27 Aralık 2011 Salı

Settle Down Sayıklamalarda

Bir kuş gibi içtim karanlıkları

Sarı sevdalardan geçtim
mayınlı beyinlerden

Kor gibi tuttum aklımda
susmaklarını

Islandım saçlarına düşen
aylarla, rüzgarlarla

Med-cezirlerle bir uzun med oldum
Bir kısa şed oldum kendi üstüme

Duraksadım, dur aksadım, du raks adım
Ben böyle böyle bozdum kafayı

Takip ettim içimdeki ceylanları
Onlara görünmeden yürüdüm ormanlarımda
Gözlerine bakmadım
Şakaklarıma

Ateş yaktım ortasında eynimin
Ormandır, aydır, gecedir
Ağlamaklar hep sahipsiz birer hecedir

Ateş içre göz vardır
Ceylanlardan yana bir göz
-Köz, söz, öz-

Dağdağa ve yılan
Sokulan, kıyısına dostluğun
Boğazına yuva kuran
İşte bu yılan -yıllan, yalan-

Bu kaçıncı doğrultulan silahın
Patlayışı bir odadan içeri

Sakla içine doğru, sakla
İçinde hep bir yerler vardır
Hep içinde, hep kapalı kapılar ardında
-İçinde kapalı kapılar vardır-
Ağla, ağla ve ne olur ağla!

Bir nehir içersen uykularda
Ya da sonbaharda, ilkbaharda, yetmiş baharda
Kavgalarda, rayihalarda, lakerda

Uç beylerine haber sal!
Düşmana değmesin gözleri-miz
Tevil götürsün ama yalan götürmesin
elçilerimiz

Ekmek desin, su desin
Değirmen demesin ellerimiz.
Sadece bazı ellerimiz.
Geri kalanlar değirmen diyebilir
Buna izin veriyoruz
Siz bu özgürlükleri istismar etmezseniz
Biz ohooo, size hep böyle yardımcı oluruz.

Neden? Veya neyden?
Zehirlendik de
Sürünüyoruz böyle
Zigzaglarla, gece yarılarıyla
ölümün yollarında
Biliyor musun bunu sen ey Yunus?

Cevabını duydum ama buraya
yazmıyorum
Merak etsin dursunlar
Temel ile Dursunlar
Ahmet Dursunlar
İlhan gitsinler

Ben bu şiiri siliyorum
Bütün mısralar, kelimeler, harfler, cinler
çağrışımlar, göndermeler,
saçmalamalar, saçmalamamalar,
saç malanmaz taranırlar
hepiniz gidin!
Defolun! Hatta def olun!
Sizinle çalacağım deli şarkıları var!

İlk mısra sen kal
Seninle konuşacaklarımız var.


19 Aralık 2011 Pazartesi

İktibas

Daha tek saçı ağarmadan vefat eden Şeyh Galib ve İlhami Çiçek*'in de ruhlarına Fatiha diyerekten:

"(...) bir kriz esnasında kafasını parçalayarak…"

http://www.derindusunce.org/2011/12/19/gok-ekini-bicer-gibi/

* İlhami Çiçek'in şiirleri ve biyografisini içerek kitap Göğekin ismiyle yayınlanmıştı.



5 Aralık 2011 Pazartesi

İktibas

Daha önceden okuyup-dinleyip etkilendiğim, aklımın ve kalbimin köşelerinde gezinen şiirler-yazılar-sözler-türküler-şarkılar-ayetler vesaire bir de tam yerine rast getirip, en göçürücü zaman-mekan-ruh hali-yüzedüran düşünceler-ona uygun renkli ağlamalar koordinasyon ve senkronizasyonunu bulup bir dahi vurunca suratıma-kalbime-beynime-eynime-ruhuma-vesaire (bu vesaireler hep bir daha açılmayacak bir saklama sandığı işlevi mi görecek hüzünler-hatıralar için), o vakit lal olup kalmak bin anlamlı bir beyit gibi dikiliyor karşıma.

Açıklamadan bir şey anladıysanız eğer, şu aşağıdaki de işte öyle bir vuruşla geldi:
(...)
Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum,ağzım şehvet yalaklarında
çapraştım, and içip ayna kırdım
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar
çocuklarda.

İsmet Özel-Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü

Bir şehir ki elleri derindir,(Kafiye olsun diye değil) suları serin

"Nasihat gevezeliği var biraz İstanbul’da

Bursa senin seviyene iner

1326’daki gençtir hala

Öyle muhatab olur seninle

Muayyen bir zaman diliminin karakterini taşır

Fetih sonrası neşvesi sinmiştir ve gitmemiştir bir yere


Bursa her yağmurda arınır tekrar

Lodosta saçını rüzgara salmanın haşarı özgürlüğünü yaşar

Beyaz ona çok yakışır

dedirtmek için beyaz giyer bazıları

Bursa her an ağlayacakmış gibi nemli bir havayla

mahzun ama müstağni

herşeye rağmen yaşamaya teşne

bir gülüşle

suratına samimiliğinden başka hiçbir şeyi seçilmeyen karışık bir duruş kondurarak

bekler limanlarda

gelmesi mukadder olan yolcularını" - Bir sohbetten artakalmış, ama hangisinden belli değil.

Henry Ford Denen Herifin Güzeran-ı Sergüzeşti-Chapter 1

Henry Ford, o akşam kurşuni göğün altında kalbine büyük gelen vucüdunu, çoktandır geçmediği bu izbe sokaktan sürüklercesine geçirirken bir şeyi farketti.. umarsızca.

Çoktandır beyninin bir yerinde ama neresinde olduğunu kestiremediği tahtakurusu sesiyle ilerleyen şüpheleri işte bu akşam kendini gösterecekti galiba. O sırada içinden intihar etmek geldi. Geldi ama gitmedi; öylece kaldı. Bu intihar düşüncesi ile beraber yaşamak fikri çok makul gelse de mert adamdır Ford, “bir kere gelen misafirin isteğini yapmak icap eder” dedi ve intihar etmeye karar verdi. Bir trenin altına atacaktı kendini, ama tren istasyonu kilometrelerce uzaktaydı. Shitti, damndı, kahrolasıydı, umarsızdı. Dedi ki içinden “Keşke şehirlerde herkesin kendine ait trenleri olsa.”. Sonra, “Olm malım galiba lan ben!” dedi. Kendisine “olm” diye hitab ederdi rahmetli (kahramanımızın nasıl öldüğünü ileriki chapterlarda anlatacağız). Bu tren fikrinin saçmasalak olduğunu saniyesinde idrak etmişti ama “Bi dakka lan!” dedi, evet böyle ünlem içeren ifadeleri hep türkçe söylerdi. Az önceki tren fikri saçma olsa da az sonraki araba fikri çok mantıklı olablilirdi ve tren fikri araba fikrine kapı açabilirdi.

25 Kasım 2011 Cuma

"Düz Adam" Adayı Talha-5

Annesini teyzesine şikayet ediyor.

- Of ya! Annem "çitos"u da yasakladı. Kaç gündür yiyemiyorum zaten!
- Annen, iyi bir şey olmadığı için yasaklamıştır..
- Ama hep bakkalın önünden geçerken görüyorum, özeniyorum, biliyor musun sen? (Orjinali tabi ki: "biliyon mu sen", içinizden seslendirirken konuşmaları böyle yuvarlamalı seslendirin! Gerçi içinizden seslendirerek okumayın, okuma hızınızı yavaşlatır! Yazarınızın altın değerinde öğütleri ile beraber parantez de kapanıyor.) Ya gözüm şişerse?!
- Gözün şişerse alırız.
- Ben gidemem ki. Nasıl alacağız?
- Ben alırım.
- Benim istediklerimden olsun ama.. böyle üçgenli...
- Doritos mu?
- Hee evet.
-Tamam.

O şimdi uçarı bir sabırla gözünün şişmesini bekliyor.

İktibas

"Al bu elmayı Nezahat" diyebilirdim, "sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: 'Albayım beni Nezahat ile evlendir.' Sülüs yazarım, kufi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var." - İlhami Algör, Albayım Beni Nezahat ile Evlendir, (Arka kapak yazısı)

18 Kasım 2011 Cuma

..

Bir gün daha ölmedim.

Sarı, sapsarıydı gökyüzüm. Gözlerimdi, varlardı, hiç unutmuyorum. Sabahları metrolarda, akşamları sokaklarda bir şey avlardım. Gözlerimdi, kargılandı bilirim. Ava giden cahil ırmak avlandım.

Nedendi, neredendi, bilinmez.. "kader böyle imiş" diye çığıran bir ses duyarım. Gözlerimmiş beni bu yerlere götüren. Bahçeleri, rüzgarları, ellerimi yuğarım. Ben bu türküyü bir yerlerden her gün ölürüm. Kader böyle imiş yürek dayanmaz/ kara yazı, kara defter, kör bıçak/ zemherim ellerinle ömrüm yaz/ kara yazı, kara defter, kör bıçak.

Kaç nehirden su içerdim genc iken. Harelendi testim, kırıldı ağzım. Ağaçlardır, hışırdarlar, sorulmaz. Ben ömrü, uykularda gül sandım. Ağaçlardır, yılanlarla dostdurlar. Uykularda ben yılanı kıskandım. Korkulardır, geceyedir, gül susmaz. Boğazıma düğümlenir her yılan.

Şimdi, sorulur mu, kimedir bu imtihan. İmtihandır, çöl içredir, genişler. Kaçılır mı fırtınadan, yürürken. Delinir mi çöl, akşamları içerek, içerek, içerek.

Uçurumdur, sıladır da kimine. Nefes ile nefesi takas edersin, içinden geçerek. Ayakların bu toprağa az bassın. Düşe yazsın, ellerini bir melek. Uçurumdur, haber taşır Allah'a. Bu kulundur, vallahi de billahi de ölmeli. Kayalardan yankılanır ölümün, kırılınca dökülür de zehirin. Sen bu ömre kaç kelime sığdırdın, kaç kederden geçtin saymadın mı hiç.

Sana bir soru sorulmayınca, sen hangi cevapları bıçaklayamazsın. Mevsimleri koyacağın çeyizi, şimdi yakmak nasıl dağlar gönlünü. Ay dolanır, gün belenir, kuş gider. Ben burada. Kim sesimi elleriyle duyacak.

Ormanlardır, sükunludur sesleri. Gömülürüm bir çamın pençesine. Duvarlara uzak olsun mezarım. Kaz mezarcı arşın arşın ömrüm kaz. Kader böyle imiş yürek dayanmaz. Dünya denen kahpe, gariplerin ahıyla her gün böyle dolanır. Aç defteri, büyük harfle borcun yaz. Belki bir gün ruz-i ceza gelince. Gariplerin ülkesinde terazi. Olmaz deme kader dedim pas tutmaz. Divandır, kurulunca ah kalmaz. Yalan değil, garip sözü hiç yanmaz.

Ve bir gün daha soldum.





14 Kasım 2011 Pazartesi

"Düz Adam" Adayı Talha-4

Talha ile teyzesi yürüyor. Talha teyzesine soruyor, Talha bu sorar ya (Barış Manço tadı yakalamaya çalıştım, ama beceremedim itiraf ediyorum.) :

- N'apıyorsun?
- Ellerim üşüyor da.. Isınsın diye üflüyorum.
- E benim gibi ellerimi cebine soksana.
- Çarşafımın cebi yok.
- Oh bee! İyi ki kadın olmamışım.

"Düz Adam" Adayı Talha-3

Annesi Talha'ya artık doğum günü kutlaması yapmayacağını, çünkü şımardığını, hediyeleri beğenmediğini vs. söylüyor. Talha durur mu, yapıştırıyor cevabı:

- O zaman ben 9 yaşıma nasıl gireceğim?!

