29 Mayıs 2010 Cumartesi

Modern Ulus Devlet ve Ortak Aidiyet

Not: Bu yazı her yönden epey zayıf olmasına, eksik, hata, bakış açısı darlıkaları, kısa geçilen yerlerde kalan boşluklar, acele yazılmış olmanın verdiği acemilik ve sehivler vs içerse de şimdi koymak geldi içimden buraya. Öyle işte!


Bundan iki yıl önce bir sosyal bilimler toplantıları serisinde uzun bir süre ortak aidiyet ve üst (çatı) kimlik tasavvurlarını konuşmuştuk. Aradan geçen zamanda modernite ve ulus devlet konusunda epey okuma yaptım ve bana kalırsa ulus devletlerin sağlam bir sosyal gerçekliğe tekabül etmeyen ulus algıları (ve epey zorlama tasarımları) dolayısıyla tam da üzerinde olduğumuz konuda çok önemli bir problem ortaya çıkıyor.
Modern ulus devlet teoride toplum homojenmiş ve herkes aynı ortak aidiyette buluşmuş gibi kurulurken gerçek hiç de böyle değildi. Kolaycı ve güdük bir bakış açısıyla, çözülmesi mukadder olan feodal bağlar olarak nitelendirilen din, yerel kültür vs gibi kimlik bileşenlerinin yanında doğrudan ulus devlet tezine mugayir olarak farklı etnik grupların ve farklı dillerin varlığı modernite teorisyenlerini derin bir sıkıntıya soktu. Bu ontolojik gedik 1. Dünya Savaşı ertesine kadar sıcak siyasi meseleler sebebiyle fiili bir zorlamaya sebep olmadı. Fakat savaş sonrası iç iktidar mücadelelerinin de bir sürede sonlanması ertesinde Almanya ve İtalya’da faşist diktatörlük; İspanya ve Portekiz ‘de askeri diktatörlük, bizde de “tek partili cumhuriyet” şeklinde yönetim şekilleri tezahür etti.

Arap dünyasının “aile içi” paylaşımı, Afrika’nın tepeden inmiş sınırları ulus devlete de ortak aidiyet tartışmalarına da çok uzaktı. Hala imparatorluk olarak kalmakla ulus devlete dönüşmek arasındaki araf durumunu yaşayan İngiltere dışında batı Avrupa ülkeleri nisbi olark çok daha homojenize olmanın ve diğer ülkelere göre çok daha uzun national yaşam tecrübesi sayesinde ulus devlete aidiyet problemleri yaşamadan uyum sağlamıştı. ABD de modernite öncesi tarihe haiz olmadığından , bugün söylenmesi bile ironik olmasına rağmen, rahatlıkla “birleşik ulus devlet” olabilmişti. Komünist devrimlerin yaşandığı Rusya ve Çin’de ise aidiyet meselesi keskin bir şekilde devletin ideolojisiyle çakışık kılınmış, her türlü gayrı kalkışma fiili bir şekilde durdurulmuştu.

Dünyanın ahvaline (eksik ve hatalı bulunabilecek) kısa bir göz atıştan sonra tekrar ilk gruba dönelim. İlk grup ortak çatı kimlik ve ortak aidiyetleri siyasi olarak tepede tasarlayıp aşağıya da bu şablonu uydurmaya çalıştı. Tahayyül ettiği homojen ulusun bittabi gerçeğe tekabül etmedğini görünce, “hata payı” teşkil eden kitleyi dönüştürme projeleri uygulandı, mesela Türkiye’de gayrımüslim olmayan herkes “yüce türk milletinin aziz bir mensubu” idi. Şeyh Said isyanı, şapka inkılabı ve Menemen olayları akabinde takrir-i sükun yasaları çıkarıldı, istiklal mahkemeleri kuruldu medyada, siyasette ve halk arasındaki muhalifler temizlendi, Dersim olaylarına kadar “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” idi artık toplum! Türk olduğunu unutup Kürt olduğunu iddia eden Dersimlilere de devletin “Tunç eli” dokunduktan sonra artık ufak bir hata payı olan gayrımüslimler dışında ulusumuz tek çatı altında, aynı ortak aidiyette toplanmıştı.

