14 Temmuz 2010 Çarşamba

mey'us olmayınız Cemil Bey, şarkılar bizim!


"Acı, hassasiyetini kabuklaştırıyor insanın. Ölmek galiba bu. Ayrılığa alışmış gibiyim. Tevekkül, teslimiyet. Ve heyecanların gün geçtikçe kararan pırıltısı. Alışkanlıkların insanı pestile çeviren çarkı. Artık yanarak değil, tüterek yaşıyorum. Nemli bir tomar gibi. Kanatlarım her gün bir parça daha ağırlaşıyor." - Cemil Meriç

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Agos' ta değildim..

Osmanbey’ deki bir işim için Osmanbey’ e gitmem gerekiyordu. Bunu kendine prensip belledim; yıllardır bir yerdeki işim için genellikle yine o “bir yer”e giderim. Ankara’daki işlerim için Mardin’e gitmek gibi istisnalar veyahut benden kaynaklanan veya kaynaklanmayan birtakım nedenlerden ötürü de bu prensibimin dışına çıkmak durumunda kalabiliyorum. Bu arada ‘kaynaklanmak’ ne ilginç bir kelime değil mi? ‘birtakım’ ve ‘ötürü’ de ilginç kelimeler hakeza. Evet, Osmanbey’ de işim vardı. Evden çıktım, kısa bayırı aştım ve iki yönden birini tercih etmem gereken caddeye çıkmış oldum. Ya sağdan gidip, Beşiktaş’a kadar yürüyüp oradan 30lardan Maçka’dan gidene ( 30M ve 30A aynı güzergahı ters yönlerden gidiyorlar, ben hala hangisinin saat yönünde hangisinin saat yönünün tersinden gittiğini anlayamadım, çünkü bunlara binerken 30dan gerisine ihtiyacım olmuyor o sebepten; ya da ben salağım o da olabilir bilmiyorum..) .. 30lardan Maçka’dan gidene binip Nişantaşı’nda inip Osmanbey’ e yürüyecektim, ya da soldan gidip hemen yakındaki duraktan 30lardan Mecidiyeköy’ den geçenine binip Osmanbey’ de inecektim.. Karar veremedim. O sırada güneş çok enerjikti ve beni rahatsız edici gülüşüne ve dahi yakıcı bakışlarına maruz bırakıyordu ve o sırada evde damacananın bitmiş olduğundan benim 24 saatlik susuzluğum az önce nutella yemiş olmanın getirdiği ‘katalizöratif’ etkiyle zirvelerde pervaz ediyordu, damaklarım birbirine dünyanın en kuru sarılmasını midemin nahoş bakışları arasında gerçekleştiriyordu, ve dahi başım dönüm dönüm ekin tarlasını tek başına günlerce süren bir öğlen güneşinin altında biçmiş birinin başı gibi dönüyordu.. Ve işte tam o sırada Şinasi amcanın bakkalı iki seçimin tam ortasında tam karşımda duruyordu. Yanıma para almayı unutmuştum ama olsun Şinasi amcayla iyiyiz, sorun olmaz. İçeri girip Özkaynak maden suyunu alıp çıktım (Neden özellikle marka verdim? Çünkü maden suyunda marka önemlidir ve bunu işleyebilirim ileriki yazılarda, haber vereyim de derse iştirak edecek olanlar hiç olmazsa maden suyu ile soda arasındaki farkı öğrensin de gelsin diye..) (He bir de: bu Şinasi amca aynı Lenin! Zaten ben ilk geldiğimde arkadaşlar “Lenin amca” diye diyorlardı kendisine.. Acayip de bir adamdır, onunla ilgili anılarımı dost meclislerinde anlatırım bol bol, belki burada da yazarım, bilmiyorum..) Maden suyunu yaratan Rabbime şükrederek bakkaldan çıktığımda çoktan gayrıihtiyari olarak sol tarafı seçmiş olduğumu gördüm ve devam ettim.