"Düz Adam" Adayı Talha-2

Talha'nın kardeşi ve yine bebek olan kuzeni ile "hebele-hübele-bojigojilojolooo" tarzında oynarken, eşek kadar çocuk Talha da oyuna salata olmak istiyor, engelleyemiyorum. Güzelce konuşmaya karar veriyorum ve İstanbul Türkçesi ile şu cümleleri söylüyorum:

- Talhacığım, onlar küçük olduğu için onlarla bu oyunu oynuyorum, bu sana göre değil. Çünkü sen büyük bir çocuksun. Seninle büyük çocukların oynayacağı oyunlar oynayacağız ve daha olgun bir iletişimde bulunacağız.
- Hee, saklambaç filan gibi mi?!
- Evet Talha, saklambaç filan gibi..

"Düz Adam" Adayı Talha-1

Talha tuvalete gidecek, ama kemerini bir türlü açamıyor ve babasından yardım isterken bezgince şöyle diyor:

- Keşke kemer diye bir şey olmasaydı!

Birazcık duraklamadan sonra da ekliyor:

- Bir de, okul diye bir şey olmasaydı!

1 Kasım 2011 Salı

İktibas

"Delirmek, bir merhamete sığınmak, bulmak ve bulduğu noktada susmakmış aslında(...)"

31 Ekim 2011 Pazartesi

İktibas

"çocuklar
ölürken bir kuş gibi ölüyorlar
aşıklar
solarken çiçeklerden fena"

İbrahim Lebief, Teşbihat

Deli Saç-ma-ları Kepek Filan Yapmaz Rahat Ol

Deli saçlarıma, sarı gönlümü.. Bilirim bu türkü hep böyle değildi. Telgırafın telleri mi kaldı kurşunlayalım. Arşın mı kaldı bir yolları arşınlayalım. Delinmedik dağ mı kaldı gönlümüzde, biz hangi mağaraya sığınalım. İnziva diye bir göl mü kaldı, asude, ferah, duru. Nilüferler, yansımalar, pike yapan kuşlar ve diğer hepsi... Cevaba gerek var mı bilmiyorum: kalmadı! Mükemmel bir organizasyonla, inat histerisi ile, aşkla, şevkle, gayretle ve dahi bulunmaz bir haşyetle; kuruttular gölümüzü, kova kova taşıdılar suyunu. Hulasası bataklık, sinekler... Sıtma hala dünyanın bütün Afrikalarına musallat.

Hulasası bir sıfır bile olmadı bu inişlerin, çıkışların, yalpalayışların, çarpmaların, bölmelerin, çıkarmaların, toplayamama ve toparlayamamaların. Ben işte en çok buna yanarım. Burası yalan, bütün kuşlar biliyor ki ben en çok sana yanarım. Ampul müsün de yanıyorsun be adam! Aydınlatırız işte ne güzel. Karanlıklar aydınlığa dönene kadar yanarak, bütün karanlıkları karanlığa boğarak, uygarlık savaşında bayrağı kimselere bırakmayarak -o bayrak kiiii bu mücerred ruhunnn esvab-ı şahikası (edebi sanata gel çay demle! "Çayı demle ben geliyorum")-... bir bitmeyen cümle gibi yaşarız gideriz dünyada işte. Olmaz mı! Hem de nasıl olmaz!

Sağlıklı insanlar tutarız oltalarımızla, öğretirler paragraf yapmayı, metin içi tutarlılığı ve saire. Kahire demeyiz mesela öyle hemen aklımıza geldi diye! Konuşur gibi yazılmaz çünkü kızlara bu zamanda! Obaaa, yazı dediğin biraz da böyle olmasın mı ya. Kahire'de bir kıza "El bintü teşrabü!" dediydim de ne çok güzel olmuştu mesela. "Ve celle selaük, vela ilahe gayruk. I want to drink it from your cup!" (Böyle birden ciddileşirim ki donar kalırsın bakışı!) Veee: Buralar çok sıcak oldu, gel seninle kuzeylere inelim artık.

Fazla uzağa gitmiş olamam, üşüyorum hala. Hala! Halamın tekerlekleri olsa mesela! Akbil geçer miydi? Ben en çok o atamızı severim. Anlamayanlar için: "Halamın tekerlekleri olsa otobüs olurdu." sözünü söyleyen atamız. O da fazla uzaklaşmış olamaz, otobüs dediğin kaç yıllık mesele.

O zaman ben akşamları eve hep erkenden dönermiş gibi yapmamayım mı sanki artık. Bim'e girmeyeyim mi mesela, sanki mutlu bir ailem varmış gibi. Karşıdan karşıya geçerken yol verenlere değil de, dilim varmıyor söylemeye, ben o dalgın şoförlere mi teşekkür etmeliyim artık. Bu cümlelerin sonuna soru işareti ya da en azından, hiç olmazsa, ilanihayet, birer ünlem mi iliştirmeye başlasam artık. Artık bu solan bahçede bülbüllerin hakkı def olup gitmektir. Bunu kibarca onlara söylesem iyi olacak. Gül bülbüle gül demiş, bülbül güle replikleri karıştırdın demiş! Sonra gül çok alınmış, dizi ekibinden ayrılmış. Erken final olmuş. Cık! Bu hikaye tutmaz.

Hala kurtulamadım mı senden? Bir delinin peşinden gidenler ikiye ayrılır: İyiler ve kötüler. Sen hangilerindensin?

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ne Desem...

Bir nevi arz-ı hal:

Her zamanki gibi bir dündü. Acıtan tarafları gibi acıtmayan tarafları da gitti, fakat acı kaldı. Yüreğimdeki bu sancı baki. Ölçmeye tartmaya gelmez desem de günbegün arttığı da besbelli. ‘Bu yara kapanmamaya yazgılı’ diye soğuk, hüzünlü olmayı bile nemelazım biraz sıcaklaşırım diye reddetmiş bir şarkı, odayı, misafir sanılmamak için ansızın çıkagelen bir kış gibi değil de “karşılıksız kalmış bir sevda gibi[1] gelen bir güz gibi dolduruyor.

Merhametin zerresi görüldüğü yerde bıçaklanıyor. Ölüyorum demek yasak bu bitmeyen ölümde. Umutlar kasap titizliğiyle doğranıp vitrinlerde teşhir ediliyor. 3 liralık kıyma alıp, kahvaltıda onunla kıymalı yumurta yapanlar gün geçtikçe bu çaresiz, sonuçsuz hayata tutunma çabalarından vazgeçip öğünleri birin de altına düşürüyorlar. Kıymalı yumurtayla yapılan ayakta kalma çabası ile bu bile iyi diyor dışarıdan ve içeriden birileri. Ne bile iyi?

Haftalar günlerden, günler saatlerden daha hızlı geçiyor. En hızlı aylar geçiyor, sonra yıllar geçiyor. Günler selam vermeden[2] ve toplu olarak[3] geçiyorlar, ama yine de yapışkan bir sıkıntıyla. Saatler geçmiyor desem yeridir. Saatler geçerse de delip geçiyor, parçalayıp, çalkalayıp filan geçiyorlar. Parçalamak ve çalkalamak kelimeleri nedense reklam kelimeleriymiş gibi geliyor. Ya da ne bileyim, iş dünyası filan… Bilmemne bu sene bilmemne pazarını çalkaladı… Parçalayıcı bir rekabet stratejisi ile followerlarını alt ediyor olmak… Bir marketing toolu olarak self-cannibalism… Filan.

Neyse saatler diyorduk… Saatler kafamda çınlıyor, sayıklıyor, cinnet geçiriyor ve tesellinin zerresini sunmadan defolup gidiyorlar. Bıçaklar ayna niyetine kullanılmaya gelmiyor. Gazeteler ahtapot gbi yüzüme sarılıyor (Hiç ahtapot görmedim , herhangi bir ahtapotun yüzüme sarıldığı da olmadı haliyle, fakat gördüğüm ilk ahtapotun yüzümü yavşakça ve ıslakça –esasında ıslakça dememe gerek yoktu ilk kelimeden sonra- saracağına dair bahse bile.. girmem. Çünkü kumar haramdır!). Eşya ile münasebetimi muvazeneli bir şekilde tayin etmek yolundaki canhıraş çabalarım muhatabım tarafından sabotaja uğruyor mütemadi. Saatlerden ve eşyalardan, görünen ve görünmeyen, yerdeki ve gökteki ve ikisinin arasındaki kelimelerden şikayetçiyim Sayın Tüketici Hakları Şeysileri! Hakim Bey beni size yönlendirdi.

Aranağme:

Kelimeleri araya sıkıştırdım, ama ehemmiyetsizliğinden değil, bilakis ehemmiyetinden. Cümle kapanırken, son anda sıkıştırıverdim araya, ne olduğunu anlamadılar. Kelimelerin birlik ve beraberliğine karşı yaptığım bu bölücü faaliyeti firasetle engellemelerine fırsat vermedim. Cin gibi çarparım adamı işte ben böyle ey kelimeler! Ayağınızı denk alın, adam olun, akıllı olun! Harcarım! Tüketirim! Tüketim kültürü ve geleneklerimizin en nadide folklorik dans hareketlerini öğrenmeye mecbur, memur ve öğrenci ederim sizi! Sizi yılanlara yem olsun diye atılan fillere benzetirim. Ağzınızı yüzünüzü keşideci imzasına bile bakmadan kırdırırım veznedarlara!


Bir başka nev-i arz-ı hal:

Ben böyle ne yapmadan durmalıyım ki dışarıdaki hava mideme tekmelerle girmesin; bu mide garibanı da güneşli günler görsün; karaciğerler ağlamasın; beynimin silecekleri çalışsın da önünü böyle bulanık görmesin; ceza sahasına giren futbolcular İsrail kurşunlarıyla ölmesin; Somali’deki vatandaşlarımız da televizyon alabilsin - dizilerden mahrum kalmasınlar-; insanlar ölmesin ama birazcık ölmesin; ne bileyim, "bir kuş" demeden daha, o kuşun kanatları kırılmasın; insan ölümü her saniye özlüyorsa sevenler kavuşsun; sevaptır, hayırsever esnaflarımız ölemeyenleri öldürüversin… Ben böyle ne yapmadan durmalıyım ki bunlar ivedilikle yapılması için rica edilsin, sonra emredersinizefendimirilsin.

Diyeceklerim çok, susacaklarım da çok. Öyleyse “Ben kaç köşeli çokgenim?” gibi sorularla oyun-eğlence çağındaki çocukların-gençlerin ömrü tükenmesin. Geçen paragraf geçti, artık ikinci postayla mı yollarım ben bu dileği. O zamana kadar şu direğe bağlayayım da kaçmasın. Direkler de dilekleri tutsun birazcık, hep rakip takımları tutmasın.

Artık ben yine hep güzelce susayım. Çok yazmasın, malum petrol fiyatları tavan yaptı. Dolar desen ona keza.

Sen de ilaçlarını kullan, ilaç firmaları aç kalmasın bilaç kalsın. Ramazan gelince kuponlarla bir yemek tarifi kitabı, bir de Yasin-tebareke-amme cüzü al. Güllaç yapmayı zaten bilirsin, yeni tatlılar da öğren. Ben kaçak çay alırım; tomurcuk alırım; bir de rize çayı alırım; karıştırırız.

Ey ölüm, gel bak tatlıları, çayları hep önceden hazırlıyorum. Bulduğunu zaten yersin, umduğunu da sen bana maille gönder, ben onu yengene forwardlarım, o halleder merak etme. Ev biraz dağınık, artık kusura bakmazsın.

