25 Haziran 2010 Cuma

sabah yağmurunun ıslattığı tohumlar; eynimde *

bu sabah yağmur var istanbul’da… kıskanıyorum onu. keşke ben de ağlayabilseydim, sessizce. gözlerimden dökülen yaşlar yanaklarım dan geçerek ağzıma kadar gelseydi. dudaklarım tuzlu suyu emseydi... sahi yağmur niye tuzlu değil ki… bu sabah yağmur var istanbul’da…türlü düşünceler aklımda. esasen bu sabah yağmur var aklımda. her zamankinden yavaş yağıyor galiba. hangi aşkın acısı bilmem ama acı bir damla değdi şimdi dudağıma. her damla kendi hikayesini fısıldıyor kulağıma.istanbul tüm gürültüsüyle saklamaya çalışıyor; her biri kendi bağrında doğan, büyüyen, ölen, toprağa karışan, sonra buharlaşan, şimdi tekrar kendisine dönen bu damlaları; tabiatıyla her damlada ayrı aşkları. hakeza başarılı oluyor da. tüm dikkatimle dinlememe rağmen damlaların anlattıklarını anlayamıyorum. her ne kadar anlamasam da…hissedebiliyorum. bu fısıltılarda sevgi var . bu fısıltılarda ümit, acı, hüzün, mutluluk ve tekrar acı var.bu fısıltılarda aşk var! bu sabah yağmur var istanbul’da. bu sabah yağmurdan başka kalabalık, trafik, seyyar satıcı, meye suyu kutuları, parfüm kokular ı (evet birbirine karışmış, ama kendi özünden de ayrılmamış parfüm kokuları), yakacak kaygısı…birçok şey var istanbul’da.

bu sabah yağmur var istanbul’da. damla damla hüzün indiriyor yağmur gökten. halı dokuyan genç kız gibi , kaval çalan çoban gibi aşkı dokuyor, aşkı üflüyor damlalarla. onun işi kızınki gibi üç yıl sürmüyor veya çoban kadar aciz değil doğanın karşısında. en fazla birer çay içebilecek şu kafedeki kız ile erkek. otobüsü kalabalığından kitaba kaçan –kim bilir hangi kitaba kaçan- kadın, hızlı okursa belki 20 sayfa okuyacak. sonra… sonra yağmur yapacağını yapmışlığın verdiği rahatlıkla daha bir sakinleyecek. musikimizdeki çıldırtan sakinliğe bezeyecek ritmi. artık her yer, her şey yağmuru ve hüznü –bazılarına bir de aşkı- anlatacak. gözlerden net geçecek görüntüler ama beyinlerde flulaşacak. bir-iki kişi hariç herkes renklere yağmurun eklendiğini fark edecek. ağaçların yapraklarına çarpan damlalar gelirken yağmur damlasıydı, aşağıya gözyaşı olarak dökülecekler…vakur ve kararlı. insanlar her baktıkları yerde onu görecekler ve dayanamayıp en azından bir hatıra geçirecekler akıllarından. çoğu tebessüm edecek, ama hangi tebessümün neyi anlattığını kimse bilmeyecek! herkes aynı hayali görecek bir süre. farklı açılardan da olsa aynı hayali… bu dünyaya paralel, daha az realist, eş zamanlı, farklı bir dünya. ruhlarımız bu yeni dünyayı daha çok sevecek; akıllar afallayacak 300 yıllık hükümranlığını yitirdiğinde, ama ağlamayacaklar. akıllar ağlamaz nitekim. kalp ağlar! yağmur herkesle dost olacağı için yanız kimse kalmayacak. ıslandıklarına kahredenler bile bir yerlerinde teşekkür edecekler yağmura. yavaş yavaş olacak hepsi, ama 20 sayfa süresinde de bitecek. dedim ya; burası farklı bir dünya. yavaş yavaş olan şeyler de hemencecik bitiverir burada!


* uzun zaman önce yazdığım, beğenmememe rağmen yine de ilginç bir şekilde sahiplendiğim, atmaya kıyamadığım bu yazıyı yağmurlu sabahlar hürmetine yayınlamak istedim burada..

23 Haziran 2010 Çarşamba

Şule Yayınları'ndaydım..

