27 Ekim 2010 Çarşamba

..

Kimileri zaman zaman kimileri de her zaman daha eskide bir zamana ait hisseder kendini. Ruhum yaşlı der, antika adamım der, kalender-meşrebim der, Aah Galip Dede der, der de der. Klişe köşe yazısı başlangıcı olmaya doğru gidiyor bu, uzatmayayım. Gelişme kısmına gerek yok yazının sonunu yazayım doğrudan: Nostaljiyi daüssıla diye karşılar eski sözlükler. Buradan anlıyoruz ki geçmişe alıcı gözle bakışlar eve gitme isteğinin bir tezahürü oluyor. Ve modern insan da evinden uzakta insan demek değil midir?

2 Ekim 2010 Cumartesi

Kader

Binboğa, yaz ve kır eğlencesi
Yokluğun bir ince pazartesi

Binboğa bir yer adıymış. Piknik yeri. Sen varmışsın bir de ben. Anlaşıldığına göre pazartesi gitmişiz oraya veya pazartesileri. Sen pazar günü de çalışılan bir işteymişsin büyük ihtimalle. Sadece pazartesi tatilmiş. Bu satırları yazan ben kız oluyorum doğal olarak, çünkü erkek olsam senden bahsederdim yaptıklarımızdan değil! Ama kaç kere gittik daha tahmin edemedim. Her pazartesi gdiyor muyduk Binboğa'ya, hatta hep aynı yere mi gidiyorduk? Ağacımız, bankımız, oraya gidince söylediğimiz şarkımız var mıydı? Yoksa sadece bir kere mi gitmişiz? Sen 7 gün çalışıyor olabilirsin mesela. Ya da ben de çalışıyorumdur. Belki ben okuyorumdur başka bir şehirde. Daha dramatik amiller de olabilir: annen vardır, çok hastadır... cık olmadı! Bir erkeğe uygun değil, annesini düşünüp evden çıkmayacak erkek var mıdır bilmem bu devirde ama bu sen değilsin. Neyse bu teferruatlarla çok kafa yormayalım, asabileşmeye başlıyorum zira. Belirsizliğin getirdiği gerginlik, derdin sen olsan.

Bir türlü ortak gün yakalayamadığımız uzun zamandan sonra, bir pazartesi, ince bir pazartesi, tutmuşuz elinden dünyanın felekten uzun süredr çalamadığımız günü feleğin bir lütfuyla yaşamışız. Binboğa burada çok önemli değildir o zaman. Aniden ortaya çıkan bu "ortak gün"ümüzü yaşamak için aklımıza ilk gelen yer gayrı ihtiyari Binboğa olmuş o kadar.

Buluşur buluşmaz Binboğa'ya gelmişizdir. Yok yok, alabildiğine yavaş gelmişizdir. Dünyanın bize dayattığı ritme asude bir isyan başlatmışızdır. Dışarıdan bakan olağan ritimle inatlaştığımızı sanabilirdi belki o an, ama biz biliyoruz ya, zorlama bir isyanı değil derinden hissettiğimiz ortak sereserpe yavaşlığımızı yaşadığımızı. Ben çok üstünde duruyorum, bu olağan ritme isyan meselesini belli ki çok önemsemişim. Belki senin aklında bile kalmamıştır. Evet evet, kesin o anda benim takıntılı derecede önemsediğim ritim meselesi senin için "öyle olduğu için öyle olan" şeylerden bir tanesi idi sadece. Bu meseleye dair bir bilinç durumunun arayışına bile girmedin belli ki. Ben o an buna inanmak istememişimdir. İçimde bir şüphe çatlağı kendimi sereserpe yavaşlığım(ız)a vermişimdir, verebildiğim kadar. Sonrasını kestiremiyorum. Kendimi kandırmayı başarabildim de gerçekten unutulmayacak kadar mutlu bir gün mü geçirdik, yoksa şüphenin o en gıcık huyu mu tezahür etti. Şüphelenme ama bu şüphenin konuşmaya değecek kadar "somut" bir duygu olmaması, bunun getirdiği huzursuzluk, huzursuzluğun getirdiği tutukluk, tutukluğun getirdiği içine kapanma, içine kapanmanın getirdiği kendini muhabbete ya da muhataba verememe ve onun getirdiği "Şu güzel günde somurtuyorsun!". Böyle mi oldu yoksa?

Daha ikinci mısrasında şüphe tohumunun ekildiği bu kafiyesiz şiir, bu ilişki, mukadder sonu elbette görecekti değil mi? Kaçıncı kıtanın kaçıncı mısrasında olduğunun ne önemi var? O mısrada senin için biten şiir benim için daha kafiyesiz ama inadına daha musikili, hüzzam makamında devam eder. Kader.