Dersim olaylarına kadar ve bundan sonraki zamanlarda, devamlı olarak ideal ulusu oluşturma yönünde tarihsel ve sosyal altyapı hazırlama çalışmaları yapıldı. İşte tam da burada asıl sorun başladı. “Bazılarının” tahayyül ettiği, tasarladığı ve sonradan oluşturmaya başladıkları ulus, ideal bir varlık haline dönüştü, her vatandaştan ona metafizik bir bağ kazanması beklendi. Kendisine karşı vazifelerimiz olan, onun korunması için her şeyi yapmamız gereken, onun dışında olanların (içinde olmayanların mı demeliydik!) içerde hain, dışarıda ebedi düşman olduğu, hepimizin tek ve en büyük aidiyetimizin o olduğu (bu son söz öbeğinde anlatım bozukluğu var gibi görünüyor, ama bilinçli bir tercih söz konusu, önce tek aidiyetin ulus olduğunu belirten sosyal mühendisler, söylediklerine kendileri de inanmamış olmalarından mütevellid diğer aidiyetleri de tamamıyla yok sayamamış, mecburen hemen ardından da en önemli aidiyetin bahsi geçen ideal ulus olduğunu eklemiş; din, siyasi ideoloji, iktisadi sınıf vs gibi çoğaltabileceğimiz bütün bileşenleri hiç olmazsa nisbi olarak tezyif etmiş, çünkü buna bir nevi mecbur kalmışlardır.) bir ve bütün bir ulus fikri doğal olarak bu müphem ama önemli varlığa sorgusuz itaat etmeyi koşulluyordu. Pratikte bu itaat ve bağın nasıl ifade ve ifade edileceği de bu devletin seçilmiş (ama halk tarafından değil, yanlış anlaşılmasın, digimon tadında bir seçilmişlik mevzubahis!) yöneticilerine kalıyordu.

Bütün bu yazdıklarım esasında şunun içindi: Bizim bahsi geçen tartışmalarda uzlaştığımız genel iki madde vardı. 1. Toplum teker teker bireylerden oluşmuş bir şeyden daha başka ve daha fazla bir şeydir . 2. Bir üst kimlik (çatı kimlik) ve ortak aidiyet maddi ve manevi ayrılıklarla ve iç problemlerle boğuştuğumuz şu dönemde sorunların çözümü için çok işlevsel bir fikri zemin hazırlar. Yukarıda belirttiklerimden sonra düşünüyorum ki; toplumun teker teker bireylerin toplamından daha başka ve daha fazla bir şey olduğu tezi ulus devlet bağlamında düşünüldüğünde ne kadar faşist fikri mecralara gireceğimiz açık olduğu gibi, ortak aidiyet ve çatı kimlik meselelerinde de yine aynı handikapla karşı karşıya kalabiliriz. Aman dikkat!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

entellektüel ulan, iki leylen!

tek "l" ile yazılması gerekliliği çoğu insan tarafından epey bilinçsizce savunuluyor bu kelime kardeşimizin, anlam veremiyorum. entelektüel tek "l" ile yazabilmek epey epey bir eşik olarak kabul ediliyor edebiyat ortamlarında(!). kelimenin fransızca telaffuzunda "l" gayet net bir şekilde "şeddesiz" söyleniyor ve doğrudan aktaracak olursak, evet, tek "l" ile ifade ederiz, ingilizce telaffuzunda "l"de biraz da duraksama göze çarpıyor, amma velakin güzel kardeşlerim bir dilden başka dile kelime almak mevzubahis burada ve kelime geçtiği dildeki telaffuzuyla imla kurallarına tabi olur. o zaman bizdekine bakarsak herkes meşrebince kimisi şeddeli kimisi şeddesiz telaffuz ediyor bu kelimeyi ve yazılışı bu kadar net bir şekilde dikte edilemez. bi kere entelektüel deyin allahaşkına yav!.. hem mesela sanat kelimesi de fransızca'da "t" den önce bizdeki "ğ"ye benzer bir geçişle telaffuz edilir ama bize geçerken "ğ"siz yazılmış, ki en başlarda o "ğ"nin kullanıldığından bahsedilir ortamlarda, sonradan yazımına uymuş telaffuz.

