemiş kızlardan biri. Yelizler parka gidecekleridir, o da gidebilir midir? “Haayır”dır tabi ki, “sen artık koskoca genç kız oldun”dur artık “zart-zurt” gezemezdir. Yeliz’e de Mualla (annesi) mukayyet olmuyordur zaten. “O kızın hali ne olacak belli değil”dir. “Başına bir şey gelmese bari”dir. Gelirse üzülünmeyecektir tabi, “ben dediydim” olacaktır, onu da ben biliyorum. Genç kızımızın “Anneeeee”sinden bir “e” daha eksilecektir artık ve o bakmaya devam edecektir camdan. Değişik duygular içerisinde… Değişik duygular. “e”leri eksilen kızın sesi bir beni yaralayacaktır, sessizliği binbir delikanlıyı.



Bütün bu sesler hayal edilebilirdi. Hayal ediliyorsa olabilirdi de demek ki. Ama bir ölü vardı. Bu ev, bahçe, sokak veya ben… En az birimiz ölmüştük. Salıncak olabilecek en yavaş ritimle sallanıyordu. Bahçe sessizdi.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

mey'us olmayınız Cemil Bey, şarkılar bizim!


"Acı, hassasiyetini kabuklaştırıyor insanın. Ölmek galiba bu. Ayrılığa alışmış gibiyim. Tevekkül, teslimiyet. Ve heyecanların gün geçtikçe kararan pırıltısı. Alışkanlıkların insanı pestile çeviren çarkı. Artık yanarak değil, tüterek yaşıyorum. Nemli bir tomar gibi. Kanatlarım her gün bir parça daha ağırlaşıyor." - Cemil Meriç

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Agos' ta değildim..

Osmanbey’ deki bir işim için Osmanbey’ e gitmem gerekiyordu. Bunu kendine prensip belledim; yıllardır bir yerdeki işim için genellikle yine o “bir yer”e giderim. Ankara’daki işlerim için Mardin’e gitmek gibi istisnalar veyahut benden kaynaklanan veya kaynaklanmayan birtakım nedenlerden ötürü de bu prensibimin dışına çıkmak durumunda kalabiliyorum. Bu arada ‘kaynaklanmak’ ne ilginç bir kelime değil mi? ‘birtakım’ ve ‘ötürü’ de ilginç kelimeler hakeza. Evet, Osmanbey’ de işim vardı. Evden çıktım, kısa bayırı aştım ve iki yönden birini tercih etmem gereken caddeye çıkmış oldum. Ya sağdan gidip, Beşiktaş’a kadar yürüyüp oradan 30lardan Maçka’dan gidene ( 30M ve 30A aynı güzergahı ters yönlerden gidiyorlar, ben hala hangisinin saat yönünde hangisinin saat yönünün tersinden gittiğini anlayamadım, çünkü bunlara binerken 30dan gerisine ihtiyacım olmuyor o sebepten; ya da ben salağım o da olabilir bilmiyorum..) .. 30lardan Maçka’dan gidene binip Nişantaşı’nda inip Osmanbey’ e yürüyecektim, ya da soldan gidip hemen yakındaki duraktan 30lardan Mecidiyeköy’ den geçenine binip Osmanbey’ de inecektim.. Karar veremedim. O sırada güneş çok enerjikti ve beni rahatsız edici gülüşüne ve dahi yakıcı bakışlarına maruz bırakıyordu ve o sırada evde damacananın bitmiş olduğundan benim 24 saatlik susuzluğum az önce nutella yemiş olmanın getirdiği ‘katalizöratif’ etkiyle zirvelerde pervaz ediyordu, damaklarım birbirine dünyanın en kuru sarılmasını midemin nahoş bakışları arasında gerçekleştiriyordu, ve dahi başım dönüm dönüm ekin tarlasını tek başına günlerce süren bir öğlen güneşinin altında biçmiş birinin başı gibi dönüyordu.. Ve işte tam o sırada Şinasi amcanın bakkalı iki seçimin tam ortasında tam karşımda duruyordu. Yanıma para almayı unutmuştum ama olsun Şinasi amcayla iyiyiz, sorun olmaz. İçeri girip Özkaynak maden suyunu alıp çıktım (Neden özellikle marka verdim? Çünkü maden suyunda marka önemlidir ve bunu işleyebilirim ileriki yazılarda, haber vereyim de derse iştirak edecek olanlar hiç olmazsa maden suyu ile soda arasındaki farkı öğrensin de gelsin diye..) (He bir de: bu Şinasi amca aynı Lenin! Zaten ben ilk geldiğimde arkadaşlar “Lenin amca” diye diyorlardı kendisine.. Acayip de bir adamdır, onunla ilgili anılarımı dost meclislerinde anlatırım bol bol, belki burada da yazarım, bilmiyorum..) Maden suyunu yaratan Rabbime şükrederek bakkaldan çıktığımda çoktan gayrıihtiyari olarak sol tarafı seçmiş olduğumu gördüm ve devam ettim.

Camdan durağın gölgesinin –ki ona gölge denirse- “anlamlı bir ferahlık farklılığı” getirmediğini matematik, fizik ve istatistik bilgilerimi kullanarak durağın arkasına tünemiş vatandaşlarıma anlatacaktım ama vazgeçtim ben de onlara katılıp gölgelikte(!) kitap okudum. Yaşasın asimilasyon varolsun entegrasyon! Otobüste de güzergahın en keskin dönüşünde – ki tahmin ettiğinden çok daha keskin o viraj ey okuyucu!- ayağa kalkmaya yeltenen teyzenin tenis topu esnekliğinde bir patates çuvalı gibi sağa sola savrulup çarpmasına içim acıdı.. ah be teyzem hiç mi fizik görmedin!

Bu otobüsle daha önce hiç Mecidiyeköy-Osmanbey arasında bir noktada inmediğim için durak yerlerini de bilmiyorum haliyle, ve hata yapıp daha caddenin başında inmiş bulundum – ki bunu da indikten sonra fark ettim, ben geldik sanmıştım- . Sonra dedim ki şimdi bu caddeyi baştan sona yürüyeceğim, Agos bu caddede, ben Agos’un caddedeki tam yerini bilmiyorum. O zaman bu yürüyüş Agos’ a gitmek için en güzel fırsat, çünkü yüzde yüz önünden geçeçeğim! Sola baka baka yürümeye başladım, gittim gittim gittim, kafamı kaldırdığımda caddenin sonuna çoktan gelmiştim ve Agos’ u kaçırmıştım.. Agos’ a neden gittiğimi söylemeyi unuttum: Etyen Mahçupyan’ı görmeye.. Neden kaçırdığımı da söylemeyi unuttum: Yolda yürürken elimdeki kitaptan biraz okuyayım derken kitaba dalmış kafamı kaldırmamıştım, kitap da Etyen Mahçupyan’ın Bir Demokratın Gündemi isimli harikulade kitabıydı! İçinde latin harfleriyle Allah yazan domatesten daha ilginç bir şey olmuş değil mi ey okuyucu kardeşim!