Değil mi ki biten mürekkep de olsa, yazı da olsa, hayat da… Gönülsüz susmalar… Amaan neyse…



[1] Erdem Bayazıt, Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair

[2] İbrahim Tenekeci, Yüksek Tabaka

[3] İbrahim Tenekeci, (Şiirin ismini hatırlayamadım ve bulamadım)

10 Ekim 2011 Pazartesi

Yol Üzerine Bozlak Çeşitlemeleri

“Yazıya nasıl başlanır” ünitesinde elini kafasına dayamış, sınıfın penceresinin önünden geçmekte olan gökleri seyreden öğrencilerdir belki de, büyüdüklerinde yazmaya en teşne olacak olanlar. Belki böyle bir ünitenin var olduğunu bile bilmeden, misafir gelmiş kapıda duran bir yazıyı içeriye buyur etmek için giriş cümlesi ararlarken bahane olarak uyduracaklardır bu üniteyi. Hiç bilmiyorum. Mühim de değil. Misafir kapıdan girdi ya, gerisi mühim değil.

“Yola nasıl çıkılır” ünitesinin olmadığını tahmin edemediğimi sanmayın, ama eğer olsaydı, kaderleri yolculuk içre yazılmışlar bir harfine aşina olur muydu bu ünitenin dersiniz? Sanmıyorum. Yolcu yolda yolcu olur. Başlarken, sadece mecburdur yola. Menzil sadece uzak bir kelimedir, mekan değil. Çünkü yolu gösteren ışık, mürşit, menzillerden bahsetmektedir ona. Ama başlarken, menziller sadece kelimelerdir yolcuya. Yolun kendisidir fiil, eylenecek olan. Yolun kendisidir kemale açılan kapı. Yolun kendisi terbiye edecek. Hakikat yolda bulunacak bir nesne değildir; yolun kendisi, belki de yolun da fenaya erdiği –bittiği değil!- yerdir.

Çok mu destursuz girdik bu yazının yoluna -ya da bağına-? Affola. Yol nedir, neden gidilir? Yol çeşitleri nelerdir? Yol ile gidilen yer neresidir? Yol bir yere gider mi? Yoksa o bir durma biçimimi midir? Görüyorsunuz temel soruları sorarak, sistematik bir şekilde ilerleyelim diye niyet eder etmez zihnim başlıyor maskaralıklarına. O halde neredeyse sadece “gelişme” bölümünden oluşan yolculuk mefhumuna dair orada burada sızmış kalmış, sarhoş düşüncelerimle yapacağım bu muhaveratta “giriş” de “sonuç” da elimden gelmediği için vaat edemeyeceğim bölümler.

1.

“Herkesin gecesi kendine.”[1] diyen yazara özenip “Herkesin yolu kendine.” diye masum bir değişiklik yapsam kızmaz herhalde bana. O vakit madem alıştık değişiklik işini biraz daha büyütelim. “Aşk, erkeğin yalnızlıktan kurtulmak için yürüdüğü yolda yapayalnızlığıdır.[2] cümlesini “Yolculuk insanın yalnızlıktan kurtulmak için çıktığı yolda yapayalnızlığıdır.” diye cümlenin kaşını gözünü yararak değiştirelim. Elimize ne geçti. Yol biriciktir, herkes kendine has ve başkasının tecrübe edemeyeceği bir yolculuk yaşar. Varılan yer şimdilik düşünce sınırlarımızda değil. Yollar vardır, çokturlar, herkes gider bunlarda, bir yerlere. Herkesin kendi yolu vardır. Herkes yapayalnızdır. Herkes yapayalnız olduğunu bilse de bilmese de yapayalnızdır. Yol arkadaşı, yoldaş vs. diye anılanlar hep birer tevehhümdür. Yolları yaklaşanlar olsa da yollar birleşmez. Yol birleşen bir şey değildir. (…) Paragrafın ortasından itibaren bir nefeste sıraladığım cümleler belki biraz soğuklar, belki biraz kesinler, belki biraz kötümserler, belki biraz canımızı sıkacaklardır ve fakat doğru mudurlar? Bilmiyorum ve “yolun sonu”na gelmeden bilemeyeceğimiz için şimdilik mühim de değil. Mühim ama mühim değil.

2.

Yolun sonu görünmüyor çağımızda. Yol sisli. Bulanık. Yol bir garip, sanki bu yol o eski bildiğimiz yol değil gibi. Sanki bu yol yol değil. Yol; planlarla, haritalarla, üç ay öncesinden alınmış biletlerle, çantalarla, bagajlarla, yazlıklarla, kışlıklarla, yedek bilmemnelerle, gittiğiniz yerde -sizin için ‘seyirlik’ olduğu tescillenmiş olan- hiçbir şeyi ‘kaçırmamanız’ için hazırlanmış rehberlerle, fotoğraf makineleriyle, “bunu Facebook’a koyarız”larla, “birkaç günlüğüne her şeyden uzaklaşıp rahatlayacağım”larla, “ben yokken yapılacaklar”la, laptoplarla, telefonlarla, biriktirilen mil puanlarla, ayrıcalıklı otel fırsatlarıyla, konuşmalarla, konuşmalarla, konuşmalarla, kör bakışlarla, bakmayışlarla.. alınıyor olduğundan beri; tuhaflıklar peyda oldu kalplerimizde.

Eskiden –sahi çok mu eskiden - yolcular, yola revan olurken üç günlük azık ve dualardan başka elle tutulur pek bir şey almazlardı, diye duyduk ninelerimizden. Çocuktuk sormazdık, çünkü bilirdik, dua da elle tutulur. Bu ayrı konu diyesim geliyor, ama yol ile dua ayrı konular olalı beri sürmüyor mu bu bitmeyen çile! Çileler bitermiş eskiden, ninem söyler, “Şimdi anlamına kasvet katıldığına bakmayın evlatlarım, çile dervişe neşve, çile dervişe hayret, çile dervişe heyecan katardı.” der. “Çile kırk günde biterdi. Zaten çile kırk demektir bilir misiniz?” der ninem. Biz bunu hep bilmeyiz! Çünkü yol denince duadan başka derviş de, seyr-i süluk da, han da, hancı da, menzil de aklımıza gelmiyor. Seyyah diye maceracı, meraklı adamlar geliyor gözümüzün önüne. Arayan değil merak eden, idrak eden değil gören ve ne acı ki görmekle merakı sönen, hayreti kim bilir hangi durağında kaybolan, bir acayip insanlar. Oysa yol bir idrak mekanizması, irfan kapısı, hikmet bahçesidir. Yolculuk, hakikate yaklaşmanın tecrübesidir. Seyyah yolun önüne rahlesini sermiş talebedir. “Geçtim dünya üzerinden/ ömür bir nefes derinden” sırrını öğrenir. Dünyayı “turlayıp” da öğrenip öğreneceği, şimdilerde küçümseneceği, anlaşılamayacağı mukadder olan bu derin sırdır. Zaten seyyah da aldırmaz anlamayanlara. Derinden bir nefes alır, “Hu” der.

3.

Her yolculukta bir “Hicret” nüvesi nihandır ve bu çok geniş bir fasıldır. Arif olan anlar. Anlayanlar anlamayanlara imkanı yok anlatamaz. Geçiyoruz mecburi.

4.

Yolcular vardır. Adlarını anmak, yadlarını en temiz kelimelerle yapmak gerektir. Selam etmek, himmet beklemek gerektir. Sadi Şirazi, İbn-i Arabi, Emir Sultan, Yunus Emre, İbrahim Edhem ve adları aklıma gelmeyenler ve adlarını bilmediklerim ve adlarını benim değil kimsenin bilmedikleri ve diğerleri…

5.

İçe doğru yolculuklar vardır. Kendimden temsil söze başlarsam, sonsuz siyahlıkta -o zaman sonsuz derinlikte- bir kuyuya düşmüş bir taş gibi, hiç bitmez anlattığı taşın sessizliğinin bize söylemediği, misalindeki gibi, hiç bitmez gencine-i siyehkar-ı kelamım. Geceler biter bitmemiş gibi. Meclis dağılır. Sohbet kül olur. Yâran uykularından dünyaya ayılır. Yine de bitmez bu anlatamadığım yolculuğu anlatamayışım. O yüzden başlamıyorum.

6.

Yolculuklarda yanımızda sadece ölüm vardır. Ölüm yolculuklarda insana yardır. Gerisi dağılacaktır, terk edecektir, ağyardır.

7.

Yol ki/ yarımları toplamı bir etmeyenler taifesinin/ en suskunu/ bazen en bıçkını;/ Sürgün taşır.”[3] diyerek sitem etse de, “İşte yine o yol denen upuzun dize[4] diyerek meşakkati gönülsüz bir haşyetle karşılasa da, “Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar[5] diyerek duvarlar ile ortaklığından şikayet etse de, “Kırgındır yollar döndükçe[6] diyerek içe doğru olsun dışa doğru olsun, yol ile olan ilişkisinde onun kırgınlığının kendisine kıvranmaktan başka çare bırakmadığını ima etse de "yolculuk öncesiydi, bize, 'Dar/ Kapıdan geçiniz...' mi dediler?/ geçtik de ne oldu?? ah, birer birer/ suçlar, aşklar... acı limonlar..."[7] diyerek sükut-ı hayalini burukça ifade etse de, Yol ikiye ayrılır!/ Sonra hiiç birleşmez/ köprüden önceki son çıkış/ yıkılmış bir köprüdedir/ Altından geçen ırmak/ azgın,hızlı, derin/ Soğuk ve serin/ Atlayanlar diyorlar ki/ … / Gidip kendiniz öğrenin.[8] diyerek gülmeye çalışarak saklayamasa da melale boyanmış melül yüzünü, "Bu yol uzaktır/ menzili çoktur/ Geçidi yoktur/ derin sular var."[9] diyerek sehl-i mümteni ile anlatsa da hal-i pürmelali; Kaçsam bırakıp/ Senden uzak yollara gitsem[10] diyerek yine yollara sığınır şair!

8.

Yolun götürdüğü, yolun sonundaki “mekan”a değil, yollara, yolun kendisine gitmek terkib olarak da, eylem olarak da çelişkili değildir. Çünkü, yolcu yolunda gerektir ve yine yolcu yolunda gerçektir. Bunda arif olanlar için bir hikmet vardır.

9.

Her hakiki sanatçı dervişmeşreptir, her dervişmeşrep sanatçı da hayatında olsun eserlerinde olsun yol ile mutlaka bir şekilde ilişkidedir, ilintilidir, aşinasıdır yolun. Böyle bir genelleme yapmak günah değildir. Ev ödevi: Yolun yolcuya/ yolculara/ insana/ insanlara/ sanatçıya olan etkileri Andrey Tarkovski-Stalker, Abbas Kiyarüstemi-Kirazın Tadı ve Semih Kaplanoğlu-Yumurta örnekleri bağlamında incelenecek!


Yol türküleri vardır, anlatmaya ne hacet. İşte bu türküler bitince, arabaya, otobüse, mekana bir sessizlik çöker. “Bildiğim bir şey varsa, Gencebay dinledikten sonra gelen sessizlik de Gencebay’dır.[11] ile akraba, Neşet Ertaş dinledikten sonra gelen sessizliğin yeğenidir bu. “Artık ne bir söz ne de hareket!” derken, aklına bu cümlenin, şimdi kullandığım anlamda anlaşılacağı gelseydi yine de söyler miydi Raskolnikov bilmiyorum, ama artık söz de hareket de lüzumsuz, düpedüz sakil kalır. O halde sonuç paragrafı yazalım niyetiyle lafları öğütürken gelen bu şefkatli uyarıya uymamak da ayıp olur. Kamyon arkası yazısı kıvamında bitirelim: Yol biter, aşk bitmez! Yazı biter yol bitmez. Yazı bitti.