ayrıca, türk dil kurumu'nun tartışmasız otoriteliği filan yoktur bu mevzuda.. kaç yıllık "tanbur"a "tambur" diyen bir kurum, hadi bu da tartışmalı mevzu diyelim ama yaptığı fecaatler saymakla bitmez. hilal kaplan mithat sancar'a "sayın sancar", etyen mahçupyan'a ise "etyen hoca" demesine sancar'ın akademik ünvanı olduğunu mahçupyan'ın ise olmadığını söyleyerek eleştiri getirenlere " birine 'hoca' diye hitap etmem icin başvuracağım son kriter yök'te bir kadrosu olup olmamasıdır sanırım." demişti ben de aynı minvalde türk dil kurumu'nun referans noktası olmasını kabul etmiyorum bilader..(birader öyle yazılmaz diyenlere birer çukulata!)

21 Mayıs 2010 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü hakkında "ödev üslubu" ile yazılmış çalakalem bir yazı..

Ahmet Hamdi Tanpınar her zaman kendini şair olarak tanıtsa da biz bugün onu 20. yüzyılın en önemli Türk romancılarının başında sayıyoruz. Şiirde ulaşamadığı Verlaine ve hocası Yahya Kemal onda ne gibi etkiler bıraktı, Yaşadığım Gibi'ye giren birkaç yazı -özellikle Antalyalı gencin mektubuna verdiği cevap- ve bir kaç röportaj dışında pek bilemiyoruz, ama şiirlerinde "takıntılı" derecede tadilat arayışında olan ve hiçbir zaman tatmin olmayan Tanpınar, nesre yöneldiğinde, fıtratının müsaitliğinin de etkisiyle her zaman "araf"ın yazarı oldu. Şiir vadilerinde tatmin olamayan, kişisel hayatında maziye olan derinden bağlılığına rağmen tipik batılı yaşam tarzı, kendini ait hissettiği ama arasına katıl(a)madığı halk ile içlerinde huzursuz olduğu fakat yine de ayrılmadığı sosyete ortamı, edebi hayatında Hareket Dergisi çevresiyle olan geleneği Bergson gibi filozofların penceresinden bir daha yorumlama çabaları... Bütün bunlar onu gelecekte yazacağı romanlar için uygun olan ruh haline hazırlıyordu. Büyük "mütereddid" kozasını örüyordu.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tanpınar romanları içerisinde olay akışı bakımından en hızlı, hikaye matematiği bakımından en girift, metafor ve alegoriler bakımından en köşeli olanıdır. Her ne kadar sınırlarını çizemesek de baş döndürücü bir sembol deryası vardır romanda. Üslup ise absürd ve karikatürizasyon yoğunluğu, derin ironik anlatımlarıyla hem Tanpınar yazınında hem de Türk edebiyatında nevi şahsına münhasır bir yerdedir. Kitaba doğrudan postmodern roman demek yanlış olacaksa bile postmodern unsurların fazlasıyla yer bulduğu açıktır. Dolayısıyla Tanpınar gibi modern formlardan beslenerek gelenek anlatıcılığı yapan bir yazar için şaşırtıcı bir kilometre taşıdır kitap.

Kitabın hangi dönemi eleştirdiği tartışmalıdır, ki zaten belirli bir dönemin bürokratik kurumlarını eleştirdiği tezi bence fazla zorlama(olarak görünüyor). İlle de bir tarih vereceksek Tanzimat sonrası yetişen aydın protipinin eleştirildiği ve yoğun olarak Cumhuriyet döneminin de eleştirilerden nasibini aldığını söyleyebiliriz. Enstitü hiçbir reel üretimi olmayan, bütün saatlerin aynı ana senkronize edilmesiyle oluşacak parasal kazançları hesaplayıp buna binaen var olduğunu iddia eden, konusuyla ilgili bazen hayali bazen de zorlama kitaplar basan, herkesin "hiç bir şey yapmayarak" bünyesinde bulunabileceği bir kurumdur. Bir dönem çok popüler olmuş, sonradan sansasyonel bir yıkım yaşamıştır, fakat enstitünün kapatılmasının da “daimi tasfiye komisyonu” adıyla kurulan ve başında yine Halit Ayarcı'nın bulunduğu komisyon eliyle yapıldığı düşünülürse buradaki bürokratik fetişizmin aldığı ironik hal göz önüne gelebilir.