Sabahtan gazetede bir fotoğraf görmüştüm, Beşiktaş’ a yeni gelen Schuster ve Quaresma’ ya ilk defa baklava yedirmişler. Fotoğraftaki baklavayı görünce canım hakikisinden bir Antep baklavası canım çekmişti, ne zamandır da közlenmiş soğan ve patlıcan kebabı yememiştim, hepsi zihnimin bir köşesinde duruyordu. Az öncekinden daha ilginç bir şey oldu ve bu sıcak günün sonunda ben Nişantaşı’ndan eve doğru püfür püfür esen rüzgarı yüzümde hissederek bir taksinin içinde yanımdaki büyük torbanın içinde yarım tepsi Antep baklavası ve içinde patlıcan kebabı da olan közlenmiş soğanıyla, biberiyle, domatesiyle, tazecik lavaşlarıyla bir tepsi karışık kebap vardı. Allah aniden böyle güzellikler yapan sevdiği kullarını dünyamızdan eksik etmesin, vesselam..

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Bir Yudum Poetika

Popüler bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden (facebook'a böyle demek çok hoşuma gidiyor, popüler bir sosyal paylaşım sitesi :) ) genç bir kardeşim ile yaptığımız röportaj-hasbihal karışımı paylaşımı siz aziz okuyucularıma (7 izleyici yazıyo, en azından bu 7 kişi okuyor diye hüsn-i zan ediyorum! ) ayan etmek kalbimi pürnur eder efenim.. Saygılarımla..

Yunus Emre Türk: Enes abi ne zaman erilir şiirin kemaline?

Enes Yalçın: Galip'ten sonra hiçbir zaman! Şiirin kemaline erişildi bence.. Ama kişisel olarak soruyorsan, silmeyi becerebildiğimiz zaman.. Cahit Zarifoğlu ölümüne yakın şiirinde yanlış yaptığını söyledi ve onun kemal şiirlerini biz göremedik.. Tanpınar yeteri kadar eksiltemediği için iyi şair olarak görmedi kendini. Beşir Ayvazoğlu sadece tek kitaptan sonra şiir yazmayı bıraktı ve ondan sonra şiirlerini değiştirerek o kitabın iki versiyonunu daha yayınladı. Kısacası modern zamanlarda kemale ulaşmak zor.. her anlamda.. O yüzden korkarım tatmini hiç bulamayacağız.. Galip 24 yaşında divanını yazdığında Galip mahlasını haketmişti, ve kemal arayışını içine yöneltip inzivaya çekildi. Bizim için bu imkansız.. Modern zamanlarda şiirde kemale ancak sinema yoluyla ulaşabiliriz.. Sinema yoluyla şiir! Tarkovski'yi izle, Semih Kaplanoğlu'nu izle beni anlayacaksın.

Y.E.T : Silmeyi becerebildiğimiz zaman.. Bu ifadeyi senden duymadan önce birkaç aydır beğenmediğim şiirlerimi silip, yırtıp attım hep. Tabi hiç bir şekilde yeterli değil bunlar. Galip’le birlikte adeta makasla kesilmişçesine kopan bir şiir tekamülü var aslında Türk edebiyatında. Ben bunun sebebini tam olarak kavrayamıyorum. Sinema yoluyla şiir.. Şu ana kadar o tarzda bir tane örnek okudum, pek ilgilenme fırsatım olmadı. Uzak ihtimal filmindeki bir replikten esinlenerek yazılmış bir şiirdi. Ama sen bu şekilde bahsedince büyük bir merak uyandı içimde. Sinema yoluyla şiir hakkında daha fazla şey öğrenebilsem iyi olacak sanırım. Umarım bu mevzuda da aydınlatırsın beni.

E.Y: Galip’ten sonra makasla kesilmişçesine kopmadı esasen.. divan şiiri yaşayan bir medeniyetin şiiriydi.. Esasında form olarak aşırı gelişmiş bir şiir olması ve içerik bağlantılarının kolay yapılamaması sebebiyle hep form geçmişi ve gelişimi inceleniyor divan şiirinin ve bu şiirin ana motivayonu form geleneğiymiş gibi sanılıyor.. Ama yanlış.. Galip’ten sonra Keçecizade, Nedim vs de geldi.. ki Yahya Kemal’de belki Sururi'de göremeyeceğimiz kadar musiki ve geometri kabiliyeti vardı.. ama ölmüş bir medeniyete ancak mersiye yazılabilirdi.. ya da onun diri zamanlarındaki formlar vs yeniden taklit edilebilirdi.. orjinal taklitler! Durum budur.. Ama Sezai Karakoç'u bu manada istisna sayabilir, belki başka bir yerde inceleyebiliriz..

E.Y: Ayrıca silmek ile eksiltmek ayrı şeyler.. Tabi silmek de gerekli ki Cahit Zarifoğlu örneğim bu yönde ama eksiltmek daha başka bir kaygının dışavurumu.. Minimalizm görüşüne göre şiir sözden eksiltme sanatıdır.. sözü eksilte eksilte en "fazlalıksız" hale getirme şairin amacıdır.. ki musikisi olan şiirin yegane amacı da budur.. Ve bu yazarken, yazmaya başlamadan önce, tasarlarken her aşamada aktif,bilinçli, yerinde, istikrarlı, tutarlı bir eksiltme kabiliyeti ve kaygısını gerektiriyor..

E.Y: Şiirsel sinema sandığından biraz farklı bir şey.. Esasında form anlamında çıkmaza girmiş şiirin beden değiştirmesi, başka bir tür olan sinemada nefes alabileceği form bulması, ruh olarak sinemanın içine sirayet etmesi gibi bir şey.. böyle çok açıklayıcı olmadı, ama Tarkovski'nin filmlerini veya Semih Kaplanoğlu'nun üçlemesini, veya Kiyarüstemi filmlerini izlediğinde göreceksin bunu.. filme sirayet etmiş şiir, film bittiğinde bir şiirin film olarak ifadesine dönüşüyor..

E.Y: "Umarım bu mevzuda da aydınlatırsın beni."

Estağfirullah.. Etim belli budum belli.. Ben daha neyim ki.. İnsanlara olduğundan daha fazlaymış gibi bakmak hayal kırıklıklarına sebep olabilir, onun yerine doğrudan ustalara, pirlere yönelmek lazım.. Ben belki onlarla tanıştırmayı yapabilirim ancak, becerebilirsem..

