25 Ağustos 2010 Çarşamba

Bir Romanın Dışından Alıntı

Şerh edilmeye muhtaç, hasret, teşne bir kalbin "kalp" ve "şerh" kelimelerini kullanmadan kendini şerh etmeye çalışmasından kalan ibretlik bir vesika:

Bak yine durmuş asude bir saati koskoca bir yorgunluğa çevirecek düşüncelere dalmışken birden aklıma gelen deftere ve kaleme sarılıyorum. Sen olsan, ki sen varsın, ama sen olsan işte, sen varsın gibi değil, hiç bir "gibi" gibi değil , sen, zihnimde kurduğum senle hiç farklılık içermeden, ikimiz için hazırladığım fotoğraf karesinde bulunmaya razı -rıza burada önemlidir-, senden merhamet isterken sevgi, sevgi isterken merhamet veren hikmetli çelişkilerinle... Sen olsan! Sen olsan dalga geçerdin, diyecektim bu yaptığımla. Ben hiç direnmezdim, üstelik sen biraz muziplik olsun, biraz da beni içine çekildiğim düşünce deryasından kurtarmaya vesile olsun diye böyle dalga geçiyor olmana rağmen, başlardım gecenin kuytu bir saatinde (asude saatler kuytularda mıdır yoksa yazıya başlarken asude olan saat kuytulaştı mı?) kaleme deftere sarılan melankoliklerin hüzünlerinin sahteliğinden, hislerinin plastikliğinden, münzeviliklerinin tersinden bir görünme isteği olduğundan konuşur susmak bilmezdim. Sen bu sefer yine dalga geçerdin "her şey bu kadar derinlemesine düşünmek zorunda mısın?" derdin ve eklerdin "...düşünürken yaşamayı ihmal etmek, düpedüz unutmak zorunda mısın?". Ben görev bilinciyle birini varken birini yokken sorduğun iki sorunun cevabını aramaya koyulurdum, seni kandırmayı beceremyorum biliyorum, iki sorunun arasını yine sorular sorular sorularla doldurup kendime nefes alacak bir 'hoş'luk bırakmaz ve senin niye olmadığını, yokluğunun sebeplerini düşünmeden iki de bir "Sen olsan!" derdim.

Rüzgarım, ben kendime senden bakmaya muhtaç burada beklerken sen nerdesin?

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Mahrem ağlamak bize bizden sebep

Ağlamak niye en mahrem duygusal dışavurumumuz haline gelmiş? Ya da en baştan beri böyle miydi, insan insanın yanında ağlamayan bir tür mü yani? İnsanların içinde gülen, şaşıran, sinirlenen insan neden boğazına düğüm atar da ağlamaz sereserpe? Bilmiyorum tabi ama var böyle bir şey.. Misal ben, sadece sağnak yağmur yağarken hüngür hüngür ağlarım sokakta.. Neden? vallah bilmiyorum.. Oysa mesela kendi kendime konuştuğumu insanların duymasını filan hiç önemsemem.. He işte bu toplum içinde ağlamama durumu bu kadar yaygın olunca bu duruma tepki veren yerlerimiz de gelişmiyor. Geçen kütüphaneye bitişik kafeye bir şeyler yemek için girdiğimde, günün ölü saati olmasından mütevellid içerde kimse yoktu. Çalışanlar da gitmişti heralde. Tekkeyi bekleyen bir kişi kalmıştı. O bir kişiyi aramak için bakınırken "u" şeklindeki tezgahın arkasına saklanmaya çalışır bir halde taburenin üstünde kendini salmış hüngür hüngür ağlayan teyzeyi gördüm. Niran Ünsal "Haktan" şarkısını söylüyordu. Kaç kereler dinlemiştim bu şarkıyı art arda defalarca. Ağlamıştım belki ben de. Hatta o sırada bile gayri ihtiyari mırıldanıyordum. Ama işte o kadını öyle görünce hissettiğim duysusal birlikteliğin bir gramını bile gösteremedim. Öylece dondum bir saniyeliğine. Birbirimize baktık. Bilmiyorum başka neler yapabilirdim, teyze ne tepki verirdi ama ben en ruhsuz olan tepkiyi verdim, daha doğrusu tepkisiz kaldım. Sanki bir şey olmamış gibi "tost var mı?" filan diye sordum. O da o sırada benim kurguma adapte olmaya çalışıyor hiç birşey olmamış gibi "sıradan" davranmaya çalışıyordu zorlansa da. Peki neden tezgahın arkasına gidip ben de onunla beraber ağlamadım? Hem o zaman belki saçımı bile okşardı. Bu sorulara neden cevap veremiyorum bir de, cevap vermek istemediğim için mi mesela? "Bilirim senin için yaralı" teyzecim ama bak benim gibi uyuşmuşlar da var, yaralarını unutmuş, onlar "yokmuş gibi" davrananlar..