Camdan durağın gölgesinin –ki ona gölge denirse- “anlamlı bir ferahlık farklılığı” getirmediğini matematik, fizik ve istatistik bilgilerimi kullanarak durağın arkasına tünemiş vatandaşlarıma anlatacaktım ama vazgeçtim ben de onlara katılıp gölgelikte(!) kitap okudum. Yaşasın asimilasyon varolsun entegrasyon! Otobüste de güzergahın en keskin dönüşünde – ki tahmin ettiğinden çok daha keskin o viraj ey okuyucu!- ayağa kalkmaya yeltenen teyzenin tenis topu esnekliğinde bir patates çuvalı gibi sağa sola savrulup çarpmasına içim acıdı.. ah be teyzem hiç mi fizik görmedin!

Bu otobüsle daha önce hiç Mecidiyeköy-Osmanbey arasında bir noktada inmediğim için durak yerlerini de bilmiyorum haliyle, ve hata yapıp daha caddenin başında inmiş bulundum – ki bunu da indikten sonra fark ettim, ben geldik sanmıştım- . Sonra dedim ki şimdi bu caddeyi baştan sona yürüyeceğim, Agos bu caddede, ben Agos’un caddedeki tam yerini bilmiyorum. O zaman bu yürüyüş Agos’ a gitmek için en güzel fırsat, çünkü yüzde yüz önünden geçeçeğim! Sola baka baka yürümeye başladım, gittim gittim gittim, kafamı kaldırdığımda caddenin sonuna çoktan gelmiştim ve Agos’ u kaçırmıştım.. Agos’ a neden gittiğimi söylemeyi unuttum: Etyen Mahçupyan’ı görmeye.. Neden kaçırdığımı da söylemeyi unuttum: Yolda yürürken elimdeki kitaptan biraz okuyayım derken kitaba dalmış kafamı kaldırmamıştım, kitap da Etyen Mahçupyan’ın Bir Demokratın Gündemi isimli harikulade kitabıydı! İçinde latin harfleriyle Allah yazan domatesten daha ilginç bir şey olmuş değil mi ey okuyucu kardeşim!

Sabahtan gazetede bir fotoğraf görmüştüm, Beşiktaş’ a yeni gelen Schuster ve Quaresma’ ya ilk defa baklava yedirmişler. Fotoğraftaki baklavayı görünce canım hakikisinden bir Antep baklavası canım çekmişti, ne zamandır da közlenmiş soğan ve patlıcan kebabı yememiştim, hepsi zihnimin bir köşesinde duruyordu. Az öncekinden daha ilginç bir şey oldu ve bu sıcak günün sonunda ben Nişantaşı’ndan eve doğru püfür püfür esen rüzgarı yüzümde hissederek bir taksinin içinde yanımdaki büyük torbanın içinde yarım tepsi Antep baklavası ve içinde patlıcan kebabı da olan közlenmiş soğanıyla, biberiyle, domatesiyle, tazecik lavaşlarıyla bir tepsi karışık kebap vardı. Allah aniden böyle güzellikler yapan sevdiği kullarını dünyamızdan eksik etmesin, vesselam..

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Bir Yudum Poetika

Popüler bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden (facebook'a böyle demek çok hoşuma gidiyor, popüler bir sosyal paylaşım sitesi :) ) genç bir kardeşim ile yaptığımız röportaj-hasbihal karışımı paylaşımı siz aziz okuyucularıma (7 izleyici yazıyo, en azından bu 7 kişi okuyor diye hüsn-i zan ediyorum! ) ayan etmek kalbimi pürnur eder efenim.. Saygılarımla..

Yunus Emre Türk: Enes abi ne zaman erilir şiirin kemaline?