Başka ve daha cikcikli bir yayınevine doğru ilerliyordum. Hava biraz kapanmış, yağmur hafiften başlamıştı. Yokuş aşağı giderken rüzgar saçlarımı okşuyordu. Pardesümün yakalarını kaldırayım dedim ama farkettim ki üzerimde sadece tişört var. Bütün o "melankolik ajan"sal havam yerle bir oldu.. O sırada gayri ihtiyari durmuşum, bu tişörtle nereye kadar, adamda yokuş inecek ruh bırakmadın lan tişört, tarzında söylenirken bir de ne göreyim, Şule Yayınları diye bir tabela! O an gözümün önünden film şeridi gibi yazılar geçti.. Film şeridi gibi yazı nasıl bir şey oluyor kestiremiyorum ama vallah billah geçti.. Yıllarca "Şule Yayınları ne güzel yerdir yarebbiim" meyanında yazılar okudum ey okuyucu, nasıl şerit omasın! Yok "Şule Yayınları'nın terasında Haliç'ten gelen ıslak esintiyle boğazın kurşuni sularını izledim"ler; yok "Ali Ural geldi, bi şiir oku dedim başladı şakımaya, o sırada İsmet Özel de türkü çığırmaya başladı" lar.. Aaah ah, bize de dert olmuştu nasıl bir cennet köşesiymiş burası diye.. Ahanda önündeydim.

Bir hışımla merdivenlere yöneldim.. O sırada yönelmek kelimesinin fonotik ilginçliğini düşünüyordum ki asansörü gördüm. Bindim.. Binerim, ben asansöre binerim, başka kullanımı var mıdır bunun diye düşündüm pek bir şey gelmedi aklıma. Girişte 4. katın Şule Yayınları, 5. katın Kitap Kulübü olduğunu belirten yazıyı hatırladım, zaten hiç unutmamıştım, zehir gibiyimdir, unutmasam bile hatırlarım! Kapıyı çaldım içeri girdim, hemem girişin karşısında bir oda var, odada iki eleman muhabbet ediyor, solda bir oda daha var, karşı odaya pek bakmadım ama soldaki oda kitap dolu. Elemanlar benle ilgilenmedi, daha doğrusu bakmadılar bile.. Güzeeel.. Soldaki odaya doğru ilerliyorum, o odada da (üç da yanyana geldi, ilginç oldu.. olmadı mı! sen espriden ne anlarsın okuyucu yav!) bir eleman telefonla konuşuyor, kağıt kalitesinden filan bahsettiğine göre iş için gelmiş, elemanlardan telefon görüşmesi için ayrılmış şimdi gidecek.. Güzeeel.. Ben daha sağ girişten başlıyorum kitapları incelemeye.. Benim gibi kötü çeviriden dili çok kere yanmış biri için doğudan ve batıdan bir sürü güzel olduğu garanti çeviriler arasında olmak nasıl bir sevinç anlatamam.. Daha bir gün önce internetten 150 liralık kitap siparişi vermiş olmanın getirdiği ağırlıkla kitapları sadece elleyip koklamakla yetindim. Diğer köşede Merdiven Şiir dergilerinin arşivleri vardı. Merdiven Şiir'in ince sayıları üzerinde 250 000 TL yazdığını görünce 'yoksa!' dedim ama gidip sordum 6 lira dediler tanesine, sonradan 3 de dedi inceler 3 kalınlar 6 idi galiba. Yine de Kemal Ural'ın İnançsızlığın Anatomisi kitabıyla Kitaphaber'in Haziran-Temmuz 2006 sayısını aldım ( Mustafa Armağan, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Selim İleri ve Süleyman Uludağ ile röportajlar, Ölmüş Bir Yazarla Röportaj: Oğuz Atay başlıklı bir yazı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç'un İstanbul'u nasıl anlattıklarıyla ilgili bir yazı ve Edebi Eserlerde İthaflar Yahut İthaf Edebiyatı başlıklı bir konu var, harikulade bir sayı)..

Ödemeyi yaparken üst katı sordum elemana, kapandı dedi, eskiden 4 kat şeklinde hizmet veriyorlarmış maddi sebeplerle kapatmışlar üçünü, kafe filan yalan olmuş. Paranın gözü batsın, ne hayallerim vardı benim o terasta aah ah.. Kuzguni renkli güneş ışınlarının yansıdığı Galata Kulesi filan!

Bari aldığım kitaptan bir alıntıyla bitirelim şekil olsun:

Aynaya bakın... İyice bakın... Gördüğünüz kişiye "Ben bu kişiyi başka yerde gördüm mü?" deyinceye kadar bakın...