Y.E.T : Divan edebiyatı ve aradaki aşamalı geçiş dönemi hakkındaki tespitlerini çok isabetli buldum.. Ölmüş bir medeniyete ancak mersiye yazılabilirdi.. Bu çok hoş bir ifade.. Belki bir anlamda üzücü bir gerçek de diyebiliriz.. Ama tarihin edebiyata düşürdüğü akisleri yadsımak da mümkün değil.. Mecburen edebiyatta da bir şeylerin değişmesi, bazı şeylerin geri gelememesi ve bi yandan yeniliklerin de yapılması lazımdı.. sonuç olarak tek kaçış yolu orijinal taklitler yapabilmekten geçti desek doğru olur herhalde..

Silmek ile eksiltmek evet aralarında bir nüanstan söz edebiliriz.. Eksiltmek silmenin verimli hale gelmesi gibi bir şey.. Minimalizm akımını en çok benimseyen Özdemir Asaf gibi geliyor bana, çünkü gerçekten çok az kelime kullanmak konusunda bir hassasiyeti var..

Şiirsel sinemayı sanırım izlemeden idrak edemeyeceğim, ama anladığım kadarıyla etkileyicilik yönünden kuvvetli eserler çıkıyor..

Öyle deme bence yorumların gerçekten isabetli, ben defalarca okudum yazdıklarını.. Tahmin ettiğim kadarıyla senin çaldığın bir enstrüman da var ama bilmiyorum ne olduğunu.. Eğer bahsettiğin insanlarla tanıştırabilirsen tabi ki çok müteşekkir kalırım sana.. Bakalım önümüzdeki senelerde aynı şehirde olacak mıyız artık kısmet bu işler.. Yine de senin her türlü düşüncen bana bir şekilde bir katkı sağlıyor..

E.Y: Yenilik konusunda şöyle bir durum var: Gelenek içinde değişimin olmadığı eksik ve yanlış bir görüş.. Gelenek yeniliğe de neşvü nemaya da fazlasıyla açıktı, hatta klasik sanatın ontolojisi sanatçıyı yeniliğe zorluyordu bile diyebiliriz.. Ama tabi dediğin gibi dünyanın geldiği yerde divan edebiyatı zaten misafir gibi duracaktı, "yeni" mukadderdi..

Ece Ayhan minimalist kaygının fazlasıyla bulunduğu bir şairdir mesela bir de.. Ama ben şiir konusunda böyle konuşuyorum da yanlış anlama, anladığım yok şiirden, amatör sıradan bir okuyucu seviyesinde bile olmadığımı düşünüyorum..

Evet şiirsel sinemayı izlemeden idrak edemeyeceksin :) Tarkovski'nin bi filmini izle, Stalker olabilir mesela.. Sinema önemli!

Yok yok estağfirullah.. cidden beni büyütüyorsun sonra hayal kırıklığına uğrarsın.. Bizzat tanıştığım şair yazar çok yok, ama işte böyle Tarkovski izle, İbrahim Tenekeci oku, tarzı tanıştırmalar yapabilirim anca :)

Enstrüman da tanbur, ama çalmak denemez daha.. Uğraşıyoruz öyle.. Klasik Türk Müziği epey kompleks, ben de tembelim, daha kıyısındayız denizin..


25 Haziran 2010 Cuma

sabah yağmurunun ıslattığı tohumlar; eynimde *

bu sabah yağmur var istanbul’da… kıskanıyorum onu. keşke ben de ağlayabilseydim, sessizce. gözlerimden dökülen yaşlar yanaklarım dan geçerek ağzıma kadar gelseydi. dudaklarım tuzlu suyu emseydi... sahi yağmur niye tuzlu değil ki… bu sabah yağmur var istanbul’da…türlü düşünceler aklımda. esasen bu sabah yağmur var aklımda. her zamankinden yavaş yağıyor galiba. hangi aşkın acısı bilmem ama acı bir damla değdi şimdi dudağıma. her damla kendi hikayesini fısıldıyor kulağıma.istanbul tüm gürültüsüyle saklamaya çalışıyor; her biri kendi bağrında doğan, büyüyen, ölen, toprağa karışan, sonra buharlaşan, şimdi tekrar kendisine dönen bu damlaları; tabiatıyla her damlada ayrı aşkları. hakeza başarılı oluyor da. tüm dikkatimle dinlememe rağmen damlaların anlattıklarını anlayamıyorum. her ne kadar anlamasam da…hissedebiliyorum. bu fısıltılarda sevgi var . bu fısıltılarda ümit, acı, hüzün, mutluluk ve tekrar acı var.bu fısıltılarda aşk var! bu sabah yağmur var istanbul’da. bu sabah yağmurdan başka kalabalık, trafik, seyyar satıcı, meye suyu kutuları, parfüm kokular ı (evet birbirine karışmış, ama kendi özünden de ayrılmamış parfüm kokuları), yakacak kaygısı…birçok şey var istanbul’da.

bu sabah yağmur var istanbul’da. damla damla hüzün indiriyor yağmur gökten. halı dokuyan genç kız gibi , kaval çalan çoban gibi aşkı dokuyor, aşkı üflüyor damlalarla. onun işi kızınki gibi üç yıl sürmüyor veya çoban kadar aciz değil doğanın karşısında. en fazla birer çay içebilecek şu kafedeki kız ile erkek. otobüsü kalabalığından kitaba kaçan –kim bilir hangi kitaba kaçan- kadın, hızlı okursa belki 20 sayfa okuyacak. sonra… sonra yağmur yapacağını yapmışlığın verdiği rahatlıkla daha bir sakinleyecek. musikimizdeki çıldırtan sakinliğe bezeyecek ritmi. artık her yer, her şey yağmuru ve hüznü –bazılarına bir de aşkı- anlatacak. gözlerden net geçecek görüntüler ama beyinlerde flulaşacak. bir-iki kişi hariç herkes renklere yağmurun eklendiğini fark edecek. ağaçların yapraklarına çarpan damlalar gelirken yağmur damlasıydı, aşağıya gözyaşı olarak dökülecekler…vakur ve kararlı. insanlar her baktıkları yerde onu görecekler ve dayanamayıp en azından bir hatıra geçirecekler akıllarından. çoğu tebessüm edecek, ama hangi tebessümün neyi anlattığını kimse bilmeyecek! herkes aynı hayali görecek bir süre. farklı açılardan da olsa aynı hayali… bu dünyaya paralel, daha az realist, eş zamanlı, farklı bir dünya. ruhlarımız bu yeni dünyayı daha çok sevecek; akıllar afallayacak 300 yıllık hükümranlığını yitirdiğinde, ama ağlamayacaklar. akıllar ağlamaz nitekim. kalp ağlar! yağmur herkesle dost olacağı için yanız kimse kalmayacak. ıslandıklarına kahredenler bile bir yerlerinde teşekkür edecekler yağmura. yavaş yavaş olacak hepsi, ama 20 sayfa süresinde de bitecek. dedim ya; burası farklı bir dünya. yavaş yavaş olan şeyler de hemencecik bitiverir burada!