Karakterler

Kitap daha çok karakterler çevresinde döndüğü için olaylardan değil karakterlerden bahsetmek daha doğru olur. Hayri İrdal kitabın anlatıcısı ve başkarakteridir. Halit Ayarcı'nın deyimiyle "şifa kabul etmez bir gayrimemnun". Kitabın daha başlarında "hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı." der Hayri İrdal ama ne hazindir ki aynı karaktere yazar "hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız." sözünü de söyletecektir. "Genç yaşta ilk eşini kaybeden Hayri İrdal hayata ve yaşamaya dair istekleri de endişeleri de son bulmuştur, kendi deyimiyle "olabileceğin en kötüsü olduğu için artık hür"dür. Ve Seyyid Lütfullah, Muvakkat Nuri, Abdüsselam Bey, Halit Ayarcı, belki biraz Doktor Ramiz ve İspiritizma cemiyetindekiler etkisiyle kişiliği şekillenmiştir (veya şekillenmektedir veya şekilsizlenmektedir veya şekilsiz bir şekille şekillenmektedir).

Özellikle Seyyid Lütfullah, Muvakkat Nuri ve Halit Ayarcı kendi karakterinin üç baskın etki alanı merkezleridir denebilir ama buradan onun bu karakterlerin etkisiyle onlara benzediğini çıkarmamalıyız. Fiil olarak zaten fazlasıyla pasif biridir Hayri İrdal ve bu karakterlerin isteklerine karşı çıkacak hali de yoktur ama düşünce planında o dönem etkisinde olduğu karakterin referans dünyasıyla vardır. Kitapta bu anlamda en dikkat çekici ayrıntı ise Hayri İrdal'ın bu etki dönemleri arasındaki geçiş dönemlerinde bu karkaterlerin ikili kesişim noktalarını bulmasıdır. Yani Seyyid Lütfullah döneminden Muvakkat Nuri dönemine geçerken kafasındaki yargılar yıkılmaz, bilakis Hayri İrdal Seyyid Lütfullah'ın anlam dünyasının daha orjinal bir okumasını görür Muvakkat Nuri'de, Muvakkat Nuri'den Halit Ayarcı'ya geçerken de bu şekilde vuku bulur. Fakat ilişkileri ilerledikçe bir önceki karakterden kalanlar sadece hatıralar veya hissettirdikleridir, referans dünyası tamamiyle değişmiştir. Kendsi de şöyle der, "Ben yıllarca bu adamların arasında, onların rüyaları için yaşadım. Zaman zaman onların kılıklarına girdim, mizaçlarını benimsedim. Hiç farkında olmadan bâzan Nuri Efendi, bâzan Lûtfullah veya Abdüsselâm Bey oldum. Onlar benim örneklerim, farkında olmadan yüzümde bulduğum maskelerimdi. Zaman zaman insanların arasına onlardan birisini benimseyerek çıktım. Hâlâ bile bâzan aynaya baktığım zaman, kendi çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum." Tabi Halit Ayarcı ile birlikte geçirilen süreç daha büyük bir mütereddit olma halidir ve zaten kitabın da sonlarına yaklaştığımız bu bölümlerde Hayri İrdal bir üst anlam mertebesine çıkmış ve tutarlı bir redçi olmuş, ama ailesi ve diğer etkenler dolayısıyla Enstitü'den de ayrılamamıştır.

Hayri İrdal Tanzimat sonrası dönemin halkını temsil ediyor, gibi kestirme bir tez gerçeğin tamamını kapsamasa da bize tutarlı ve anlamlı bir gerçek dilimi sunar. Bu minvalde Türk toplumunun doğu-batı arasında ve oluşan doğu-batı algıları arasında çok boyutlu sürüklenmesi, tereddütleri, hisleri vs Hayri İrdal'ın hayat serüveniyle ironik bir tarzda gözümüzün önüne serilmiştir. Ve nihayet yine kendisini şöyle anlatır, "...fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge... Gül! Dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri..." .

Kitapta da geçtiği üzere kaderi Osmanlı'nın kaderiyle paralel olan Abdüsselam Bey'in konağının yok olması onun tatmin olamasa da ait hissettiği son yerin de yok olmasıdır ve Hayri İrdal ait olmadığı bu dünya ve insanların arasında kendine has bir nihilizme kapılacaktır: En iyisi düşünmemekti kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.