"Gülüm mü dersin ölüm mü dersini, yeter ki ses gelsin" var bir de.. Orda mı ağlamaya başladın yoksa teyze?

5 Ağustos 2010 Perşembe

MUHAYYEL SESLER

Bahçede bir sessizlik oldu birdenbire. Daha doğrusu bahçe sükûnetle hıncahınç doldu. Yoğun bir sessizlik yani. Bu kadar cümle israfı yapmam normalde ama sessizliği bir şeylerin yokluğu şeklinde kodlamış olan zihnime tekrarın öğreticiliğiyle kazımak istiyorum “sessizliğin varlığı”nı. Bahçe hepi topu 80m2 bir şeydi; o zaman bu mutlak sessizliğe gerçek (fiziksel) mekânda ulaşmamıştık. “Gerçek nedir ki? Hem bir tek gerçeklik olmak zorunda mı? Ayrıca bu tek gerçeklik neden çoğunluğun ortak idrak ettiği olsun ki?” türünden başlamak istiyorsun biliyorum. Biraz bekle sırası değil şimdi. Evet, caddeye de çok uzak olmayan bu gecekondu mahallesindeki –ki ‘gecekondu mahallesi’ isimlendirmesi görünüşünden ileri geliyor, yoksa hepsi tapulu evler- müstakil evin 80m2 lik bahçesinde mutlak sessizliği hakikaten bulduğumu sanmam ham hayal olurdu. O zaman bahçe bu rüyaya birden geldi! Zaten hiçbir gerçek urgan ve gerçek ağaç ile bu kadar güzel bir salıncak yapılamazdı.



Bahçenin sessiz ritminden ses çıkarması hayal edilebilecek şeyler de vardı. En basitinden bu salıncağın urganı ağacın dalına sürtünürken o bildiğimiz “gırç” sesini çıkarmalı, üç-beş avare kuş ötmeli, şu ağaç sallanırken hışırdamalı, evden kısık bir sesle radyo çalmalıydı. Nihavend bir ud taksimi ardından “Ağlamakla inlemekle ömrüm gelip geçiyor” demeliydi Münip Utandı. Belki bu ev Fatih’te olsaydı eski bir gramofon çalmasını da bekleyebilirdik: “Kemençeyle Mahur taksimi.. Tanburi Cemil Bey’den”



Sahi ya, çay! Salıncakta oturmuş, en yavaş ritmi ararken, bittabi bu sırada kafam bacaklarım seviyesine yakın yere bakarken ve bittabi düşünürken, düşünürken, düşünürken… Çayı ocakta unutmalıydım. Tıngırtılarına kulak asılmayınca sinirlerine hâkim olamayan çaydanlığın öfke taşmasının yakıcı “çıss” sesi. İnsanlar da “çıss”layıp altlarındaki ateşi söndürdükten sonra sessizce etrafına zehirleyici bir gaz salarlar mı?



Sonra kurulanmaya asılmış çamaşırlar.. rüzgârda. Raylarda yürüyen bir tren sesinin daha kalın, daha munis, daha yavaş ritimli hali: tıf-tıf-..-tuk-…-tıf-tıf-..-tuk. Bu ritme bir tamamlayıcı gerekiyor mazeretiyle sokaktan gelen halı dövme sesi: tok-…-tok. (Ritmi değişiyor; genellikle yavaş bazen biraz sabırsız hızlısı.)