* uzun zaman önce yazdığım, beğenmememe rağmen yine de ilginç bir şekilde sahiplendiğim, atmaya kıyamadığım bu yazıyı yağmurlu sabahlar hürmetine yayınlamak istedim burada..

23 Haziran 2010 Çarşamba

Şule Yayınları'ndaydım..

Başka ve daha cikcikli bir yayınevine doğru ilerliyordum. Hava biraz kapanmış, yağmur hafiften başlamıştı. Yokuş aşağı giderken rüzgar saçlarımı okşuyordu. Pardesümün yakalarını kaldırayım dedim ama farkettim ki üzerimde sadece tişört var. Bütün o "melankolik ajan"sal havam yerle bir oldu.. O sırada gayri ihtiyari durmuşum, bu tişörtle nereye kadar, adamda yokuş inecek ruh bırakmadın lan tişört, tarzında söylenirken bir de ne göreyim, Şule Yayınları diye bir tabela! O an gözümün önünden film şeridi gibi yazılar geçti.. Film şeridi gibi yazı nasıl bir şey oluyor kestiremiyorum ama vallah billah geçti.. Yıllarca "Şule Yayınları ne güzel yerdir yarebbiim" meyanında yazılar okudum ey okuyucu, nasıl şerit omasın! Yok "Şule Yayınları'nın terasında Haliç'ten gelen ıslak esintiyle boğazın kurşuni sularını izledim"ler; yok "Ali Ural geldi, bi şiir oku dedim başladı şakımaya, o sırada İsmet Özel de türkü çığırmaya başladı" lar.. Aaah ah, bize de dert olmuştu nasıl bir cennet köşesiymiş burası diye.. Ahanda önündeydim.

Bir hışımla merdivenlere yöneldim.. O sırada yönelmek kelimesinin fonotik ilginçliğini düşünüyordum ki asansörü gördüm. Bindim.. Binerim, ben asansöre binerim, başka kullanımı var mıdır bunun diye düşündüm pek bir şey gelmedi aklıma. Girişte 4. katın Şule Yayınları, 5. katın Kitap Kulübü olduğunu belirten yazıyı hatırladım, zaten hiç unutmamıştım, zehir gibiyimdir, unutmasam bile hatırlarım! Kapıyı çaldım içeri girdim, hemem girişin karşısında bir oda var, odada iki eleman muhabbet ediyor, solda bir oda daha var, karşı odaya pek bakmadım ama soldaki oda kitap dolu. Elemanlar benle ilgilenmedi, daha doğrusu bakmadılar bile.. Güzeeel.. Soldaki odaya doğru ilerliyorum, o odada da (üç da yanyana geldi, ilginç oldu.. olmadı mı! sen espriden ne anlarsın okuyucu yav!) bir eleman telefonla konuşuyor, kağıt kalitesinden filan bahsettiğine göre iş için gelmiş, elemanlardan telefon görüşmesi için ayrılmış şimdi gidecek.. Güzeeel.. Ben daha sağ girişten başlıyorum kitapları incelemeye.. Benim gibi kötü çeviriden dili çok kere yanmış biri için doğudan ve batıdan bir sürü güzel olduğu garanti çeviriler arasında olmak nasıl bir sevinç anlatamam.. Daha bir gün önce internetten 150 liralık kitap siparişi vermiş olmanın getirdiği ağırlıkla kitapları sadece elleyip koklamakla yetindim. Diğer köşede Merdiven Şiir dergilerinin arşivleri vardı. Merdiven Şiir'in ince sayıları üzerinde 250 000 TL yazdığını görünce 'yoksa!' dedim ama gidip sordum 6 lira dediler tanesine, sonradan 3 de dedi inceler 3 kalınlar 6 idi galiba. Yine de Kemal Ural'ın İnançsızlığın Anatomisi kitabıyla Kitaphaber'in Haziran-Temmuz 2006 sayısını aldım ( Mustafa Armağan, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Selim İleri ve Süleyman Uludağ ile röportajlar, Ölmüş Bir Yazarla Röportaj: Oğuz Atay başlıklı bir yazı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç'un İstanbul'u nasıl anlattıklarıyla ilgili bir yazı ve Edebi Eserlerde İthaflar Yahut İthaf Edebiyatı başlıklı bir konu var, harikulade bir sayı)..

Ödemeyi yaparken üst katı sordum elemana, kapandı dedi, eskiden 4 kat şeklinde hizmet veriyorlarmış maddi sebeplerle kapatmışlar üçünü, kafe filan yalan olmuş. Paranın gözü batsın, ne hayallerim vardı benim o terasta aah ah.. Kuzguni renkli güneş ışınlarının yansıdığı Galata Kulesi filan!

Bari aldığım kitaptan bir alıntıyla bitirelim şekil olsun:

Aynaya bakın... İyice bakın... Gördüğünüz kişiye "Ben bu kişiyi başka yerde gördüm mü?" deyinceye kadar bakın...


22 Haziran 2010 Salı

TYB'deydim veya Türkiye Yazarlar Birliği'ndeydim*

Gün geçmiyor ki, "TYB'de şöyle süper bir organizasyon oldu, oo kimler kimler vardı.. Senin yana yana okuduğun yazar var ya, heh işte o da geldi, oturdu gençlerle hasbihal etti filan, mal mısın olm sen niye gelmedin.." yollu haberler okumayalım kültür-sanat sitelerinde.. Sanki gıcıklığına yapar gibi bir halleri var diyeceğim ama adil olalım benim de çok eşekliğim var. Sitelerinde filan baktım, faaliyet haberleri vs vermiyorlar. E yolumun üstü yer de değil sürekli gidip bakayım - ki zaten gitsem de soramıyorum ki ne var ne yok diye, ordaki afişlere bakıp gerisingeri dönüyorum. Benim bu çekingenliğimi hep müstakil bir yazıda anlatmak üzere erteliyorum bakalım hayırlısı.. Bir arkadaşımız da yok ki, "Gel birader bak TYB'de şu var gidelim, Bisav'ın dersleri başlıyo, kayıt için şunları denkleştir şu gün gidiyoruz beraber." desin.. Tutan yok elimizden ey ahali! Kendi imkanlarımla takip etmeyi çok denedim ama beceremiyorum, bir kaç kere herşey tamam olmuştu gidecektim onlarda da başka işlerim girdi hep araya; yoğun adamım vesselam.. Geçen seneki Edebiyat Festivali'nde de ağlaya ağlaya Bursa'ya gitmek durumunda kalmıştım. Hasılı bu TYB'ye bir kaç kere çay içmek dışına uğramak nasip olmamıştı.