[1] Yıldız Ramazanoğlu, Derin Siyah

[2] Bülent Akyürek, Kadınlar Üzerine Ahmet Abi’nin Gözünden Kaçanlar

[3] Ramazan Aktaş, Kevira

[4] İbrahim Lebief, Sürülgün

[5] Erdem Bayezit, Karanlık Duvarlar

[6] Hilmi Yavuz, Kalp Kalesi

[7] Hilmi Yavuz, Yolculuk ve Sorular

[8] M.İ.A., Teferrüç

[9] Yunus Emre

[10] Mehveş Hanım

[11] Murat Menteş, Korkma Ben Varım

3 Ekim 2011 Pazartesi

Sükûnetin Derin Sesi

Götürüldüğüm zamanlarda dalga geçtiğim bir "cafe"de -kafe ile dalga geçerdim- duyduğum zaman, esasında daha önceden şarkıyı severek dinliyor olmama rağmen, Küçük Emrah gibi söyleyerek kendimce dalga geçtiğim bu şarkıyı o günlerime selam ederek paylaşıyorum. Sözlerini çevirmeye niyetlendim fakat, birebir çeviri yapmaya hiç niyetimin olmadığını ve kendime göre bir çeviri yapacağımı farkettim. O yüzden vazgeçtim.



Hello darkness, my old friend
I've come to talk with you again
Because a vision softly creeping
Left its seeds while I was sleeping
And the vision that was planted in my brain
Still remains
Within the sound of silence

In restless dreams I walked alone
Narrow streets of cobblestone
'Neath the halo of a street lamp
I turned my collar to the cold and damp
When my eyes were stabbed by the flash of a neon light
That split the night
And touched the sound of silence

And in the naked light I saw
Ten thousand people, maybe more
People talking without speaking
People hearing without listening
People writing songs that voices never share
And no one dared
Disturb the sound of silence

"Fools", said I, "You do not know
Silence like a cancer grows
Hear my words that I might teach you
Take my arms that I might reach you"
But my words, like silent raindrops fell
And echoed
In the wells of silence

And the people bowed and prayed
To the neon god they made
And the sign flashed out its warning
In the words that it was forming
And the sign said, "The words of the prophets are written on the subway walls
And tenement halls"
And whispered in the sounds of silence


İktibas

1.

Yüzüñ meh-i ‘îd ü ser-i zülfüñ şeb-i Esrâ
Gamzeñ yed-i Mûsâ leb-i lâ‘lüñ dem-i ‘Îsâ

Bu hüsn-i Hudâyî ki Hudâ saña virüpdür
Mânî-i cihân yazmadı tasvîrüñe hem-tâ

Alnuñ kamerine yüzüñ ayına müşâbih
Bunca göz ile görmedi bu çarh-ı muallâ

Şol câm ki nûş eylemişem bezm-i gamuñda
Bir sâde habâbıdur anuñ künbed-i hadrâ

‘Avnî señi medh eyledi çün tarz-ı gazelde
Matla‘ dedi yüzüñe vü ağzuña mu‘ammâ


2.

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânum saña
Âşikâr olurdı gâlib râz-ı pinhânum saña

Mesned-i hüsn üzre señ ben hâk-i rehde pây-mâl
Mûr hâlin niçe ‘arz ide Süleymânum saña

Şem‘i gör kim meclisüñde ağlayup başdan çıkar
Hoş yanar yakılur ey şem-i şebistânum saña

Subh gibi sâdık olduğum reh-i ‘ışkuñda ben
Gün gibi rûşendürür ey mâh-ı tâbânum saña

Dün rakîbüñ cevrini men‘ eyledüñ ben hasteden
Eyledi te’sîr gûyâ âh ü efgânum saña

Zahm-ı hicrân şerhi çün mümkin degüldür dostum
Sîne-çâkinden haber virsün girîbânum saña

Eyleme göñlin gözin cevr ile ‘Avnî’nüñ harâb
Dürr [ü] gevherler virür bu bahr ile kânum saña


3.

Hâsılı çün mezra‘-ı dünyânuñ oldı gam baña
Yıllar ile ağladı hâlüm görüp Âdem baña

Şem‘ çün gördi gözüm yaşın derûnum âteşin
Bezm-i gamda akıdur gözyaşını her dem baña

Gam şebi efgânum işidilmez olsa za‘fdan
Zîr ü bem âheng iderse tañ degül a hem baña

Cân viricek âkibet sevdâ-yı zülfüñden señüñ
Ehl-i diller karalar geysün dutup mâtem baña

Nîş-i fürkat ye’si nûş-ı vuslat ümmîdi müdâm
Zülf ile lâ‘lüñ firâkında yeter em sem baña

‘Işk içinde kimi yâr idem kime hâlüm diyem
Düşmen oldılar señüñçün dôstum ‘âlem baña

Kâ‘be hakkı ‘Avnî baş egmez nemâza yüz yumaz
Kaşlaruñ mihrâbına secde yeter kıblem baña

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

Transkripsiyon ve hazırlama: Muhammed Nur Doğan

Bilinmeyen kelimeler için tavsiye edebileceğim bir sözlük: Ferit Devellioğlu'nun Lügati

Hasbî Hâl

- Zor!
- Hem de nasıl.
- O zaman?
- Öleceğiz.
- (Sevinçle ve heyecanla) İzin çıktı mı?!
- O dediğine izin çıkmayacak evlat, bekleme boşuna.
- .. (Frustrated)
- Öleceğiz bir gün.
- Ama bunu sadece ikimiz biliyor muşuz gibi davranıyor bütün insanlar.. dünya.
- .. ("Doğru söze ne hacet" duruşuna geçiyor çaresiz)
- Sanki ölmeyecekmişiz ya da sadece ikimiz ölecekmişiz gibi.
- Öyle.
- Öyle de.. bu ölümsüzlerin arasında biz ölümlüler , "öyle" deyip devam edemiyoruz işte.
- ..
- Bilmemkaç milyar tımarhane kaçkını arasında kalakalmış bir hüzün taifesi olarak meşruiyetimizi sağlayacak hiç bir söz onların kulaklarından girmez. Biz bu dünyasın delisiyiz baba!
- Hem de serazat da değil, mengeneli deliler... "Kafam mengeneyle sıkıştırılmış gibi." demiştin değil mi geçen?
- Evet.
- İşte o mengene benimkini parçaladı. Kurtuldum, rahatladım evlat.
- (Gülerek) Hoca gibi.
- Sayılır. "Çektirdim kurtuldum."
- O zaman ölüm uzak bir ülkeden buraya yaptığı seferini bitirene kadar parçalanır inşallah benimki de!
- İnşallah! (Yukarı doğru bakarak) Allahım nelere dua ettiriyor şu garipoğlan bize. Beni alet ediyor, yoksa ben ne bilirim mengeneyi Rabbim. Kayıtlara geçirilsin bu sözlerim. Arz ederim.
- Baba seni de kaybettik.
- (Gülerek) Ne sandın! Uydurdun kendine, yuvarlıyorsun bir gayyaya bizi.
- Şöyle deme yaa!
- Tamam demem de sen hala simit almaya gitmedin be evlat. Bak çay hazır.
- (Aceleyle kalkar, arkasını döner kapıdan çıkar
- ...ken, arkasından seslenir) Üçgen peynir de all!

25 Eylül 2011 Pazar

Hızırla 10 Dakika

"el uzatmaya değer
soluk alır bir nesne bulamadım
bir gün daha öldü"

İşte geldim, intiharın eşiğindeyim, ey Hazreti Hızır! Dediler ki seni burada bulur muşum, bulsam bulsam. Burası dışında hep sen bulurmuşsun.

İşte geldim, burdayım. Ya aç kapıyı beni içeri al, ya çık gel bizi yeni vakitlere çıkar, ya Musa'yı (a.s.) çıkardığın gibi uzunca bir yolculuğa çıkar -haşa Musa değilim! Musa'nın o zaman mahrum olduğu hikmetten şimdi ben de mahrumum-, ya kerametinle -bilirim muhtaçlara himmetini sunarsın- bir kuş eyle de vursunlar beni bir kuş yerine, balık oluban çıkam aradan, ya beni kapıdan içeri almadan öldür, ya götür bırak dağlara kurt yesin beni, ya da kır beni firuze taşlarıyla! Ama bu eşikte böylece bekletme beni. Bu bekleyiş, bu sınırda durma, bu izin bekleme, bu bütün oklara çaresiz maruz kalma, bu okların ucundaki zehirler, bu zehirlerin öldürmemesi, süründürmesi, bu sürünmelerin bile bir gün özlenmesi, bu beynin buharlaşması, midenin yanmaktan-bulanmaktan feveranı, bu belin ruhun ve gamın ağırlığı altında ezilmesi, bu böbreğin ben üzülmeyeyim diye sadece mutlu olduğum zamanlarda ağrıması, geri kalan zamanlarda yük olmamak için kendini tutması, bu kalbin üstünde tüten acı duman, bu her hafta ziyaret eden saralı saatler... Bunlar bende dayanacak hal de öz de bırakmadı, mektuba yazacak dilime alacak söz bırakmadı. Gerçi mektup mu bıraktı bu obur dünya desene.

Hızır! Bana merhamet et, gayrı bitsin bu sancılı nöbet. Susmanın kalesi harab, ağlamanın tesellisi bitab düştü. Nefes alamıyorum Hızır! Her gün bin kez ölüyorum ama bir kere şu kapının arkasını görmüyorum. Beni sıkıştığım ölüm mengenesinden kurtar, ölümü bir kepenek gibi ört üzerime, giydir tenime.

Kafamdaki bu sonsuz cinnete kafamı kopararak olsun bir son ver. Hızır bu boğaya bir çıkış göster. Balta olsun, bıçak olsun, satır olsun... Ne olur bir çıkış göster.

Uçurumun kenarındayım Hızır! Bana izin ver, icazet ver. Atlayayım!

"giydiklerin öyle ölümsüz büzülmüş ki
seni bir bardakta kaynayan
abıhayat sandım
elim uzandığı yerde kaldı"



22 Eylül 2011 Perşembe

İktibas

Taş mısın, a canan, duvar mısın
Ağlasam rutubet yapar mısın - İbrahim Lebief

Duyuru

Arkadaşım Özgür Güney'in fikri ile Leyla ile Mecnun'daki göndermelerden gözümüze takılanları yayınlayacağımız bir blog açmaya karar verdik. Allah rızası, kul duası için. Az önce birinci bölüm göndermeleri yayına girdi. Bu vesileyle buradan da duyurmak istedim bu yeni blogu. Hayırlı mı olsun ki?

9 Ağustos 2011 Salı

Vakayınağme

Ramazan, Bu sene: Teşvikiye Camii'nde, en ön safta, takkeli-tesbihli bir Semih Kaplanoğlu gördüm. Onu uzaktan bağrıma bastım. Yakından basamadım. İkinci karşılaşmamız, ikidir bir tutukluk var bende. Heyecan, çekinme, bir şeyler.. Gerçi bu sefer ruhi durumumun çok saçmasapan olduğu bir andı. Ben de zaten bu saçmasapanlıktan dolayı ondan ve Leyla hanımdan dua istemeyi düşünüyordum bu ara. Maille rahatsızlık ederim diyordum, işte Allah böyle karşılaştırdı.