Kitabın en önemli karakterlerinden biri şüphesiz Halit Ayarcı'dır. O Avrupa görmüş Türk aydının edindiği çarpık ve bize has modernite algısının mücessem bir örneğidir. Sadece realizme kattığı "biz" sosu bunu ortaya koymaya yetecektir, "Realist olmak hakikati görmek değil, onunla münasebetlerimizi en faydalı şekilde tayin etmektir." Bu sözler Halit Ayarcı'nın realizmi bir tür şark kurnazlığına çevirmesinin bir parolasıdır adeta. O geleceğe dair planı olan ve mütereddit olmayan tek karakterdir kitapta. Her zaman, en absürd uğraşları bile "parlatmayı" bilen, müthiş bir pazarlama yeteneği, ikna dehası, araçsal aklın en büyük müşterisidir. O bilgiye saf bilgi olduğu için asla önem vermez, bilgiyi yaratacaklarıyla ilişkilendirerek anlamlandırır. Şu sözleri bunun örneğidir, "Bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. [...] çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir." Öyle ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi anlamsız bir kurumu bile birbirinden değişik insanlarla kurar ve başarıya ulaştırır, ama bu bizim batılılaşma maceramızdaki kurumlarımız gibi sadece kabukta ve kısa vadeli bir başarıdır. Onun yazdığı ve yazdırdığı kitaplar da bize yorum gerektirmeyecek kadar somut delilleridir enstitünün halinin: Saat ve Psikanalizm, Lodos Rüzgarlarının Kozmik Saat Ayarları Üzerindeki Etkisi, Sosyal Monizm ve Saat, Saat ve Sosyete, Saat Karakteriyolojisinde İrdal Metodu...

Doktor Ramiz de pozitivist aydınların tipik bir örneğidir. Avrupa'da tıp eğitimi almış, Freud'un Psikanaliz kuramını iman derecesinde sahiplenmiş, fakat ülkesine geldiğinde bu teoriyi uygulayacağı hiç hasta bulamamış bir doktordur. Tanpınar onun üzerinden şartlanmışlık psikolojisini ve pozitivist bilimciliği hicveder. İlk hastası Hayri İrdal'ı tedavi sürecinde bu duruma fazlasıyla tanık oluruz. O Hayri İrdal'ın bütün sorunlarını babasızlığına yorar hatta "mübarek"i de babası olarak gördüğünü iddia eder. Hayri İrdal ise bu babasızlık meselelerine çok yabancıdır. Zaman zaman Freud psikolojisine daha "oyun kuralları dâhilinde" eleştiriler de görürüz, Tanpınar Freud'a Bergsoncu bir eleştiri de sunar ama bu bölümler hacim olarak çok azdır.

Sonuç

Batılılaşma serüvenimizin mahiyeti, sosyokültürel ve siyasi etkileri üzerine telif edilmiş müktesebat bir hayli kabarık. Bize göre bunların içerisinde mevzuya vazıh, tutarlı ve ciddi olarak değebilmiş olanları maalesef çok azdır. İşte böyle bir velud kısırlığın ortasında Huzur ile ferdler, aileler, musiki eserleri etrafında, sürecin “nasıl” olduğuna dair derinlemesine kazılar yapan Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile de bu hazin encam-ı serencamın “ne” olduğunun fotoğrafını rahatsız edici müptezelliği ile gözümüzün önüne sermekte. Bu büyük medeniyet kırılmasını izlemek için en iyi parametreyi, zaman ile münasebeti tayindeki farklılıklarımızı seçerek de hem kendi işini kolaylaştırıyor, hem de okurun kafasını anlamsız nazari fikirlere boğmadan, meselenin bam teline getiriyor müellif. Sonuç olarak her karakteri fazlasıyla karikatürize olsa da, bütün olay örgüsü absürd bir akış ile devam etse de, biz okuyucu olarak toplumumuzun gerçeklerini okuduğumuzu çok iyi fark ederiz kitapta ve kitabı okurken bolca attığımız kahkahalarımız kitap biterken yüzümüzde bu sefer hazin bir tebessüm bırakır.