Kaçıncı gidişim hangi aradan gireceğimizi öğrenemedim, yine etrafında dört döndüm mekanın ama bu sefer biraz daha çabuk buldum, burayı ararken Cağaloğlu'ndan ya da Çemberlitaş'tan çıktığımı bilirim, ah ah! Son geldiğimde 9 yaşında bir çocukla tanışmıştım. Ney üflüyordu. Annesi içeride fotoğraf kursuna girmişti biz de sohbet etmiştik epey. Eleman daha küçük ama epey bilgili ney konusunda. Neyzenlerin milli marşı haline gelmiş Segah Peşrev'i biliyor haliyle zaten ama Kutbu Nayi Osman Dede, Veli Dede, Aka Gündüz Kutbay, Niyazi Sayın.. hepsini tanıyor. Zaten neyzen olacağım diyordu. Neyzen olunca konsere bedava alırsın artık beni demiştim de "Parayı sanatçılar toplamıyor ki! " demişti; çocuk gerçeğin farkında mı değil yoksa fazlasıyla mı farkında kestirememiştim. Ama biraz ısrardan sonra kabul etti. "Saçlarım dökülmüş, göbek salmış olacağım o zamana dikkatli bak bana unutma sakın suratımı!" dediydim ama inşallah unutmaz bakalım.

Bu sefer kimse yok sohbet edecek. Girişte bir abla kendi dünyasında, diğer tarafta iki amca dinler tarihine dalmışlar, bana ekmek yok! Oturdum bir köşeye bir şeyler okuyayım bari dedim ama yazarlar birliğine gelince yazası geliyor insanın, yarım kalmış yazılardan birini açtım defterden devam etmeye başladım. O ara pala bıyıklı amca geldi çay istedim... Üç beş çay öyle devam ettim. Sonra amca "Yazar mısın?" diye sordu. Yok, dedim ama "Sen de kafayı yemeye başlarsın yakında, hatta başlamışsındır şimdiden." dedi. Yazar olacağım galiba amcanın ifadesiyle! Yanındaki abi de sordu "Ne iş işlersin oğul" deyu. "Öğren öğreniyorum." dedim. Defterime baktı, niye yazıyon bunları filan dedi, "hiiiç" ile "işte" arası bir cevap verdim. Sonra tanıştık, meğer yazarmış kendileri. İzdiham Dergisi'nde filan yazıyormuş. Sonra gitti dışarıdayım istersen gel dedi tamam dedim ama ben kendi işimi bitirdikten sonra çıktığımda yoktu oralarda. Şimdi onun yazılarını okuyorum bir yandan da bu yazıyı yazıyorum, hatta bitirdim bile heralde.

Genç Dergi Cahit Zarifoğlu'nun 62'de tek sayı çıkan Açı dergisini yayınlamıştı elime geçmemişti bir türlü, TYB sağolsun okumuş olduk. Erdem Bayezit'in o dergideki Karanlık Duvarlar şiirinin son kıtasıyla da bu yazımız itmama ersin bakalım:

Susmanın kalesine sığınıyorum
Şu gerçek çıkmazında
Önümde karanlıktan duvarlar
Sırtımda insan yüklü bir gök var.


* Şair burada özel isimlerin kısaltmalarına ve sesli harfle biten özel isimlerin sonuna getirilen eklerin nasıl okunacağı konusunda edebiyat dünyasında bir uzlaşıya varılmadığını anlatıyor..

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Modern Ulus Devlet ve Ortak Aidiyet

Not: Bu yazı her yönden epey zayıf olmasına, eksik, hata, bakış açısı darlıkaları, kısa geçilen yerlerde kalan boşluklar, acele yazılmış olmanın verdiği acemilik ve sehivler vs içerse de şimdi koymak geldi içimden buraya. Öyle işte!


Bundan iki yıl önce bir sosyal bilimler toplantıları serisinde uzun bir süre ortak aidiyet ve üst (çatı) kimlik tasavvurlarını konuşmuştuk. Aradan geçen zamanda modernite ve ulus devlet konusunda epey okuma yaptım ve bana kalırsa ulus devletlerin sağlam bir sosyal gerçekliğe tekabül etmeyen ulus algıları (ve epey zorlama tasarımları) dolayısıyla tam da üzerinde olduğumuz konuda çok önemli bir problem ortaya çıkıyor.
Modern ulus devlet teoride toplum homojenmiş ve herkes aynı ortak aidiyette buluşmuş gibi kurulurken gerçek hiç de böyle değildi. Kolaycı ve güdük bir bakış açısıyla, çözülmesi mukadder olan feodal bağlar olarak nitelendirilen din, yerel kültür vs gibi kimlik bileşenlerinin yanında doğrudan ulus devlet tezine mugayir olarak farklı etnik grupların ve farklı dillerin varlığı modernite teorisyenlerini derin bir sıkıntıya soktu. Bu ontolojik gedik 1. Dünya Savaşı ertesine kadar sıcak siyasi meseleler sebebiyle fiili bir zorlamaya sebep olmadı. Fakat savaş sonrası iç iktidar mücadelelerinin de bir sürede sonlanması ertesinde Almanya ve İtalya’da faşist diktatörlük; İspanya ve Portekiz ‘de askeri diktatörlük, bizde de “tek partili cumhuriyet” şeklinde yönetim şekilleri tezahür etti.

Arap dünyasının “aile içi” paylaşımı, Afrika’nın tepeden inmiş sınırları ulus devlete de ortak aidiyet tartışmalarına da çok uzaktı. Hala imparatorluk olarak kalmakla ulus devlete dönüşmek arasındaki araf durumunu yaşayan İngiltere dışında batı Avrupa ülkeleri nisbi olark çok daha homojenize olmanın ve diğer ülkelere göre çok daha uzun national yaşam tecrübesi sayesinde ulus devlete aidiyet problemleri yaşamadan uyum sağlamıştı. ABD de modernite öncesi tarihe haiz olmadığından , bugün söylenmesi bile ironik olmasına rağmen, rahatlıkla “birleşik ulus devlet” olabilmişti. Komünist devrimlerin yaşandığı Rusya ve Çin’de ise aidiyet meselesi keskin bir şekilde devletin ideolojisiyle çakışık kılınmış, her türlü gayrı kalkışma fiili bir şekilde durdurulmuştu.

