28 Nisan 2011 Perşembe

Oku bakayım: Aayıı

5 yıl önce İbn-i Arabî hazretlerinin Füsûs'ul Hikem adlı eserine başlarken ilk cümle ile olduğum yerde mıhlanmıştım: Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah'a hamd olsun. Daha öteye gidemedim. O cümle öyle bir vurdu ki, 3 yıl kitabı bir daha açamadım. Daha sonra iki kere daha başlamayı denedim ama o cümleden öteye gidemedim. Bir cümleden meydana gelmiş okyanusun sersemletici dalgalarında boğulurken o okyanusun ötesine geçmek ne demek! O vakit bu tecrübeden vardığım idrak ile sordum: Okumak nedir?

"Okumak nedir?" gibi bir soru ilk bakışta gereksiz görünebilir, ama okumak nedir allahaşkına? Her insanın en az bir dil bildiğini düşünürsek okumak sadece alfabeyi ve okuma kurallarını öğrenmekle biter mi? 2. sınıfa geçen bir çocuk artık okuyanlar taifesinden midir? Gülmeyin. Cidden soruyorum.

Elbette okumanın bundan daha "fazla" bir şey olduğu yönünde bir kabulümüz var. Ancak bunu sağlayan niteliklerin ne olduğunu saymaya gelince net olamıyoruz. Böyle muğlak bir tanımlar zemininde de okumak fiili en amiyane tanımın elbisesine bürünüyor pratikte, mecburiyetten. Yüzde 90' lı okuma oranlarının "iyi bir şey" olduğuna dair peşin bir kabulümuz var. Amenna bu yazıda bu konuya girmeyeceğim. Fakat bu yüzde 90 okuma açısından homojen bir topluluk mu? Farklar varsa nelerdir?

İdrak belki okumanın en temel gereklerinden. İdrak oluşturmayan bir okumanın mahiyeti papağanlıktan öte gitmez diye düşünüyorum. En başlarda sadece kırık dökük de olsa bir anlam çıkarmak idrak için yeterli sayılabilir, fakat bu idrak evinin bahçe kapısıdır. Hedef bu anlamların soyut veya somut bir harekete nüve olması, hem yatay hem de dikey manada daha büyük bir "anlam" ile telif edilmesidir. Elbette burada okumaya veya bilgiye işlevsel perspektiften yaklaşıyor değilim. İdeolojik okuma süreçlerine de işaret etmiyorum. Bahsetmeye çalıştığım, okumanın gayesi ve mahiyetinin, en azından momentum olarak, "yukarı" yönde olması gerektiğidir. Burada edebiyat okumalarının doğası gereği yukarı doğru olamayacağı düşüncesi aklınıza gelebilir, onu başka zaman konuşuruz.

Okumak aynı zamanda bir tecrübedir. Kişisel bir tecrübedir. Biriciktir. Kişinin ailesine, dinine, diline, daha önceki okumalarına, yaşadığı yıla, yaşadığı coğrafyaya, geçirdiği hastalıklara, çocukken oynadığı oyunlara, sevdiği hayvanlara, gittiği pikniklere, yediği yemeklere, o kitabı-dergiyi vs aldığı mekana-zamana-tavsiye edene, okuduğu anda zihninden geçen diğer şeylere... Okuma sonunda idrake yansıyanlar, okumanın açtığı düşünce yolları ve metnin uyandırdığı duygular, az önceki cümledekiler ve onlar gibi milyonlarca "şey"e bağlıdır . Üstelik bir kerede olup biten ya da ayrı ayrı yaşanan tecrübeler değil; hiç bitmeyen, devamlı ve birbiri üzerine binen bir tecrübe sürecidir okumak. Dolayısıyla insanın hayatındaki bütün okumalar bir "okuma"nın parçaları-aşamalarıdır. Bu cümleden sonra okumanın metin üstü kısmına gelip, "kainat kitabı"nı okumaktan vs bahsedebilir ya da "İkra" emrinin kapsayıcı keyfiyetin üzerine kafa patlatabiliriz fakat bunları hep başka zaman konuşuruz. Şimdi çay yok, tatlı yok, "cikcikli" konulara girilir mi hiç?

Esasında hal-i hazırda "entelektüel ortam"da vaki olan kanadı kırık, kalbi bozuk, yuvası harabat halde olan okumaları eleştirmek muradım, fakat "ille de okuyan olsun, ister çamurdan olsun" denilecek günlere kaldığımızı görmek de ayrı bir esef vesilesi. Hem bundan dolayı, hem de sözün haysiyeti adına yukarıdaki kapalı ve "teorik" ("soyut" da desem cümle ne hallere gelmiş olacaktı) ifadelerin şimdilik kifayet edeceğine hükmediyorum.

"Sen kimsin böyle ders verir gibi konuşuyorsun bre densiz!" derseniz -ki sizden beklerim- cevaben derim ki "Ben sadece kendi kendime soru sorup yine kendi kendime cevapladım arkadaş. Huz mâ safâ, da mâ keder." derim.