Sokağa yakın duvardan aşan karışık sesler sonra. Genellikle çocuk, bazen kadın, nadir zamanlarda erkek olan o mırıltılı ses. Annelerin izin verdikleri menzil içindeki en bayır yerde oyuncak arabalarını, bisikletlerini, çamurdan yaptıkları tekerleklerini, altına incir veya sabun sürdükleri tahtalarını yarıştıran çocukların çıkardığı o tarif edilemez ses. Sonra yabancı bir ses: Emin amcanın hacdan aldığı ezanlı saatin namaz vaktinden yarım saat önce başlayan Hicaz ezanının kendi gurbetinin bu yaban ellerinde tereddütle yükselen sesi. Ardından Emin amcanın camiye gitmek üzere evden çıkışı. Bana hep abartılı gelen o “veda” merasimi. Birbiriyle bilemedin bir sat ayrı kalacak bu iki insanın ayrı kalacakları o bir saat için azık niyetine birbirlerine güzel sözler sunmaları. “Güle güle git bey”ler, “kendine iyi bak hanım”lar, “canının istediği bir şey var mı getireyim”ler… Tabi mahremiyete halel gelmesin diye evden çıkmadan söylenen, biraz hayal gücüyle tahmin edilebilecek “sultanım”lar, “baharım”lar belki daha neler neler. Hepsi bir kenara camiye giderken birbiriyle helalleşen bu çift ile ben aynı gezegenin, aynı zamanın insanları mıyız? Yoksa iki taraftan biri diğerini rüyasına destursuz girmişçesine, ama bu bir rüya olduğu için hırgür çıkarmamak gerektiğine inanmışlığın verdiği kabullenmişlikle birbirimizle aynı dünyada yaşadığımız yalanına gönüllü olarak inanmış mıyız? Bilmiyorum… Ama ben Emin amcanın rüyasının kenarında bir yerinde bir gün onun dünyasına kabul edileceğim zamanı bekliyorum. O gün de bir ses mi duyacağım yoksa, Emin amcanın müşfik sesinden bir “Hoş geldin kardeşim” mesela. Helalleşmeden sonra Emin amca emektar kapısından çıkarılabilecek en kibar sesleri çıkararak yola düşerken, adıyla bile insana ferahlık veren Gülbahar nine kim bilir hangi Balkan türküsünü mırıldanarak “mutfağına” doğru gider. Yolda birbirinden güzel çiçeklerine selam verdiğine eminim. Selam bu çiftin dilinde gerçek anlamını bulmuştur zaten. Dilleri bir esenlik kaynağı gibi: selam verdikleri yerde bir sıcacıklık hâsıl olur (sıcaklık değil sıcacıklık!). Emin amca sokağa çıkınca artık canlı cansız herkes sıradaki repliği bilir: Selamünaleyküm kardeşim! Kimse telaş etmez, herkes bilir ki Emin amca kimseyi atlamayacaktır. Kadın, çocuk, akşamdan kalma, zabıta; hatta rapçi, metalci, emo… Herkes ama herkes bu selamın muhatabıdır, herkes onun kardeşidir. Emin amca bayırdan aşağı ayakkabılarının topuklarını tıklata tıklata ; selamlarını, hayatlarına bu selamı almak için bir anlık ara vermiş kardeşlerine dağıta dağıta inerken çocuklar da oyunlarını bırakıp başına toplanmaya durur. Onlara Peygamber Efendimizle, sahabelerle, bazen diğer peygamberlerle alakalı sorular sorar, bilene “aFFerim kardeşim” der, nasıl öğrendiği meçhul nasıl aklında tuttuğu daha da meçhul derya deniz menkıbe müktesebatından birini anlatır, şakalar yapar, iltifatlar eder, yanından eksik etmediği şeker, kuru üzüm, incir; soruları bilenlere saat, mis, çorap, mendil gibi sürpriz hediyeler verir sonra tekrar camiye doğru yola koyulur. Çocuklar arkasından “Allah kabul etsin dede kardeşiiim” diye bağırır. Bütün bunlar bahçenin duvarından aynı tatlı şekliyle duyulur.



Mevsimiyse salça, tarhana, reçel artık neyse bir şeyler yapılıyor veya halı yıkanıyor olabilir sokakta. Her biri kadınlara yardımlaşma, dedikodu yapma, maharetlerini yarıştırma; çocuklara da eğlence vesilesi. Her birisi duvarın arkasından sadece seslerden ayırt edilebilir. Mesela ellerinde ekmekleri, salça kaynatan teyzeden kazandan salça sürdürmeye giden çocukların cıvıldaşmaları nasıl ayırt edilmez.