Dünyanın ahvaline (eksik ve hatalı bulunabilecek) kısa bir göz atıştan sonra tekrar ilk gruba dönelim. İlk grup ortak çatı kimlik ve ortak aidiyetleri siyasi olarak tepede tasarlayıp aşağıya da bu şablonu uydurmaya çalıştı. Tahayyül ettiği homojen ulusun bittabi gerçeğe tekabül etmedğini görünce, “hata payı” teşkil eden kitleyi dönüştürme projeleri uygulandı, mesela Türkiye’de gayrımüslim olmayan herkes “yüce türk milletinin aziz bir mensubu” idi. Şeyh Said isyanı, şapka inkılabı ve Menemen olayları akabinde takrir-i sükun yasaları çıkarıldı, istiklal mahkemeleri kuruldu medyada, siyasette ve halk arasındaki muhalifler temizlendi, Dersim olaylarına kadar “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” idi artık toplum! Türk olduğunu unutup Kürt olduğunu iddia eden Dersimlilere de devletin “Tunç eli” dokunduktan sonra artık ufak bir hata payı olan gayrımüslimler dışında ulusumuz tek çatı altında, aynı ortak aidiyette toplanmıştı.

Dersim olaylarına kadar ve bundan sonraki zamanlarda, devamlı olarak ideal ulusu oluşturma yönünde tarihsel ve sosyal altyapı hazırlama çalışmaları yapıldı. İşte tam da burada asıl sorun başladı. “Bazılarının” tahayyül ettiği, tasarladığı ve sonradan oluşturmaya başladıkları ulus, ideal bir varlık haline dönüştü, her vatandaştan ona metafizik bir bağ kazanması beklendi. Kendisine karşı vazifelerimiz olan, onun korunması için her şeyi yapmamız gereken, onun dışında olanların (içinde olmayanların mı demeliydik!) içerde hain, dışarıda ebedi düşman olduğu, hepimizin tek ve en büyük aidiyetimizin o olduğu (bu son söz öbeğinde anlatım bozukluğu var gibi görünüyor, ama bilinçli bir tercih söz konusu, önce tek aidiyetin ulus olduğunu belirten sosyal mühendisler, söylediklerine kendileri de inanmamış olmalarından mütevellid diğer aidiyetleri de tamamıyla yok sayamamış, mecburen hemen ardından da en önemli aidiyetin bahsi geçen ideal ulus olduğunu eklemiş; din, siyasi ideoloji, iktisadi sınıf vs gibi çoğaltabileceğimiz bütün bileşenleri hiç olmazsa nisbi olarak tezyif etmiş, çünkü buna bir nevi mecbur kalmışlardır.) bir ve bütün bir ulus fikri doğal olarak bu müphem ama önemli varlığa sorgusuz itaat etmeyi koşulluyordu. Pratikte bu itaat ve bağın nasıl ifade ve ifade edileceği de bu devletin seçilmiş (ama halk tarafından değil, yanlış anlaşılmasın, digimon tadında bir seçilmişlik mevzubahis!) yöneticilerine kalıyordu.

Bütün bu yazdıklarım esasında şunun içindi: Bizim bahsi geçen tartışmalarda uzlaştığımız genel iki madde vardı. 1. Toplum teker teker bireylerden oluşmuş bir şeyden daha başka ve daha fazla bir şeydir . 2. Bir üst kimlik (çatı kimlik) ve ortak aidiyet maddi ve manevi ayrılıklarla ve iç problemlerle boğuştuğumuz şu dönemde sorunların çözümü için çok işlevsel bir fikri zemin hazırlar. Yukarıda belirttiklerimden sonra düşünüyorum ki; toplumun teker teker bireylerin toplamından daha başka ve daha fazla bir şey olduğu tezi ulus devlet bağlamında düşünüldüğünde ne kadar faşist fikri mecralara gireceğimiz açık olduğu gibi, ortak aidiyet ve çatı kimlik meselelerinde de yine aynı handikapla karşı karşıya kalabiliriz. Aman dikkat!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

entellektüel ulan, iki leylen!

tek "l" ile yazılması gerekliliği çoğu insan tarafından epey bilinçsizce savunuluyor bu kelime kardeşimizin, anlam veremiyorum. entelektüel tek "l" ile yazabilmek epey epey bir eşik olarak kabul ediliyor edebiyat ortamlarında(!). kelimenin fransızca telaffuzunda "l" gayet net bir şekilde "şeddesiz" söyleniyor ve doğrudan aktaracak olursak, evet, tek "l" ile ifade ederiz, ingilizce telaffuzunda "l"de biraz da duraksama göze çarpıyor, amma velakin güzel kardeşlerim bir dilden başka dile kelime almak mevzubahis burada ve kelime geçtiği dildeki telaffuzuyla imla kurallarına tabi olur. o zaman bizdekine bakarsak herkes meşrebince kimisi şeddeli kimisi şeddesiz telaffuz ediyor bu kelimeyi ve yazılışı bu kadar net bir şekilde dikte edilemez. bi kere entelektüel deyin allahaşkına yav!.. hem mesela sanat kelimesi de fransızca'da "t" den önce bizdeki "ğ"ye benzer bir geçişle telaffuz edilir ama bize geçerken "ğ"siz yazılmış, ki en başlarda o "ğ"nin kullanıldığından bahsedilir ortamlarda, sonradan yazımına uymuş telaffuz.

ayrıca, türk dil kurumu'nun tartışmasız otoriteliği filan yoktur bu mevzuda.. kaç yıllık "tanbur"a "tambur" diyen bir kurum, hadi bu da tartışmalı mevzu diyelim ama yaptığı fecaatler saymakla bitmez. hilal kaplan mithat sancar'a "sayın sancar", etyen mahçupyan'a ise "etyen hoca" demesine sancar'ın akademik ünvanı olduğunu mahçupyan'ın ise olmadığını söyleyerek eleştiri getirenlere " birine 'hoca' diye hitap etmem icin başvuracağım son kriter yök'te bir kadrosu olup olmamasıdır sanırım." demişti ben de aynı minvalde türk dil kurumu'nun referans noktası olmasını kabul etmiyorum bilader..(birader öyle yazılmaz diyenlere birer çukulata!)

21 Mayıs 2010 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü hakkında "ödev üslubu" ile yazılmış çalakalem bir yazı..