Semih bey beni, ben hiç beklemememe rağmen tanıdı, ama yine de ben çok çekingenim karşısında. Leyla hanımla çok daha aşinayız. Belki onun sıcaklığındandır, uzaktan gören ahbabız sanar.



Daha bu karşılaşmanın gecesi ikisine de söyleyecek bir sürü şey gelmişti aklıma. O kadar çok ki. Ama karşılaşınca konuşamadık, yani konuşamadım. Arada konuştuğumda da saçmaladım.



Dua istedim.




Bunları buraya bu garip üslupla bana yazdıranın elbet bir bildiği vardır ki yazdım.



Hadi bu iki muhterem kişinin eserlerine atıflar yapan bir cümleyle bitireyim: Bahçemiz dehşetli bir ateşin gazabıyla yanarken, bir şölen sofrasından artakalan neşveleriyle, gönlümüze şükrün ve dünyada bir sevgili gibi yaşamak tecrübesinin mayasını katan böyle müstesna insanlarla yaşadığımız o "kısa da olsa uzun" karşılaşmalara, hava kadar, su kadar, yumurta kadar, süt kadar, bal kadar, durup göğe bakmak kadar, bir kuşa hal hatır sormak kadar muhtacız; çünkü herkes kendi evinde, hayatımıza bir meleğin düşüşünün şaşkınlığıyla lal olmuşken, bizi başkası olduğumuz yere vasıl edecek olanlar şüphesiz ki tertemiz dualar ve yağmura durmuş rüyalardır.


Seni Seviyorum Ama Bir Orman Gibi Kardeşçesine

Günaydın.
Ben bir kere çok kötü oldum.
Sonra çok kötü ben oldum.
Sonra bir gün
aniden çıkan bahar yağmuru gibi
bir güneş doğdu geceme.
Bana sorsan mavidir
ama belki de çikolata tadında.
İşte böyle bir yaz ormanında:
nasılsınız bir kuş?

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Nasıl İş

Ana Ocağı filminde Fatma Girik ile oğlu Kadir İnanır arasında geçen diyalog:

- Nasıl iş bu?
- Paralı iş!
- Ben namuslu iş istiyorum!

Kelimesiz Düşünmek Dediğin Bu Değildi Herhalde Necip Dayı

Televizyonda bir programda yoldan çevirdikleri vatandaşlara "bilakis" ve "bilhassa" kelimelerinin anlamlarını soruyorlar. Benim izlediğim kısımda 50 kişiye filan sormuşlardır, sadece bir kişi bildi. Çoğunluğu bu kelimeleri gündelik hayatta kullandıklarını söylüyordu üstelik. Daha da kötüsü, bilmiyorum diyen de neredeyse 3-5 kişi. Ekserisi kelimelerle alakası olmayan anlamları söylüyorlardı. Cümle içinde kullanmaya çalışan ya da "İşte hani, bilakis işte" filan gibi cevaplar verenler de yine çoğunluktaydı. Özellikle "bilakis" için anlamının tam tersinin kelimenin anlamı olduğunu söyleyen yığınla insan vardı. Filan.

Ben dil ile ünsiyetimizin, kelimelere aşinalığımızın bu kadar pespaye bir hale gelmiş olduğunu görmekten bizar oldum.

Bilenler vardır daha, ama onları göstermemişlerdir, diye düşünebilirsiniz. Fakat bu kadar çok kişiden, bu kadar çok alakasız cevabın alınması bile yeterli. Ki sorulara muhatab olan insanlar kameraya art arda giriyor, yani biri cevap verirken diğer orada görülüyor. Arada birkaç atlama yapılabilir, ama bilenlerin gösterilmiyor olması ihtimali çok düşük.

Bu kelimeler zaten eski-osmanlıca-gündelik hayatta kullanılmayan kelimeler diye de düşünebilirsiniz. Maalesef öyle de değil. Sizi bilmem ama ben çook fazla duyuyorum bu kelimeleri etrafımda. Bilhassa bilhassayı. Zaten programdaki vatandaşlar da bilmiyorum deseler bu kadar üzülmezdim heralde. Neredeyse hepsi, daha önce de söylediğim gibi, kelimeleri kullandıklarını söylüyor ve alakasız anlamlar söylüyorlardı.

Fena.

Çocuk ve Allah

Elindeki şekerli leblebileri yemek isteyen amcasından korumaya çalışan çocuk, leblebileri koruması için babaannesine veriyor. Tam oyununa devam etmek için gidecekken aklına bir soru takılıyor ki geri dönüyor.

- Babanne Allah bunları yiyemez mi?
- Allah yemez içmez yavrum.

Çocuk rahatlamış bir şekilde gidip oyununa devam ediyor.

Olaylar Olaylar

Filmin adı Yanaşma idi galiba. "Cüney Tarkın" filmi. Ben denk geldiğimde Cüneyt abimiz hamile "yar"i ile bir mağaraya giriyordu. Kadın doğurdu doğuracak. Kadın yemek filan pişireyim diye debelenirken sancıları tutuyor, Cüneyt abi, sen yat ben pişiririm yemeği diyor. O sırada o da nesi! Bizimkilerin birilerinden kaçtığını tahmin etmişsinizdir. İşte o birileri geliyor. Mağaranın etrafını sarmışlar. Karşılıklı ateş ediyorlar. Cüneyt abi çıkıyor bir kaç el ateş ediyor. O girince kötü adamlar ediyor filan, öyle gidiyor.

O sırada içerde yenge kendi imkanlarıyla çocuğu doğuruyor. Yumurtluyor desek daha doğru. Cüneyt abi onun başına geliyor. Güzel bir bağlama giriyor. Bu sırada kötü adamların başı ardı ardına el bombası atıyor mağaranın giriş kısmına. Ama bizimkiler romantik romantik, bağlama eşliğinde takılıyorlar. Çocuğun göbek bağını taşla parçalıyor filan. El bombasının şiddetiyle mağaranın tavanından taşlar düşüyor. Karısının kafasına gelmesin diye siper ediyor gövdesini abimiz.

Sonra hiddetleniyor. Dışarı çıkıyor, kötü adamın adamlarını teker teker indiriyor. Sadece kötü adam kalıyor ama Cüneyt abinin kurşunu da bitiyor. Kötüa adam mağaraya giriyor. Kavga dövüş filan derken kötü adamın elindeki silah Cüneyt abiye geçiyor. O da adamı tam vuracakken insafa geliyor. Sen eskiden bana iyilik yaptın çok, onlara say diyor. Git elimden bir kaza çıkmadan diyor.

Adam dışarı çıkıyor, ama bu sefer bir kötü adam mangası daha geliyor. Bizim eski kötü adam biraz iyileşip, mağaraya baktım burda değiller, hem mağaranın kapısında örümcek ağ örmüş, güvercin yuva yapmış filan diyerekten kandırmaya çalışıyor onları. Adamlar tam dönecekken, içeriden bebeğin ağlama sesi geliyor. Eski kötü yeni iyi adamı vuruyorlar. Cüneyt abi bir hışımla 10 küsur kötü adamın içinden eski kötü yeni iyi adamı ikisi de bir tek kurşun yemeden alıyor. Karşılıklı muharabeye başlıyorlar, ikiye karşı n şeklinde.

Muharabe hararetli bir vaziyette seyir ederken Cüneyt abi karısına bir yol tarif ediyor. Sen buradan kaç diyor. Kadın kaçarken kötü adamlardan biri kadını farkediyor ve bebekle ikisini vuruyor. Kadın vurulması yetmezmiş gibi o yüksek yerden aşağıya da düşüyor. Cüneyt abi başında ağlıyor. Sonra bu sefer çok pis sinirleniyor. Eski kötü yeni iyi adam ölmüştü arada. Onda zibillen el bombası vardı. Ondaki el bombalarını alıyor, kötü adamları bomba ata ata kovalıyor. Arada silahla da indiriyor birkaç tanesini. Yine de baş kötü adam ile birkaç eleman kurtuluyor.

Cüneyt abi kötü adamların konağının olduğu yere gidiyor. Siper filan almadan bodoslama gidiyor. Bir sürü adamı mıhlaya mıhlaya gidiyor öyle. Binaya giriyor yine aynı. En son kötü adam tek kalıyor. Bir odaya kendini kilitliyor. Cüneyt abi o kapıyı kırmaya çalışırken odanın içindeki gizli bölmeye giriyor. Cüneyt abi kapıyı kırıp girdikten sonra, etrafı kolaçan ederken kötü adam onu gafil avlayıp Cüneyt abiyi kalbinden vuruyor. O da adama pis dalıyor. Silah yere düşüyor filan ama bizim Cüneyt abi nedense adamı silahla vurmuyor, ha babam dövüyor. Derken döve döve konağın içinde dolaşıyorlar. Arada Cüneyt abi kalbine bir de hançer yiyor. Marangozhane gibi, atölye gibi bir yere giriyorlar. Esasında bilemedim şimdi, marangozhaneyle, atölyeyle filan alakası olmayabilir, ama bende öyle bir izlenim bıraktı nedense. Orada da bir taş yiyor kafasına Cüneyt abi. İyice örseleniyor. Sonra kazma da yiyecekken, artık yeter, bu ne böyle diyor. Kapıyor kazmayı adamın beline vuruyor. Adam ölüyor. Cüneyt abi haşin duruşuyla kameraya doğru yürüyor, film bitiyor.

Arada unuttuğum, sehven değiştirdiğim, eklediğim yerler olmuştur, ama olaylar bu anlattığıma yakın cereyan ediyordu.

Ne çok Cüneyt abi dedim yav. Abim benim.

Yazıyı yazdım bitirdim, hala başlık yoktu. Abim benim cümlesini yazarken aklıma İsmail abi geldi. Onun sözlerinden birinin bu yazıya başlık olmaya çok uygun olduğunu düşündüm. Varol İsmail abi.



26 Temmuz 2011 Salı

Renkler Herkes İçindir

http://renklerherkesicindir.com/

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Şehirler arası otobüs arabalı feribota binip durduğunda, turist olduğu belli olan, sakallı, takkeli, elinde seccadesi ile radikal islami terörist abi durumu anlayamadı. Ben de yardımcı olayım diyerekten İngilizce olarak İngilizce bilip bilmediğini sordum. Fakat iş karıştı. Bu sefer biri bana doğru yaklaşarak, İngilizce bir şekilde, ben yardımcı olayım isterseniz, dedi. Ne diyon usta sen, dedim. Vatandaş, Türkçe konuş! dedim. (Vatandaş Türkçe konuş, kampanyasıyla bir yazıda dalga geçeriz belki.) O adam da beni turist sanmış. İngilizce biliyor musunuz diye millete soruyorum ya.

Neyse, ben bu terörist abiyi gözüme kestirdim. Benden kötü İngilizcesi var ama anlaştık iyi kötü. Ne kadar sürecek, nereden geldik nereye gidiyoruz filan anlattıktan sonra, bir çay içelim beraber kurban dedim. He dedi. Tatar asıllı Rus'muş! Bizim Kürt asıllı Türk, Ermeni asıllı Türklerimiz var ya, o neden olmasın. Neyse hemen mesaj vereceğim illa ben de, engelleyemiyorum kendimi arkadaş! Abi, Tataristanlı, Rus vatandaşı. Esasında ırk olarak Tatar değil, zaten daha yüz sene önce müslüman olmuş ailesi. Bulgaristan'dan göçmüşler oralara. Uçak mühendisi. Bu sıra Alev Alatlı'nın Gogol'ün İzinde isimli Rusya konulu olağanüstü yetkinlikle yazılmış roman serisini okuyor olmamdan mütevellid Rusya mevzusunda epey doluydum. Epey konuştuk. Pek hatırlayamayacağım şimdi, sohbetin ayrıntılarını.