Enes Yalçın: Galip'ten sonra hiçbir zaman! Şiirin kemaline erişildi bence.. Ama kişisel olarak soruyorsan, silmeyi becerebildiğimiz zaman.. Cahit Zarifoğlu ölümüne yakın şiirinde yanlış yaptığını söyledi ve onun kemal şiirlerini biz göremedik.. Tanpınar yeteri kadar eksiltemediği için iyi şair olarak görmedi kendini. Beşir Ayvazoğlu sadece tek kitaptan sonra şiir yazmayı bıraktı ve ondan sonra şiirlerini değiştirerek o kitabın iki versiyonunu daha yayınladı. Kısacası modern zamanlarda kemale ulaşmak zor.. her anlamda.. O yüzden korkarım tatmini hiç bulamayacağız.. Galip 24 yaşında divanını yazdığında Galip mahlasını haketmişti, ve kemal arayışını içine yöneltip inzivaya çekildi. Bizim için bu imkansız.. Modern zamanlarda şiirde kemale ancak sinema yoluyla ulaşabiliriz.. Sinema yoluyla şiir! Tarkovski'yi izle, Semih Kaplanoğlu'nu izle beni anlayacaksın.

Y.E.T : Silmeyi becerebildiğimiz zaman.. Bu ifadeyi senden duymadan önce birkaç aydır beğenmediğim şiirlerimi silip, yırtıp attım hep. Tabi hiç bir şekilde yeterli değil bunlar. Galip’le birlikte adeta makasla kesilmişçesine kopan bir şiir tekamülü var aslında Türk edebiyatında. Ben bunun sebebini tam olarak kavrayamıyorum. Sinema yoluyla şiir.. Şu ana kadar o tarzda bir tane örnek okudum, pek ilgilenme fırsatım olmadı. Uzak ihtimal filmindeki bir replikten esinlenerek yazılmış bir şiirdi. Ama sen bu şekilde bahsedince büyük bir merak uyandı içimde. Sinema yoluyla şiir hakkında daha fazla şey öğrenebilsem iyi olacak sanırım. Umarım bu mevzuda da aydınlatırsın beni.

E.Y: Galip’ten sonra makasla kesilmişçesine kopmadı esasen.. divan şiiri yaşayan bir medeniyetin şiiriydi.. Esasında form olarak aşırı gelişmiş bir şiir olması ve içerik bağlantılarının kolay yapılamaması sebebiyle hep form geçmişi ve gelişimi inceleniyor divan şiirinin ve bu şiirin ana motivayonu form geleneğiymiş gibi sanılıyor.. Ama yanlış.. Galip’ten sonra Keçecizade, Nedim vs de geldi.. ki Yahya Kemal’de belki Sururi'de göremeyeceğimiz kadar musiki ve geometri kabiliyeti vardı.. ama ölmüş bir medeniyete ancak mersiye yazılabilirdi.. ya da onun diri zamanlarındaki formlar vs yeniden taklit edilebilirdi.. orjinal taklitler! Durum budur.. Ama Sezai Karakoç'u bu manada istisna sayabilir, belki başka bir yerde inceleyebiliriz..

E.Y: Ayrıca silmek ile eksiltmek ayrı şeyler.. Tabi silmek de gerekli ki Cahit Zarifoğlu örneğim bu yönde ama eksiltmek daha başka bir kaygının dışavurumu.. Minimalizm görüşüne göre şiir sözden eksiltme sanatıdır.. sözü eksilte eksilte en "fazlalıksız" hale getirme şairin amacıdır.. ki musikisi olan şiirin yegane amacı da budur.. Ve bu yazarken, yazmaya başlamadan önce, tasarlarken her aşamada aktif,bilinçli, yerinde, istikrarlı, tutarlı bir eksiltme kabiliyeti ve kaygısını gerektiriyor..

E.Y: Şiirsel sinema sandığından biraz farklı bir şey.. Esasında form anlamında çıkmaza girmiş şiirin beden değiştirmesi, başka bir tür olan sinemada nefes alabileceği form bulması, ruh olarak sinemanın içine sirayet etmesi gibi bir şey.. böyle çok açıklayıcı olmadı, ama Tarkovski'nin filmlerini veya Semih Kaplanoğlu'nun üçlemesini, veya Kiyarüstemi filmlerini izlediğinde göreceksin bunu.. filme sirayet etmiş şiir, film bittiğinde bir şiirin film olarak ifadesine dönüşüyor..