Ahmet Hamdi Tanpınar her zaman kendini şair olarak tanıtsa da biz bugün onu 20. yüzyılın en önemli Türk romancılarının başında sayıyoruz. Şiirde ulaşamadığı Verlaine ve hocası Yahya Kemal onda ne gibi etkiler bıraktı, Yaşadığım Gibi'ye giren birkaç yazı -özellikle Antalyalı gencin mektubuna verdiği cevap- ve bir kaç röportaj dışında pek bilemiyoruz, ama şiirlerinde "takıntılı" derecede tadilat arayışında olan ve hiçbir zaman tatmin olmayan Tanpınar, nesre yöneldiğinde, fıtratının müsaitliğinin de etkisiyle her zaman "araf"ın yazarı oldu. Şiir vadilerinde tatmin olamayan, kişisel hayatında maziye olan derinden bağlılığına rağmen tipik batılı yaşam tarzı, kendini ait hissettiği ama arasına katıl(a)madığı halk ile içlerinde huzursuz olduğu fakat yine de ayrılmadığı sosyete ortamı, edebi hayatında Hareket Dergisi çevresiyle olan geleneği Bergson gibi filozofların penceresinden bir daha yorumlama çabaları... Bütün bunlar onu gelecekte yazacağı romanlar için uygun olan ruh haline hazırlıyordu. Büyük "mütereddid" kozasını örüyordu.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tanpınar romanları içerisinde olay akışı bakımından en hızlı, hikaye matematiği bakımından en girift, metafor ve alegoriler bakımından en köşeli olanıdır. Her ne kadar sınırlarını çizemesek de baş döndürücü bir sembol deryası vardır romanda. Üslup ise absürd ve karikatürizasyon yoğunluğu, derin ironik anlatımlarıyla hem Tanpınar yazınında hem de Türk edebiyatında nevi şahsına münhasır bir yerdedir. Kitaba doğrudan postmodern roman demek yanlış olacaksa bile postmodern unsurların fazlasıyla yer bulduğu açıktır. Dolayısıyla Tanpınar gibi modern formlardan beslenerek gelenek anlatıcılığı yapan bir yazar için şaşırtıcı bir kilometre taşıdır kitap.

Kitabın hangi dönemi eleştirdiği tartışmalıdır, ki zaten belirli bir dönemin bürokratik kurumlarını eleştirdiği tezi bence fazla zorlama(olarak görünüyor). İlle de bir tarih vereceksek Tanzimat sonrası yetişen aydın protipinin eleştirildiği ve yoğun olarak Cumhuriyet döneminin de eleştirilerden nasibini aldığını söyleyebiliriz. Enstitü hiçbir reel üretimi olmayan, bütün saatlerin aynı ana senkronize edilmesiyle oluşacak parasal kazançları hesaplayıp buna binaen var olduğunu iddia eden, konusuyla ilgili bazen hayali bazen de zorlama kitaplar basan, herkesin "hiç bir şey yapmayarak" bünyesinde bulunabileceği bir kurumdur. Bir dönem çok popüler olmuş, sonradan sansasyonel bir yıkım yaşamıştır, fakat enstitünün kapatılmasının da “daimi tasfiye komisyonu” adıyla kurulan ve başında yine Halit Ayarcı'nın bulunduğu komisyon eliyle yapıldığı düşünülürse buradaki bürokratik fetişizmin aldığı ironik hal göz önüne gelebilir.

Karakterler

Kitap daha çok karakterler çevresinde döndüğü için olaylardan değil karakterlerden bahsetmek daha doğru olur. Hayri İrdal kitabın anlatıcısı ve başkarakteridir. Halit Ayarcı'nın deyimiyle "şifa kabul etmez bir gayrimemnun". Kitabın daha başlarında "hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı." der Hayri İrdal ama ne hazindir ki aynı karaktere yazar "hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız." sözünü de söyletecektir. "Genç yaşta ilk eşini kaybeden Hayri İrdal hayata ve yaşamaya dair istekleri de endişeleri de son bulmuştur, kendi deyimiyle "olabileceğin en kötüsü olduğu için artık hür"dür. Ve Seyyid Lütfullah, Muvakkat Nuri, Abdüsselam Bey, Halit Ayarcı, belki biraz Doktor Ramiz ve İspiritizma cemiyetindekiler etkisiyle kişiliği şekillenmiştir (veya şekillenmektedir veya şekilsizlenmektedir veya şekilsiz bir şekille şekillenmektedir).

Özellikle Seyyid Lütfullah, Muvakkat Nuri ve Halit Ayarcı kendi karakterinin üç baskın etki alanı merkezleridir denebilir ama buradan onun bu karakterlerin etkisiyle onlara benzediğini çıkarmamalıyız. Fiil olarak zaten fazlasıyla pasif biridir Hayri İrdal ve bu karakterlerin isteklerine karşı çıkacak hali de yoktur ama düşünce planında o dönem etkisinde olduğu karakterin referans dünyasıyla vardır. Kitapta bu anlamda en dikkat çekici ayrıntı ise Hayri İrdal'ın bu etki dönemleri arasındaki geçiş dönemlerinde bu karkaterlerin ikili kesişim noktalarını bulmasıdır. Yani Seyyid Lütfullah döneminden Muvakkat Nuri dönemine geçerken kafasındaki yargılar yıkılmaz, bilakis Hayri İrdal Seyyid Lütfullah'ın anlam dünyasının daha orjinal bir okumasını görür Muvakkat Nuri'de, Muvakkat Nuri'den Halit Ayarcı'ya geçerken de bu şekilde vuku bulur. Fakat ilişkileri ilerledikçe bir önceki karakterden kalanlar sadece hatıralar veya hissettirdikleridir, referans dünyası tamamiyle değişmiştir. Kendsi de şöyle der, "Ben yıllarca bu adamların arasında, onların rüyaları için yaşadım. Zaman zaman onların kılıklarına girdim, mizaçlarını benimsedim. Hiç farkında olmadan bâzan Nuri Efendi, bâzan Lûtfullah veya Abdüsselâm Bey oldum. Onlar benim örneklerim, farkında olmadan yüzümde bulduğum maskelerimdi. Zaman zaman insanların arasına onlardan birisini benimseyerek çıktım. Hâlâ bile bâzan aynaya baktığım zaman, kendi çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum." Tabi Halit Ayarcı ile birlikte geçirilen süreç daha büyük bir mütereddit olma halidir ve zaten kitabın da sonlarına yaklaştığımız bu bölümlerde Hayri İrdal bir üst anlam mertebesine çıkmış ve tutarlı bir redçi olmuş, ama ailesi ve diğer etkenler dolayısıyla Enstitü'den de ayrılamamıştır.

Hayri İrdal Tanzimat sonrası dönemin halkını temsil ediyor, gibi kestirme bir tez gerçeğin tamamını kapsamasa da bize tutarlı ve anlamlı bir gerçek dilimi sunar. Bu minvalde Türk toplumunun doğu-batı arasında ve oluşan doğu-batı algıları arasında çok boyutlu sürüklenmesi, tereddütleri, hisleri vs Hayri İrdal'ın hayat serüveniyle ironik bir tarzda gözümüzün önüne serilmiştir. Ve nihayet yine kendisini şöyle anlatır, "...fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge... Gül! Dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri..." .

Kitapta da geçtiği üzere kaderi Osmanlı'nın kaderiyle paralel olan Abdüsselam Bey'in konağının yok olması onun tatmin olamasa da ait hissettiği son yerin de yok olmasıdır ve Hayri İrdal ait olmadığı bu dünya ve insanların arasında kendine has bir nihilizme kapılacaktır: En iyisi düşünmemekti kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.