22 Haziran 2010 Salı

TYB'deydim veya Türkiye Yazarlar Birliği'ndeydim*

Gün geçmiyor ki, "TYB'de şöyle süper bir organizasyon oldu, oo kimler kimler vardı.. Senin yana yana okuduğun yazar var ya, heh işte o da geldi, oturdu gençlerle hasbihal etti filan, mal mısın olm sen niye gelmedin.." yollu haberler okumayalım kültür-sanat sitelerinde.. Sanki gıcıklığına yapar gibi bir halleri var diyeceğim ama adil olalım benim de çok eşekliğim var. Sitelerinde filan baktım, faaliyet haberleri vs vermiyorlar. E yolumun üstü yer de değil sürekli gidip bakayım - ki zaten gitsem de soramıyorum ki ne var ne yok diye, ordaki afişlere bakıp gerisingeri dönüyorum. Benim bu çekingenliğimi hep müstakil bir yazıda anlatmak üzere erteliyorum bakalım hayırlısı.. Bir arkadaşımız da yok ki, "Gel birader bak TYB'de şu var gidelim, Bisav'ın dersleri başlıyo, kayıt için şunları denkleştir şu gün gidiyoruz beraber." desin.. Tutan yok elimizden ey ahali! Kendi imkanlarımla takip etmeyi çok denedim ama beceremiyorum, bir kaç kere herşey tamam olmuştu gidecektim onlarda da başka işlerim girdi hep araya; yoğun adamım vesselam.. Geçen seneki Edebiyat Festivali'nde de ağlaya ağlaya Bursa'ya gitmek durumunda kalmıştım. Hasılı bu TYB'ye bir kaç kere çay içmek dışına uğramak nasip olmamıştı.

Kaçıncı gidişim hangi aradan gireceğimizi öğrenemedim, yine etrafında dört döndüm mekanın ama bu sefer biraz daha çabuk buldum, burayı ararken Cağaloğlu'ndan ya da Çemberlitaş'tan çıktığımı bilirim, ah ah! Son geldiğimde 9 yaşında bir çocukla tanışmıştım. Ney üflüyordu. Annesi içeride fotoğraf kursuna girmişti biz de sohbet etmiştik epey. Eleman daha küçük ama epey bilgili ney konusunda. Neyzenlerin milli marşı haline gelmiş Segah Peşrev'i biliyor haliyle zaten ama Kutbu Nayi Osman Dede, Veli Dede, Aka Gündüz Kutbay, Niyazi Sayın.. hepsini tanıyor. Zaten neyzen olacağım diyordu. Neyzen olunca konsere bedava alırsın artık beni demiştim de "Parayı sanatçılar toplamıyor ki! " demişti; çocuk gerçeğin farkında mı değil yoksa fazlasıyla mı farkında kestirememiştim. Ama biraz ısrardan sonra kabul etti. "Saçlarım dökülmüş, göbek salmış olacağım o zamana dikkatli bak bana unutma sakın suratımı!" dediydim ama inşallah unutmaz bakalım.

Bu sefer kimse yok sohbet edecek. Girişte bir abla kendi dünyasında, diğer tarafta iki amca dinler tarihine dalmışlar, bana ekmek yok! Oturdum bir köşeye bir şeyler okuyayım bari dedim ama yazarlar birliğine gelince yazası geliyor insanın, yarım kalmış yazılardan birini açtım defterden devam etmeye başladım. O ara pala bıyıklı amca geldi çay istedim... Üç beş çay öyle devam ettim. Sonra amca "Yazar mısın?" diye sordu. Yok, dedim ama "Sen de kafayı yemeye başlarsın yakında, hatta başlamışsındır şimdiden." dedi. Yazar olacağım galiba amcanın ifadesiyle! Yanındaki abi de sordu "Ne iş işlersin oğul" deyu. "Öğren öğreniyorum." dedim. Defterime baktı, niye yazıyon bunları filan dedi, "hiiiç" ile "işte" arası bir cevap verdim. Sonra tanıştık, meğer yazarmış kendileri. İzdiham Dergisi'nde filan yazıyormuş. Sonra gitti dışarıdayım istersen gel dedi tamam dedim ama ben kendi işimi bitirdikten sonra çıktığımda yoktu oralarda. Şimdi onun yazılarını okuyorum bir yandan da bu yazıyı yazıyorum, hatta bitirdim bile heralde.

Genç Dergi Cahit Zarifoğlu'nun 62'de tek sayı çıkan Açı dergisini yayınlamıştı elime geçmemişti bir türlü, TYB sağolsun okumuş olduk. Erdem Bayezit'in o dergideki Karanlık Duvarlar şiirinin son kıtasıyla da bu yazımız itmama ersin bakalım:

Susmanın kalesine sığınıyorum
Şu gerçek çıkmazında
Önümde karanlıktan duvarlar
Sırtımda insan yüklü bir gök var.


* Şair burada özel isimlerin kısaltmalarına ve sesli harfle biten özel isimlerin sonuna getirilen eklerin nasıl okunacağı konusunda edebiyat dünyasında bir uzlaşıya varılmadığını anlatıyor..