20 Mayıs 2010 Perşembe

tamamlanamamış bir hikayede bir karakterin yazdığı tamamlanmamış bir mektup

Kıyısız bir denize hasbelkader düşmüş, ufak bir salın üzerinde dalgaların ve rüzgarın istediği şekilde sürüklenen biçare insan ne kadar özlerse karayı, o kadar özlüyorum gözlerindeki karayı. Biliyorum benzetmelerle zor, içimdekini tasvir etmek, hatta imkansız. İmkansız penceresinden bakmaz mıyız zaten hep hayatımızın sancıtan yerlerine.. Tabi bir yere kadar.. Ümit denen ağacın gerçekten beslenen en azından bir kökü olmalı yeşermesi için. Bunu hayalimizin ölümünü yaşayarak öğreniriz. Ölüm bir kesilme veya susuştur hayal için ve hayalin ölümünü yaşamak insanoğlunun en hazin tecrübesidir. Asla satılamayacak, hiç bir işlevi olmayan, üstelik mazimizin en acı, en unutulması gereken yanlarını, en olmadık zamanlarda hatırlatan, geleceği öldürmek için, bu ana, geçmişten gönderilmiş gibi yaşamı aşağılayan, ille de "kül ruhu" taşıyan bir hatıra eşyası gibidir, hayalin ölümünü yaşayarak öğrendiğimiz bilgi. Bilmem ki atalarımız da mecazi bir anlam aramış mıdır, atsan atılmaz satsan satılmaz, sözünde. Satılır mı, atılır mı ızdırap veren hatıralar? Bunu sorsam anneme, neşeli neşeli dalga geçip " Sen okuma o kitapları boşuna, Deli Osman'a çırak vereyim ben seni, daha çabuk meczup olursun" mu derdi, yoksa bir iç çekip bulutları gözlerine misafir mi ederdi?
Farkediyorum, konudan konuya atlıyorum. Sana yazarken bütün düşüncelerimi bir yumak halinde sana uzatabilmeyi istiyorum hep. Sen çözsen daha iyi olur. Beni saran yumağı yine ben çözmeye çalışınca böyle "tematik bütünlüğü" olmayan yazılar çıkıyor ortaya. Her cümleyle ayrı bir kapımı gösteriyorum belki de aç diye.. Belki.. Bİlmiyorum..

spontane - emprovize - sürrealist - postmodern .. ne dersen gidecek türden bir şiirimsi: Nazenin

yuvarlanıyoruz.. bir gayyaya
ve derin
uykulara söylenen hecenin
bitmesi bile yetmiyor
nazenin
bedenini korkuyla
ve illa ki derin
bir ürpeymeyle
bir çınar altında içilen birer bardak çayın baharında
görmenin,
ve bilmenin
başlamadan başladığı için
bitmeden biten aşkım(ız)ın
melul kaderini
sen şarkılarda söylerken ..

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Neden blog..

İnsanın her başladığına mükemmel bir teorik arkaplanla; sebepler, amiller, saikler bütünüyle başlaması gerektiği fikri, kişisel hayatımda farkettiğim üzere hiçbir şeye başlayamamamısyla netice buluyor. Değil yazıcılığı okuyuluğuna bile yabancı olduğum bir alan blog (alan kelimesini bu kadar cömertçe kullanmama bakma ey okuyucu ben onlardan değilim:)) (bundan sonra sana sen, siz ve dahi bilimum içimden gelen hitaplarla sesleneceğim, kimliğinin muhayyel olması karşılaşacağın hitabeti benim anlık "impression"larıma bağlı yapıyor, artık alınmak gücenmek yok.) (ayrıca iş bu yazar Freud herifinin psikanaliz nazariyesini az buçuk kabullense kendi tedavisinde çocukluğuna değil parantezlerine inilmesi şartıyla kabullenirdi heralde, o vakit bu parantez sevgisini mazur göreceksin!) , parantezler parantezler sonra devam edeyim aklında parantez öncesinden bir şey kaldıysa.. diyorum ki, ben bu blogu açtım ama ne yazacağım hakkında en ufak fikrim veya tasavvurum yok. Ne işe yarayacağını da bilmiyorum, hem kendim hem olursa tek tük senin gibiler için. Ama neye başladığını bilmeden başlayabilmek tecrübesi de şimdiden cebime koyduğum faydalar arasında..

Ne demiş bir fars atasözü: herçi bad abad..

Selam ederim efendim, tanıştığımıza mübeccel oldum, öyle olunmaz demeyiniz ben olurum..