Kitabın en önemli karakterlerinden biri şüphesiz Halit Ayarcı'dır. O Avrupa görmüş Türk aydının edindiği çarpık ve bize has modernite algısının mücessem bir örneğidir. Sadece realizme kattığı "biz" sosu bunu ortaya koymaya yetecektir, "Realist olmak hakikati görmek değil, onunla münasebetlerimizi en faydalı şekilde tayin etmektir." Bu sözler Halit Ayarcı'nın realizmi bir tür şark kurnazlığına çevirmesinin bir parolasıdır adeta. O geleceğe dair planı olan ve mütereddit olmayan tek karakterdir kitapta. Her zaman, en absürd uğraşları bile "parlatmayı" bilen, müthiş bir pazarlama yeteneği, ikna dehası, araçsal aklın en büyük müşterisidir. O bilgiye saf bilgi olduğu için asla önem vermez, bilgiyi yaratacaklarıyla ilişkilendirerek anlamlandırır. Şu sözleri bunun örneğidir, "Bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. [...] çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir." Öyle ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi anlamsız bir kurumu bile birbirinden değişik insanlarla kurar ve başarıya ulaştırır, ama bu bizim batılılaşma maceramızdaki kurumlarımız gibi sadece kabukta ve kısa vadeli bir başarıdır. Onun yazdığı ve yazdırdığı kitaplar da bize yorum gerektirmeyecek kadar somut delilleridir enstitünün halinin: Saat ve Psikanalizm, Lodos Rüzgarlarının Kozmik Saat Ayarları Üzerindeki Etkisi, Sosyal Monizm ve Saat, Saat ve Sosyete, Saat Karakteriyolojisinde İrdal Metodu...

Doktor Ramiz de pozitivist aydınların tipik bir örneğidir. Avrupa'da tıp eğitimi almış, Freud'un Psikanaliz kuramını iman derecesinde sahiplenmiş, fakat ülkesine geldiğinde bu teoriyi uygulayacağı hiç hasta bulamamış bir doktordur. Tanpınar onun üzerinden şartlanmışlık psikolojisini ve pozitivist bilimciliği hicveder. İlk hastası Hayri İrdal'ı tedavi sürecinde bu duruma fazlasıyla tanık oluruz. O Hayri İrdal'ın bütün sorunlarını babasızlığına yorar hatta "mübarek"i de babası olarak gördüğünü iddia eder. Hayri İrdal ise bu babasızlık meselelerine çok yabancıdır. Zaman zaman Freud psikolojisine daha "oyun kuralları dâhilinde" eleştiriler de görürüz, Tanpınar Freud'a Bergsoncu bir eleştiri de sunar ama bu bölümler hacim olarak çok azdır.

Sonuç

Batılılaşma serüvenimizin mahiyeti, sosyokültürel ve siyasi etkileri üzerine telif edilmiş müktesebat bir hayli kabarık. Bize göre bunların içerisinde mevzuya vazıh, tutarlı ve ciddi olarak değebilmiş olanları maalesef çok azdır. İşte böyle bir velud kısırlığın ortasında Huzur ile ferdler, aileler, musiki eserleri etrafında, sürecin “nasıl” olduğuna dair derinlemesine kazılar yapan Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile de bu hazin encam-ı serencamın “ne” olduğunun fotoğrafını rahatsız edici müptezelliği ile gözümüzün önüne sermekte. Bu büyük medeniyet kırılmasını izlemek için en iyi parametreyi, zaman ile münasebeti tayindeki farklılıklarımızı seçerek de hem kendi işini kolaylaştırıyor, hem de okurun kafasını anlamsız nazari fikirlere boğmadan, meselenin bam teline getiriyor müellif. Sonuç olarak her karakteri fazlasıyla karikatürize olsa da, bütün olay örgüsü absürd bir akış ile devam etse de, biz okuyucu olarak toplumumuzun gerçeklerini okuduğumuzu çok iyi fark ederiz kitapta ve kitabı okurken bolca attığımız kahkahalarımız kitap biterken yüzümüzde bu sefer hazin bir tebessüm bırakır.

20 Mayıs 2010 Perşembe

tamamlanamamış bir hikayede bir karakterin yazdığı tamamlanmamış bir mektup

Kıyısız bir denize hasbelkader düşmüş, ufak bir salın üzerinde dalgaların ve rüzgarın istediği şekilde sürüklenen biçare insan ne kadar özlerse karayı, o kadar özlüyorum gözlerindeki karayı. Biliyorum benzetmelerle zor, içimdekini tasvir etmek, hatta imkansız. İmkansız penceresinden bakmaz mıyız zaten hep hayatımızın sancıtan yerlerine.. Tabi bir yere kadar.. Ümit denen ağacın gerçekten beslenen en azından bir kökü olmalı yeşermesi için. Bunu hayalimizin ölümünü yaşayarak öğreniriz. Ölüm bir kesilme veya susuştur hayal için ve hayalin ölümünü yaşamak insanoğlunun en hazin tecrübesidir. Asla satılamayacak, hiç bir işlevi olmayan, üstelik mazimizin en acı, en unutulması gereken yanlarını, en olmadık zamanlarda hatırlatan, geleceği öldürmek için, bu ana, geçmişten gönderilmiş gibi yaşamı aşağılayan, ille de "kül ruhu" taşıyan bir hatıra eşyası gibidir, hayalin ölümünü yaşayarak öğrendiğimiz bilgi. Bilmem ki atalarımız da mecazi bir anlam aramış mıdır, atsan atılmaz satsan satılmaz, sözünde. Satılır mı, atılır mı ızdırap veren hatıralar? Bunu sorsam anneme, neşeli neşeli dalga geçip " Sen okuma o kitapları boşuna, Deli Osman'a çırak vereyim ben seni, daha çabuk meczup olursun" mu derdi, yoksa bir iç çekip bulutları gözlerine misafir mi ederdi?
Farkediyorum, konudan konuya atlıyorum. Sana yazarken bütün düşüncelerimi bir yumak halinde sana uzatabilmeyi istiyorum hep. Sen çözsen daha iyi olur. Beni saran yumağı yine ben çözmeye çalışınca böyle "tematik bütünlüğü" olmayan yazılar çıkıyor ortaya. Her cümleyle ayrı bir kapımı gösteriyorum belki de aç diye.. Belki.. Bİlmiyorum..

spontane - emprovize - sürrealist - postmodern .. ne dersen gidecek türden bir şiirimsi: Nazenin

yuvarlanıyoruz.. bir gayyaya
ve derin
uykulara söylenen hecenin
bitmesi bile yetmiyor
nazenin
bedenini korkuyla
ve illa ki derin
bir ürpeymeyle
bir çınar altında içilen birer bardak çayın baharında
görmenin,
ve bilmenin
başlamadan başladığı için
bitmeden biten aşkım(ız)ın
melul kaderini
sen şarkılarda söylerken ..