Hatırladıklarımdan biraz bahsedeyim. Öncelikle ben abiyi 30 yaşında filan sanarken, o 42 yaşındaymış. Ben Sovyetler zamanında askeriyede idim deyince şaşırıp sordum yaşını da öyle söyledi. Glasnost öncesi, glasnost sonrası ve yıkım döneminin bir kısmında askeriyedeymiş.

Biz komünist ideallere bir kez daha inanmıştık nevinden bir şeyler söyledi. Rusyayı tanımayanlar garipseyebilir bunu tabi ama 90lardaki pop kültür istilası, büyük çürüme böyle bir refleksi doğurmuş. Bu konuda ayrıntılı bilgi ve analiz için bahsettiğim roman serisine bakabilirsiniz. Zaten abi de ilk cümlesinden sonra hemen ekledi, rock müzik duyduğumuzda deliye dönüyorduk. Batı kültürüne (pop kültüre) o kadar tepkiliydik, dedi.

Dostoyevski, Soljenitsin filan öyle konuşurken ben bir ara "Rus ruhu" denen şeyin bozulduğunu söyledim. Bahsettiğim ruh, etnik veya siyasi temellere değil dünyayı kavrayışla ilgili, irfani çerçeveye atıfta bulunuyor. O benim mersiye samimiyetimde olduğumu anlamayıp savunma pozisyonuna geçti, bu bütün dünyanın sorunu ama, dedi.

Putin ile ilgili çok dertliydi. Putin ile ilgili hem kişisel hem de dönemsel olarak çürüme (corruption) çok fazla vurgu yaptı. Hatta ben otoriterliği de var deyince. Halk için otoriter olması hiç problem değil, çürüme problem. Geçmişte otoriter olup temiz olan liderler vardı, halk onlara itiraz etmedi, dedi.

Sonra oradan İslam dünyası ile ilgili filan konuştuk epey. ABD muhalifliği yaptık filan. Vahhabi'lere girdik. Bir sürü mevzuya girip çıktık. Arada "Sizin hükümet dünyayı çok seviyor." dedi Türkçe olarak, o geldi şimdi aklıma.

Bir ara tarikat filan derken, "Buhara ekolünü bilir misin?" diye sordu. Anadoluluya sorulacak soru mu bu. Bimemi beyaa, dedi. Ahmet Yesevi, dedim, Hace Yusud Hemedani dedim, Gucduvani dedim. Gözü parladı. O da bir tarikata müntesib anladığım kadarıyla ve silsilenin başı da bu zatlara uzanıyor.

Derin mevzulara girdik.

Derin mevzudan çıkıp daha gündelik, kültürel, hayatın içinden meselelerden konuştuk filan derken feribot yolculuğu bitti. Otobüse gelince benim okuduğum kitabı gördü. O'Henry'nin Hikayeler'i... Onu da severmiş, biraz onla ilgili konuştuk filan. Sonra otobüs hareket edince inene kadar konuşmadık.

İnişte yardımcı olayım dedim. Hem çantasını taşımaya yardım ettim, hem de taksi durağına götürdüm. Yakın zamanda 4 ay boyunca Almanya'da bir klinikte kalmış kardiyolojik rahatsızlığından dolayı. Genel olarak tıp sektörünün özel olark da ilaç sektörünün hastalıkları iyileştirme değil de ağrı ve şikayetleri geçirme odaklı olduğundan filan konuştuk.

Taksiye beraber bindik. Takside çantamdaki diğer kitabı, Dostoyevski'nin Amcanın Rüyası isimli romanını gösterdim. Bir daha sevindi. Dostoyevski'yi epey seviyor. Budala'yı dizi yapmışlar Rusya'da onu söyledi. Ben de Karamazov Kardeşler'in bir Türk versiyonunun dizi olarak çekildiğini söyledim. Tabi söz konusu dizinin eserin özüyle uzaktan yakından alakası olmadığını filan söylemedim. Gerçi diziyi izlemiş değilim, ama merak edip araştırmıştım da, izlemeye gerek yok gibi hakkında karar vermek için. Dizi filan derken dedim güzel abim sen Tarkovski sever misin? Ohoooo. Hayranı çıktı. Ben Tarkovski gibi adam gelmedi gelmez makamında konuşurken o da onayladı. Tarkovski güzellemesi yaptık epey karşılıklı. Sonra o bana Rus yönetmenler önerdi.

Esasında o kadar çok konuda sohbet ettik ki, sadece konu başlıkları bile aklıma gelmiyor. Aklıma gelenleri de çok dağınık yazıyorum. Sen, yani okuyucu açısından işe yararlıktan çıktı yazı.

Kısacası çok hoş bir Tatar arkadaşım oldu. Çok şükür.

Vakayınağme

21 TEmmuz 2011: Muavin -her ne kadar ona host deseler de o muavindir- küçük kıza kek verdi. Kızın annesi "Teşekkür et abiye." dedi. Kız Fransızca teşekkür etti.

Almanya'da yaşayan Türklere Almancı deniyorsa bu çocuğa da Fransızcı çocuğu mu diyeceğiz?

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: "Yemek mi kitap mı?" sorusuna "Açım ulan!" diye cevap verdim. Pişman değilim. Pastırma da çok güzeldi.

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Sahafta Osmanlı Türkçesi ile yazılmış bir İncil'e rastladım. Türkçe'ye kimin çevirdiği ile ilgili bir bilgi yoktu, 'sahibisi'ne sordum. "O tip" kitaplarda mütercim ismi geçmezmiş. Geçse bile müstear isim oluyormuş. "Hala bile mi?" dedim. "Hala bile!" dedi. Adamın "hala bile" kalıbını hayatında ilk defa kullandığına emindim. Üzüldüm tabi. Adamın "hala bile"yi şimdiye kadar kullanmamasına değil tabi ki. 1912'de İncil'i Türkçe'ye çeviren kişilerin isim yazmaktan korkmasına ve hala bile bu tip korkuların devam etmesini sağlayacak siyasi atmosferimizin olmasına üzüldüm.

Bu arada kitaba da 40 lira dedi ya. Bugüne kadar aldığım en ucuz kutsal kitap Lao Tzu'nun Taoizm'i, onun da 30 küsür yıl önce basılmasına rağmen ilk açanı bendim, düşünün kitaba olan ilgiyi!

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Hale ile Hikmet. Ayrılığın eşiğine gelmiş, iplerin koptuğu noktada bulunan iki nişanlı. Ben Hale'nin annesi ile Hikmet arasında geçen yarım saatlik oldukça duygusal ve fırtınalı telefon konuşmasına maruz kaldım. Hikmet küçük bir şeyi büyütmüş hep ondan olmuş bunlar. Annesi kızını İstanbul'a almaya gelmiş, beraber Burdur'a dönüyorlar. Anne Hikmet'e hakkını helal etmiyor. Hale de öyle. Hikmet hala kendini savunuyor. Ki (nedense) (ilginç bir şekilde) çok iyi anlayabiliyorum Hikmet'i. Başta Hikmet suçlu diye düşünmeye çok sebep varken annenin Hikmet'e "Her dediğini yaptın. Sırtında taşıdın. Onu sen hasta ettin, panik atak yaptın." filan gibi ipe sapa gelmez suçlamaları ister istemez insanı Hikmet'in yanına çekiyor. İlk konuşmada meseleye girmiyorlar pek. Daha çok bir son konuşma havasında geçiyor. Anne yıkılmadım ayaktayım, son laflarımı sakince geçiriyorum tavırlarıyla ayar üstüne ayar vermeye çalışıyor Hikmet'e, ama arada bir ağlamak tutuyor onu da, engelleyemiyor. Hale hep ağlıyor. Hikmet "Ben ne yaptım?" modunda. Anne en son kapatıyor.

Daha sonra Hale yok iken, anne tekrar arıyor Hikmet'i. İlginç bir şekilde bu sefer durumu kurtarma çabasında. Geçen sefer esen gürleyen, kapıları kapatan, "bu iş bitti" diyen anne. Hikmet'e sakin sakin "Şöyle yapsaydın, şöyle yapsan, o tatile gitmesen." filan diyor. Mesele tatil ile ilgili ama tam nedir bilemedim. Hikmet gitmeyeceğim demiş gidecekmiş filan. Neyse. Hikmet aynı pozisyonunu devam ettirince bu konuşma da bitiyor. Bu sefer Hale alıyor telefonu. Hale daha ilk saniyeden acayip ağlıyor. Ben bu son iki konuşmada çok uzaktayım zaten, hiç bir şey anlamıyorum. (Bu arada ben konuşma dinleyen değil maruz kalan durumunda olduğumu tekrar belirtmek isterim.) Hale Hikmet'e ağlamaklı bir şekilde sitem ediyor. Sonra Hale masadan kalkıyor ve annenin uzağında bir yere giderek devam ediyor konuşmaya. Sakinliyor filan. Anne mağlup komutan edasında.

Hale mutlu olsun da hayırlısıyla, benim dileğim o.

Bu arada benim bu "gözlem"lerimden Dostoyevski roman bile çıkartırdı gibi geliyor.

Hikmet de Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'unu çağrıştırdı bana hep. Bunu da söyleyeyim kapatmadan. Anne Hikmet'e hep "Bir şeyleri ispat etmeye çalışıyordun Hikmet!" diyordu. Bir şeyleri isbat etmeye çalışıyordun. Bu bile yetmez mi Hikmet'i Benol Hikmet'e benzetmeye.


21 Temmuz 2011 Perşembe

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Gece çok güzel bir rüya gömdüm. Gündüz ellerimle eşeledim gömdüğüm yeri. Tırnaklarımın altı çamur doldu.

19 Temmuz 2011 Salı

Vakayınağme

19 Temmuz 2011: Babam doğdu. Yıllar önce.

Atıf için (bkz. Yaşamak, Cahit Zarifoğlu) (Sayfa numarasını da hatırlamamı beklemeyin).

18 Temmuz 2011 Pazartesi

İktibas

"İşte yine o yol dediğimiz upuzun dize"- Sürülgün, İbrahim Lebief

Şerh (derkenar kelimesine yakın olan anlamıyla): Dize yerine beyit kullansaydı demiştim ilk okuduğumda, fakat şair beyitlerin kendi içlerinde tamamlanmışlığa, bütünlüğe sahip olduğunu, ama bu bahsettiği yolun bunlara sahip olmadığını vurgulamak istediği için dize kullandığını belirtmiş bir röportajında. Mısra deseydin o zaman be adam! Bu dize düşmanlığım nereden peyda buldu gece gece bilemedim. Ayrıca sürülgün ne yaa!

Yalnız o değil de güzel dize!

Vakayınağme

18 Temmuz 2011: Otobüs giderken daha rahat uyuyabilmek için gözlüğümü çıkarıp, önümdeki kendisinin bir çeşit sehpa olduğunu düşündüğüm ama halk içinde ne dendiğini bilmediğim şehirlerarasıotobüslerdeservisyapıldığızamançayımızıfilankoyduğumuzönkoltuğamonteedilmişhaldeduranaçılıpkapananşeyin üzerine koyduktan saniyeler sonra otobüs hızlı bir u dönüşü yaptı ve gözlüğüm yere düştü. Karanlıkta göremedim de nerede olduğunu. Işık lazımdı ama cebimdeki telefonun şarjı yoktu. Gözlüğü el yordamıyla buldum. Koltuğun arkasında sadece bu tip otobüslerdeki en arka kolyuklarda olan bir güvenli bölgeye koydum. Uyudum. Sonra uyandım. Sonra bir daha uyudum. Terlemiştim arada. İnsan arada terler.