E.Y: "Umarım bu mevzuda da aydınlatırsın beni."

Estağfirullah.. Etim belli budum belli.. Ben daha neyim ki.. İnsanlara olduğundan daha fazlaymış gibi bakmak hayal kırıklıklarına sebep olabilir, onun yerine doğrudan ustalara, pirlere yönelmek lazım.. Ben belki onlarla tanıştırmayı yapabilirim ancak, becerebilirsem..

Y.E.T : Divan edebiyatı ve aradaki aşamalı geçiş dönemi hakkındaki tespitlerini çok isabetli buldum.. Ölmüş bir medeniyete ancak mersiye yazılabilirdi.. Bu çok hoş bir ifade.. Belki bir anlamda üzücü bir gerçek de diyebiliriz.. Ama tarihin edebiyata düşürdüğü akisleri yadsımak da mümkün değil.. Mecburen edebiyatta da bir şeylerin değişmesi, bazı şeylerin geri gelememesi ve bi yandan yeniliklerin de yapılması lazımdı.. sonuç olarak tek kaçış yolu orijinal taklitler yapabilmekten geçti desek doğru olur herhalde..

Silmek ile eksiltmek evet aralarında bir nüanstan söz edebiliriz.. Eksiltmek silmenin verimli hale gelmesi gibi bir şey.. Minimalizm akımını en çok benimseyen Özdemir Asaf gibi geliyor bana, çünkü gerçekten çok az kelime kullanmak konusunda bir hassasiyeti var..

Şiirsel sinemayı sanırım izlemeden idrak edemeyeceğim, ama anladığım kadarıyla etkileyicilik yönünden kuvvetli eserler çıkıyor..

Öyle deme bence yorumların gerçekten isabetli, ben defalarca okudum yazdıklarını.. Tahmin ettiğim kadarıyla senin çaldığın bir enstrüman da var ama bilmiyorum ne olduğunu.. Eğer bahsettiğin insanlarla tanıştırabilirsen tabi ki çok müteşekkir kalırım sana.. Bakalım önümüzdeki senelerde aynı şehirde olacak mıyız artık kısmet bu işler.. Yine de senin her türlü düşüncen bana bir şekilde bir katkı sağlıyor..

E.Y: Yenilik konusunda şöyle bir durum var: Gelenek içinde değişimin olmadığı eksik ve yanlış bir görüş.. Gelenek yeniliğe de neşvü nemaya da fazlasıyla açıktı, hatta klasik sanatın ontolojisi sanatçıyı yeniliğe zorluyordu bile diyebiliriz.. Ama tabi dediğin gibi dünyanın geldiği yerde divan edebiyatı zaten misafir gibi duracaktı, "yeni" mukadderdi..

Ece Ayhan minimalist kaygının fazlasıyla bulunduğu bir şairdir mesela bir de.. Ama ben şiir konusunda böyle konuşuyorum da yanlış anlama, anladığım yok şiirden, amatör sıradan bir okuyucu seviyesinde bile olmadığımı düşünüyorum..

Evet şiirsel sinemayı izlemeden idrak edemeyeceksin :) Tarkovski'nin bi filmini izle, Stalker olabilir mesela.. Sinema önemli!

Yok yok estağfirullah.. cidden beni büyütüyorsun sonra hayal kırıklığına uğrarsın.. Bizzat tanıştığım şair yazar çok yok, ama işte böyle Tarkovski izle, İbrahim Tenekeci oku, tarzı tanıştırmalar yapabilirim anca :)

Enstrüman da tanbur, ama çalmak denemez daha.. Uğraşıyoruz öyle.. Klasik Türk Müziği epey kompleks, ben de tembelim, daha kıyısındayız denizin..