“Berber kalfası dersin ama , Safiye’nin kocası daa eylül gelmeden kömürü yığdı kapının önüne bak!” diye bir ses gelebilir bahçe duvarının köşe tarafından. Köşedeki gölgeliğe sığınmış, kömür taşıyanları izleyen birkaç kadından birinden geliyordur bu ses. Takdir mi, imrenme mi, düpedüz kıskanma mı, yoksa satır arasında küçümseme mi vardır kestiremezsin. Diğer taraftan bir nakliye aracı sesi duyulur sonra belki. Bu mahalleye aşina olmayan biri için kamyonet sesidir sadece bu ama mahalleli bilir ki bu ses Vahap’ ın yeni Hyundai’ ının sesidir. Herkesin bir namı hiç olmazsa bir lakabının olduğu bu mahallede namsız, lakapsız, niteleyicisiz sadece ve sadece Vahap olarak anılan, çağrılan bu otuzuna çoktan gelmiş genç; emektar Kia’ sını satıp ‘0 model’ Hyundai’ yı ‘hem de kredisiz’ peşin parayla sayın alarak amaçladığı fark edilmeye biraz ulaştı belki ama adı hala sadece Vahap. Belki de arabayı bu hırçın kullanışı bunun getirdiği sinir ve beklentinin uzvi dışavurumudur, kim bilir! Vahap’ ın arabayla gelen muhtemelen bir beyaz eşya, belki oturma takımı, küçük ihtimal de mutfak dolapları nevinden nadir değiştirilen şeylerden biri. Köşe başı kadınları tabi ki çoktan haberdardır gelenin ne olduğundan. Gelenin niteliğine göre de dedikodusunu yapmaya başlamışlardır bile. “Nevin başını yedi adamın, değiştircem de değiştircem diye. Daha geçen yıl aldılar dolabı ha komşu eski de değil! ‘deplas’ mıdır nedir, ondan yokmuşmuş da yenisi alcam diye tutturdu altı ayda. Napsın adam da gündüz dolmuşçuluk yetmedi de geceleri taksicilik yaptı kaç aydır. Kolay mı komşu 3 milyar diyolar bu dolaba aah ah!” Böyle uzayan bir muhabbet - ya da dedikodu desek daha iyi- . Ne kadarı doğru ne kadarı yalan kimse bilmez. Bu evin köşe başı dünya denen ne kadarı gerçek ne kadarı yalan olduğu meçhul ‘hikâye’nin küçük bir numunesidir bu bakımdan.



Bütün bu mutantan sesleri ani bir çatırtı keser. Sokağa duyulması zor olan bu ses bu evin arkasında kalan büyük harabeden gelmektedir. İçindeki devasa çınar ağacı, geniş bahçesi, garip dehlizleriyle binbir efsaneye de sahip bu metruk konak –ona da ev demeyelim artık- kanları kaynamaya başlayan mahalle delikanlılarının ‘pis işler’le tanışma yeri olmuştur adeta. Daha ufakları da burada oynamak istese de buna izin yoktur. Bazen hazine aramaya gelen meraklılar, ‘kandırdıkları’ kızları buraya getiren daha büyük gençler, ‘âlem’lerini arada bir burada yapmayı adet etmiş sarhoş takımı dışında burası yeni yetmelerin hinterlandıdır. Sigarayla, içkiyle, bazıları hapla, müstehcen dergilerle daha saymaya gerek duymadığım her türlü melanetle burada tanışırlar. Bu gelen ses de kim bilir hangi ‘macera’ sırasında olan bir kazanın ürünü. Metruk konağın katlarından birinin tabanındaki dermansız bir ağaç direk pes etti de bu hangi çocuğun kalbini ağzına getirdi kim bilir. Gelen sesler yaralanma nevinden korkulacak bir şey olmadığını gösteriyor. Yeni öğrendikleri küfürleri cömertçe kullanan gençler sesin sokağa ulaşma ihtimaline karşı maceralarının izlerini saklayıp uzaklaşıyorlar, ama ses sokağa ulaşmıyor biliyorum. Bana ulaşıyor mu? İşte onu bilmiyorum.



“Anneeeee”. Sokaktan emekli ol-durtul-muş kızlardan biri annesine sesleniyordur. Camdan baktığına göre bu ‘ev kızı’ (anne yanı çiçeği, annesinin canı kızı ilh.) olmayı da, kendi içine veya kitapların içine kapanmayı becerememiş-kabullenmemiş kızlardan biri. Yelizler parka gidecekleridir, o da gidebilir midir? “Haayır”dır tabi ki, “sen artık koskoca genç kız oldun”dur artık “zart-zurt” gezemezdir. Yeliz’e de Mualla (annesi) mukayyet olmuyordur zaten. “O kızın hali ne olacak belli değil”dir. “Başına bir şey gelmese bari”dir. Gelirse üzülünmeyecektir tabi, “ben dediydim” olacaktır, onu da ben biliyorum. Genç kızımızın “Anneeeee”sinden bir “e” daha eksilecektir artık ve o bakmaya devam edecektir camdan. Değişik duygular içerisinde… Değişik duygular. “e”leri eksilen kızın sesi bir beni yaralayacaktır, sessizliği binbir delikanlıyı.



Bütün bu sesler hayal edilebilirdi. Hayal ediliyorsa olabilirdi de demek ki. Ama bir ölü vardı. Bu ev, bahçe, sokak veya ben… En az birimiz ölmüştük. Salıncak olabilecek en yavaş ritimle sallanıyordu. Bahçe sessizdi.