Sonra vapurda aya ve fabrika dumanına ve şehrin ışıklarına ve arabalara ve çaylara ve o çayları içen insanlara ve Kanal 24'te Yazının Ustaları nevinden bir isime sahip olan programın yarın yayınlanacağı söylenen Ahmet Hamdi Tanpınar bölümünü haber veren görüntülere ve denize ve görünmeyen martılara baktım.

Serviste okuduğum hikayedeki sevmem gereken karakteri -yazarın öyle istediğine kesinlikle emindim- sevmedim, ama sevmemem gereken karakteri ondan daha da fazla sevmedim. Sonuçta galip olan hangisiydi bilemedim.

Not: Bu ürün 100 gramında 100 gram gerçek ve 87 gram metaforik ögeler içermektedir.

Vakayınağme

17 Temmuz 2011: Sokak lambasını (dolun)ay sandım.

Not: Bu ürün 100 gramında 100 gram gerçek ve 99 gram metaforik ögeler içermektedir.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Sancı

Sonra bir gemi düşer bu limandan içeri. Öncesi bilinmeyen bir gemi. Liman dediğin durulmak için, en olmadı ıskartaya çıkmak için varılan bir yer iken, o düşer içerine bir limanın. Okyanusta dalgalara karşı durmak cesaret açısından bir hiçtir. Okyanusta cesaret nefes almak gibi doğal ve kendiliğinden bir şeydir. Ölüm en ritimli dansta kendimizi kollarına bıraktığımız bir sevgilidir. Okyanusta dansın kaybedeni olmaz; kazananı hiç. O dans limanda sancılı olur. Limanda cesaret işe yaramaz bir çocuk olur, zaten kovarsın gider.

Limanın durgun sularında bütün mürettebatı şehre dağılmış iken içindeki sancıdan ölen, daha kötüsü çıldıran gemiler vardır. Sarı bir liman, mavi bir okyanus ve çöl bir çöl. Hangisini seçer bir gemi ölmek için bilir misiniz? Çöl azalarak, hiçleşerek, o muğlak toz rüzgarlarının içinde bir sihir gibi yok olarak ölmenin mekanıdır. Çölde ölenler acılarını götürmezler yanlarında. Çöl insanın -ve geminin- bütün suyunu, sıvısını kuruttuğu gibi acılarını da kurutur da öldürür. Çölde ölüm limanda ölen gemilerin gördüğü bir seraptır kısacası.

Liman demiştik de daha ötesi kelimelerin midesini bulandırıyor. Oradaki sancılar kelimelerin kaldırabileceğinden koyu. Limanda yalnızlık da bir cinnet, kalabalık da. Limanda sorular ritimli bir şekilde suya düşen sular gibidir. Şıp, şıp, şıp, şıp.... Su suya değecek de buradan bir cinnet helezonu doğacak! Bunu limanda değilsen aklına getiremezsin.

Limanda pas tutmak bir ayrıcalıktır. Paslarını gösterirsin, saygı görürsün. Çok çekmiş gemilere hürmet ederler limanlarda. Onun acılarını -paslarını- (paslarını hep acıya yorarlar) gösterip iç çeker insanlar -ve gemiler-. "Neler var bee!" Onun paslarına bakıp şiirler, hikayeler yazarlar. Hani şu paslı bilmemne gemisi varmış derler, o ne hayatmış öyle! Röportajlara gelirler, televizyonlar dizisini çekerler. Paslı gemi ömrünün son deminde telif ücretlerinden geçinir. Paslı gemiler işte bundan sonra gülerler. Ne kırık bir gülümsemedir o. Bütün her şeyi unutmuş gibi davranmanın ama içten içe hatırlamanın sancısıyla, ne kırık bir gülümsemedir.


Paslı gemilere bile özenirsin. Senin beyninin neyin sancısıyla mefluç olduğunu anlamakta zorluk çeker diğer gemiler. İşin güzel tarafı, sen de anlatamazsın. Ne zaman anlatmaya başlasan, "Haa, onu biliyoruz. Şu ottan iç, sabahları üç kere şu sözleri söyle. Ayrıca sana da hiç yakışmıyor böyle eften püften meselelerden öle yazmak." derler. Sonra eklerler bir de "Öle yazmak diyorsun da abartıyorsun sanki." sonra eklerler "Şov yapıyorsun." Sonra eklerler, hep eklerler." Senin ne aşağılık bir gemi olduğunu sana aşağılık demeden söylerler. sonra sen aşağılık bir gemi olduğunu kabul edersin o zaman da bunu senin o bitmek tükenmez bencilliğine, kendini beğenmişliğine, egona filan yorarlar. En başta şaşırırsın sonra bu dediklerini de kabul edersin.

Gemi olmak zordur bir limanda kaptan! Bunu ben sana niye anlatıyorum ki. Sen nereden anlayacaksın. Sana lazım olacak bir tecrübi bilgi vereyim öyleyse kaptan:

İnsan -gemi-, ölmeyince bir şekilde yaşıyor.

Ölmemekten zoru ölmedikten sonra yaşamak oluyor kaptan kardeşim. Annene selam et, dua etsin bana.

Cemil Meriç'in Kaleminden Balzac'ın Vautrin'i

Cemil Meriç'in Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti çevirisinin girişinde yazdığı bir yazıdan iktibas yapıyoruz bu haftaki programımızda. Kitap biri isim değişikliği ve değişik müdahelelerle basılan baskı olmak üzere iki kere basıldı. Dolayısıyla diğer Cemil Meriç çevirileri gibi; piyasada bulmak neredeyse imkansız. Bulunanlar da 50 liraya filan satılıyor. Bir arkadaşım kitabı bulup almış üşenmemiş klavyeye girişip aşağıya koyacağım yazıyı bilgisayara aktarmış. Emeği zayi olmasın diye benim gibi beş-on kişi daha okusun diye buradan paylaşayım dedim ben de. Napolyonlu tesbite dikkat etmeniz gerektiğini vurgulayarak sözlerime son veriyorum.

Bu arada arkadaş yazarken elinde türkçe klavyesi yokmuş. O yazmaya üşenmemiş ama ben türkçeleştirmeye üşendim. Kusuruma bakmayın.

Huzurlarınızda işte yazı:

Vautrin, adetlerile sefaletleri sonsuz olan kalabaliklarin mucrim ve karanlik dehasidir. Nietzche'nin sayikladigi tunc bakisli, mermer yurekli ve celik pazulu insan azmani. Iblis'le, Promethee ile romantizmin butun buyuk maceraperestlerile akrabadir. Cok okumus, cok gormus, uzun uzadiya dusunmustur. Bagrinda yasadigi cemiyetin, sefil istihalarla zincirli miskin ve suursuz bir suru olduguna inanir; kanun "buyuk sineklerin yirtip gectigi, kucuklerin takilip kaldigi bir orumcek agi", mes'uliyet, fazilet, vicdan azabi… budalalari olduren birer korkuluktur. Ronesanslari kahramanlari gibi, tabiat kanunlarindan gayri yasa tanimiyan Vautrin, ors olmaktansa cekic olmayi tercih eder. Machiavel'in Benvenuto Cellini'nin hayranidir. Kelimelerden degil, etten ve kemikten kaderler yaratan bu yaman sair, mitoloji Tanrisi gibi diledigi kiliga ve huviyete burunebilir. Ne alkole esir, ne kumara tutkun, ne lukse duskundur. Kadini, hayatindan cikarmistir. "Kaybolan cennet"in Lucifer'i ne ise "insanligin komedyasi"nda Vautrin, odur. Hem Jean Valjean'i hatirlatir, hem Javert'i. Butun beseri kuvvetleri hulasa eden bu seytan cehre; Hayalle hakikatin izdivacindan dogdu. Vautrin'in modelleri, nufus kutugunde P. Coignard, A. Collet, Vidocq adini tasiyor. Taulon zindanindan iki defa kacan Vidocq, azili bir hirsiz ve kalpazandi. Cemiyete yillarca, meydan okuduktan sonra polise yamanmis ve onemli mevkilere yukselmisti. Balzac'la dosttular. Romanci, mahkumlarin ve polislerin adet, lehce ve dalaverelerini ogrenirken, bu zattan genis olcude faydalanmistir. Balzac bize Vautrin'in ailesi, muhiti, ilk terbiyesi hakkinda esasli malumat vermiyor. Vaktiyle sahtekarliktan bes sene hukum giymis, mukerrer firar tesebbusleri yuzunden mahkumiyet muddeti uzadikca uzamis, zindandan kurtulunca forsalarin sarrafi ve kasadari, genis bir hirsiz sebekesinin akil hocasi olmus… Ona, ilk defa Goriot babanin sigindigi Vauquer pansiyonunda rastliyoruz. Kirk yaslarinda sen ve babacan bir zat. Orada genc ve muhteris Rastignac'i, bulanik ve kanli maceralara suruklemege calisirken hakiki huviyetini tanimaya basliyoruz, ve anliyoruz ki bu mermer kadar hareketsiz cehre, korkunc bir mantik, firtinali bir hayat ve isyankar bir ruh maskeliyor. Nihayet bu eski forsa, yakayi adaletin pencesine verince rahat nefes aliyoruz. Bu kisim dramin ilk perdesidir. Yeniden kacan ve huviyet degistiren Vautrin "Kaybolan hayaller" de tekrar sahneye cikiyor, fakat onun sahsiyet ve faaliyetini, butun sasirtici cepheleri ile "Fahiselerin ihtisam ve sefaleti"nde taniyacagiz.Flaubert, "Madam Bovery, benim." demisti. Sanati psikanalizin isiginda inceleyenlere gore, yazici, eserlerini kendi ic komplekslerile orer, ve sanat; realite kapisindan gecen ruyadir. Bu nazariyeye dayanarak. Vautrin'in de Balzac oldugu iddia edilebilir. Vautrin muharririn cemiyete karsi duydugu hincin kelimestirmesi, suur altinda coreklenen isyanin zeka adesesinden ve sanat inbiginden suzulen ifadesidir. O da calisma masasinda zincirlenen bir kurek mahkumu degil miydi? Etrafindakiler, dehasinin fecrini, yillarca kucumseyerek seyretmediler mi?Fakat unutmayalim ki "insanligin komedyasi"ndaki zipciktilarin, ikbalperestlerin asil ornegi, ferdin kaderindeki ihtisami, milyonlarin kani pahasina cizdigi mucizeli grafiklerle Napoleon'dur.I. R. Bloch'un tabirile "insanlari zincire vurmaga kalkisan Napoleon, ferdi, zincirden bosandirdi" ve modern insan, Korsikali maceraperestlerle yasittir. Kisi kendini Tanrilastirmaga ondan sonra basladi. Burjuvazinin ac kurtlari, dunya nimetleri soleninde yer alabilmek icin her vasitayi mesru gorduler. Eski caglarda, kaderin yaraladigi ruhlari musfik bagrinda avutan din, afyonlayici telkin ve teselli kabiliyetini tamamen kaybetti. Derebeylik devrinin disi kalayli ahlak ve seref ananesi soguk bir egoizmin "muncemid sulari"nda boguldu. "Insanligin komedyasi" Napoleon'u ornek alan turedilerin, zincirden bosanan yirtici ve ac suruler halinde Paris sokaklarina dagilisini anlatir. Iste Rastignac'lar Henri de Marsay'lar, du Tillet'ler… Brunetiere, "munekkit, bilmem nicin bu turedilerin en canli modelini, Stendhal'in Julien Sorel'i olarak gostermek istiyor. (Kirmizi ve siyah, 1830) Balzac'in romanlarindaki enerji kahramanlari yaninda bu Julien Sorel kukladan ibarettir." der ki, haksiz da sayilmaz.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

İktibas

"(...) Neyse dur, dur. Başka şeylerden söz edecektim. Hah! Gözlerinden mesela... Eee, sahi ne renkti ki gözlerin? (...) Hem zaten gözlerine bakınca konuşamam ki ben. Her şey için senden özür dilyorum. Ve seni çok seviyorum. Ne de kolaymış bunları böyle söylemek. Keşke gözlerine baktığımda da konuşabilseydim. Keşke bilebilseydim... Gözlerinin rengini." - Leyla İle Mecnun, Bölüm 3

İzlemek için: Bu videonun 8:58-10:16 arası.

Sarıp Sarmalanan

Otobüse bindiğim anda göz göze geldik. Dil çıkardım. Utandı.

Dünyaya hayretle bakan, güzel gözlü, güzel yüzlü bir kız. Saf bakışları ardındaki koskocaman dünyayı perdeliyor, saklıyor. Tıpkı berrak bir suyun derinliğini sakladığı gibi.

Kalabalığın içinde gözden kaybeder gibi oluyorum ama sonra biri kalkınca tam da karşıma, hemen önüme oturuyor. Bu sefer gülümsüyorum sadece, ama hala utanıyor. Elleriyle gözlerini kapatıyor. Ellerini çekmiyor. Çekmiyor. Çekmiyor. Çekmiyor.

Benim yüzümden gözleri acıyacak diye içim parçalanıyor. "Tamam bakmıyorum. Hadi çek ellerini." deyip yüzümü çeviriyorum. Onun saadeti için kendimi feda ediyorum. Annesinin ısrarıyla dışarıya bakmaya ikna oluyor. Ben kendi içime dönüyorum. Ağlamaklı oluyorum. O anda olmayacak bir şarkı geliyor, hüznümün köşesine kuruluyor. Ağlıyorum. Ağladığımı görmesin diye arkamı dönüyorum.

Durakta indikten sonra son bir veda gülümsemesi yakalar mıyım diye boşuna umutlanıyorum. Ama olsun, bak işte hüzünlü de olsa hikayeler durakta inince bitiyor. Bitmiyor. Bitiyor. Bitmiyor... Bitiyor...

Bir yazar hikaye yazmanın göstermek değil, güzelce saklamak olduğunu yazdığı hikayeden öğreniyor.

Hikaye şükür kelimesini içermeden bitmemek için direniyor.

ŞÜKÜR.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Yazarınız Kavgada!

Bugün uzun zaman sonra ilk defa sokakta birine diklendim.

Nalbantoğlu'nda yürürken yanımdan geçen üçlü ekipten bir tanesi bana neredeyse değecek kadar yaklaşarak, yanımdan ahlak ve edebe mugayir cümleler kurarak geçti. Şu anlatışa bak bee, sokak kavgasını hanım evladı ağzıyla anlatacak adama tabi laf atarlar!

Lafları bana değildi, ama garip bir şekilde özlemişim bu gibi durumları. Ben de durdum, 7 numaralı bakışımı üzerine diktim elemanın. Dönmemesi imkansızdı, üzerime yürümemesi de imkansızdı. Elinde kitaplar olan gözlüklü biri, 7 numaralı bakışı da atarsa ona doğru dövecekmiş gibi yürümek dünyanın en doğal işidir.

O öyle gelirken saz arkadaşları da sahne önü seyircisi gibi koltuktaki yerlerini almaya hazırlanıyorlardı ki... Elemanın "O gözlüğün camlarını gözüne sokarım!" tarzı sözlerini sesimle böldüm, hatta yırttım. Ne dedim tam hatırlamıyorum ama sakin bir tonda "Adam ol" filan dedim herhalde. Ne dediğin önemli değildir burada. O sakin ve kendinde emin ton mutlaka afallatır. Öyle de oldu. Bana iki adım kalmışken durdu. Seyircilerden biri "tehlike"yi sezdi ve aramıza girdi. O aramıza girince ikimiz de sıcak temastan uzaklaşmanın güveniyle daha rahat salladık birbirimize bir süre.

Bu tip durumlarda küçükten beri stratejim şudur: Sanki karate balkanlar şampiyonuymuş gibi davran ve fiziksel kavgadan uzak durmaya çalışarak aklınla hallet durumu. Mesela 4'e 3 olduğumuz bir durumda, elemanlarla laf dalaşı-tartışma-tehdid karışımına devam ederken çaktırmadan benim elemanlardan birine adamları toplaması işaretini çakmıştım ve gelen 25 kadar elemanla bu 4 kişiyi dövmüştük bir seferinde. Askerlik hatırası gibi anlatmaya başlasam çok uzar şimdi. Ama bu strateji genelde tutar.

Fiziksel müdahele başlarsa biraz sıkıntılı tabi. Bir kere fiziksel müdaheleyi sezdiğin anda ilk yumruğu ve kafayı atmak mühim vesselam. O fırsatı kaçırmamak lazım. Kaçtıysa da idareli kullanayım filan demeden Allah ne verdiyse seri olmasa da güçlü darbeler indirmek lazım, sert darbe gelince karşı taraf savunma psikolojisine girer, iyi olur. Ama hala uzuyorsa kavga, benim açımdan şerefli bir şekilde uzamak, ikilemek, kaçmak lazım. Dayak yemenin lüzumu yok. Kendine güvenen devam eder, ben iy değilim kavgada. Ne demiş Sokrates: Kendini bil!

Neyse şimdiye dönelim. Bir karar vermem lazımdı. Karateciyiz filan ama bunlar 3 kişi. Bana çatan zaten manyak. İkincisi de kavga çıksın diye bekliyor. Grupla beraber rahat döveceklerini biliyor beni. 3., yani aramıza giren, kavga ihtimalinden çok korkuyor. Beni sakinleştirmeye çalışıyor. Gelgelelim, Ahmet Yılmaz'ın videosunda da gördüğümüz gibi, arayı yapmaya çalışan, Ahmet Abi'nin bacağına bıçağı saplıyor. Saplayan o değil miydi, emin olamadım ama, neyse işte, bu tiplere de güven olmaz pek. Kavga çıkınca hiç belli olmaz.

Karate ile dövemem bunları, orası kesin. (Ulan sanki karateyi de biliyoruz bilader! Biliyor gibi davranalım derken kendimizi de inandırdık!) Elimdeki kuşe kağıda basılmış dergi geldi aklıma sonra. Hadi reklam da yapalım, Ekopolitik Gündem dergisi. Jason Bourne karşısındaki koskoca özel ajanı fena benzetmişti filmde bir tane dergiyle. Ama yok yok, ben hiç beceremem o işleri. Hem diğer kitapları yere atmak lazım, o da yaş iş. Hace Yusuf Hemedani ve Cahit Zarifoğlu'na ayıp olur.

Jason Bourne metodu da yaş. Sağıma soluma baktım, bir iki esnaf "manzara"yı izlemek için kapının önüne çıkmış, bana bir yardımı dokunmaz eşşoğlueşeklerin. Ne kadar yapmak istemesem de elimde tek ihtimal kaldı. Polisi aramak. Elimi cebime attım. Eleman hemen anladı. "Polisi mi arayacan?", "Ara lan..." filan diye korkmuyorum mesajı vermeye çalışıyor. Beni tutan eleman çok panikledi. Bu iyi!

Ama bir sorun var ki, elimi cebime atınca anladım. Telefonum yok. Telefonu ağırlık yapıyor diye evde bırakmıştım. Ben de cebimde kabarıklık var diye telefonu evde bıraktığımı bir yanlış hatırlama sanmıştım. Cebimdeki kabartıyı hissettiğim için, telefonu bırakmamışım demek ki demiştim. Elimi atınca hatırladım ki o kabartı Peyman'ın bedava dağıttığı çerez paketlerinin boş hali.

Atatürk Caddesi üzerinde bir tane han gibi bir yer vardı eskiden. Kitapçılardan oluşan, iki-ikibuçuk katlık bir yer. Sönmez gibi olmasa da ara ara giderdim, kelepir ikinci el avı yapardım filan burada. Bugün de bir gideyim bakalım yerinde mi hala dedimdi, ama demez olaydım. Meğer ben mecazen konuşurken han sahiden yerinde değilmiş artık! Postaneden giderken "ordabiryerdesağda"ydı mekan. Formül bu. Çok dalgın günümdeysem de Yalım Foto'ya yakınlarda bir yerlerde. Gerisinde mi ilersinde mi bilmem. Yalım fotoyu geçerim 20-30 adım sağa bakarak giderim, mekan yoksa geri döner 50 adım filan giderim, mekanı bulurum. Hep bulurdum. Bu sefer bulamadım. İleri geri birkaç sefer tüm yolu arşınladım fakat mekan ilginç bir şekilde yok olmuştu. Uğramazsan yok olur tabi! Yolun sonundaki birbuçuk katlı başka bir kitap hanını görünce hatırlayıp oraya gireyim bari dedim ama, orada da sadece iki dükkan kalmış kala kala. Son bir kez daha kafam solda azimle yürüdüm fakat, yine bulamadım.

İşte tam o sırada kaçtır yanlarından geçip almadığım çerezcilerden alayım dedim. Ben çerezi alırken teyzenin biri "Misafirim gelecek onlara da götüreyim, verin de" diyordu. Zaten ikişer üçer veriyorlar, teyzem iyice abartmış beleşçiliği. Buradan ayaküstü kınayayım teyzeyi.

Sonra o çerezden yiye yiye bir kere daha yürümüşüm caddeyi demek ki. Onu unutmuştum. Çünkü caddenin son tarafında bulunan, eskiden Gima olan şimdi Carrefour'a girerken koymuştum çerez paketlerini cebime. Son turda da bulamayınca, artık bir tur daha dönmeyip az yukarı yürüyüp Carrefour'a yönelmiştim. Bir iş için girmem gerekiyordu. Bir insan alışveriş dışında nasıl bir iş için markete girer diye düşün bakalım muhterem okuyucu! Girene kadar çöp kutusuna rastlamadığım için de paketleri cebime attım girerken. Çıkışta ya cebimdekiler öterse stresi yaşadım ama ötmedi. Zaten alışveriş yapmamışım, uğraş heriflerle.

Neyse araya bir sürü şey soktuk. İşte benim telefon sandığım boş çerez paketlerinin hikayesi böyleydi. Ve benim telefonum yoktu. Artık yapacak tek şey kalmıştı. Serseriyi affetmek! Polisi arayacağımdan fena korkan arabulucu eleman, "Abi kafası iyi, kusura bakma sen." filan demeye başladı. Ulan kafası iyi adam görmemiş olsak tamam! Bu ne esrar kullanmış, ne tiner çekmiş. En fazla iki bira. Ama neyse. Baktım daha yalvarır bir moda geçti. İşte dedim, tam zamanı. Asıl manyak ile tüm iletişimi koparıp, bu arabulucu ile konuşmaya başladım. 'Yiğitliğe b.k sürdürmemek' sanatını incelikle icra ederek biraz konuştum elemanla. Sonra 'affettim'.

Bizim manyağa doğru son "Adam ol" kıvamında laflarımı da söyledikten sonra, beni bekleyen çiğ köfteleri almak üzere yoluma devam ettim.

Bu arada tam "olay"ı yaşadığım yerde bulunan 'güzel müzikler çalan komünist kitapçı' da kapanmış, onu farkettim.

Ailenizin bıçkın delikanlısı Enes, bir kez daha dayak yemekten ucuz mu kurtuldu, yoksa stres atma vesilesi güzelim bir kavgayı mı kaçırdı? Karar veremedim.