28 Mayıs 2011 Cumartesi

İktibas: Ada

bir gün bir gemi batmış ve
ıssız bir adam
kalabalık bir adaya düşmüş


Şimdi ne olur konuşmanıza ara verin biraz! Doğduğum günden beri sürekli konuşuyorsunuz ve ben artık sizi dinlemekten, sizi duymaktan, sizi yaşamaktan yoruldum. Merak etmeyin ben sizler gibi acımasız değilim. Bu minicik âtıllığınız karşılığında ömrünüzün sonuna kadar beni dinlemenizi istemeyeceğim sizden. Sadece kendimi duyabilmeyi istiyorum biraz. Kaç dakika, kaç saniye, kaç kısacık an bağışlarsanız, sadece o kadar zaman kendimle başıma kalmayı istiyorum. Kendime kulak vermeyi... bugüne kadar bu fırsatı bana hiç tanımadınız. Konuşmaya hiç ara vermediniz, durmadan konuştunuz. Her tarafı kaplamaktan vazgeçmediniz. Öyle çok konuştunuzi öyle çok dayattınız ki kendinizi, her tarafı basan bu konuşma seli içinde boğulmak üzereyim.

Bugüne kadar sesimi çıkarmadan yaşadım, ağzınızdan yumruklar gibi çıkarak yüzümde patlayan milyarlarca kelimeyi itiraz etmeden dinledim. Hem de sizlerin birbirinizi hiç dinlemediğiniz kadar çok dinledim. Hem de benim gibi biri için gereği ve anlamı olan tek bir kelime söylemeyi beceremediğiniz halde dinledim. Hem de daha sonraki zamanlarda da söyleyebileceğiniz tek bir gerekli ve anlamlı kelime olmayacağını bile bile dinledim. Söylediğiniz hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu ama yine de dinledim. Ama artık lütfen birazcık söndürün ışıklarınızı! Kısacık bir zaman için toplayın bahçemden o yırtıcı, kemirgen sürüngenlerizi. Bir mola verin hayatı işgalinize. Bilin ki bıçağınız çoktan dayandı kemiğine. Bir kelime daha çıkarsa herhangi birinizin ağzından, ben o anda oracıkta boğulacağım! Evet sayın bayım, boğulacağım! Evet sayın bayan, boğulacağım! Evet sayın gözlerini kırpıştıran ihtiyar, evet sayın zıp zıp oynayan çocuk, evet sayın gözlüklerinin üstünden bakan bakkal, evet sayın bet sesli mübaşir, evet sayın münasebetsiz ev sahibi, evet sayın güzel kızlar, evet sayın firketeli ev hanımları, evet sayın boş bakışlı kahvehane ahalisi, evet sayın doçent doktor, evet sayın hastalık hastası, evet sayın devlet erkânı, evet sayın dost ve müttefikler, evet sayın düşman kardeşler, evet sayın kıymetli konuklar... Biriniz bir kelime daha ederseniz, gözünüzün önünde çevreye rahatsızlık verici hırıltılar çıkararak boğulacağım! Bir daha asla aklınızdan çıkmayacak şekilde boğulacağım! B en, öyle görünce belki de nutkunuz tutulacak ve bir daha asla konuşamayacaksınız. Nasıl koyar bir daha hiç konuşamamak size. Bunu bir düşünün. Bunu iyi düşünün. Ama hayır siz düşünemezsiniz! Yaşama oburluğunuzu giderecek diye.

Nasıl yaratıklarsınız siz?

Nasıl bir yer burası?

Herkes hiç durmadan, hiç ara vermeden konuşuyor. Sanki bir tek ben, bu bitimsiz kalabalığın ortasında, bu kıyamet kargaşanın içinde bir tek ben, susmuş bir köşede oturuyorum. Konuşmaya cesaretim yok! Çünkü sizin çılgın kelimeleriniz hayatın her yanın kaplıyor. Evleri sokakları, caddeleri, şehirleri... Eşyaları, yüzleri, duyguları... Benim ürkek kelimelerimi koyabileceğim tek bir küçük boşluk bile kalmamış dünyanın üstünde. Kelimelerimi korkusuzca bırakabileceğim tek bir güvenli yer bile kalmamış. Her yere konuşmuşsunuz! Her şeyi ağız dolusu konuşmuşsunuz! Girilmemiş bir tek mevzu bırakmamış, hepsini tarumar etmiş, hepsini zehirlemişsiniz! İğfal edilmedik tek bir anlam bırakmamışsınız! Bana hiç yer kalmamış. Her yeri dilinizden dökülen o ağır boşluklarla doldurmuşsunuz!

Burada, bu suskunluk balonunun içinde yaşamak zorundayım şimdi ben. Bilin ki bu zorunlu ikametim söyleyecek sözüm olmadığından değil! karar verip bir anda çekilseniz hepiniz dünyadan, çekildiğiniz her yeri tek tek doldurabilirim sözlerimle. Çünkü siz hayata dair her şeyi sakız gibi çiğnemenize karşılık, aslında hiç bir şeyi tam olarak konuşmayı beceremiyorsunuz. Sizin hayatı kaplayan bütün bu gevezeliğiniz, aslında bir tek gerçek söze sahip olmayışınızdan... Onu bulabilseniz rahatlayacak ve hayatı dinlemeyi öğreneceksiniz. O zaman, yani siz gerçeğe çarpıp sesinizi kestiğinizde, yeniden nefes almaya başlayabilecek hayat. Varsa benim gibi başkaları, sözlerini içlerine, kendilerini de suskunluk balonlarına saklayan başka gürültü mağdurları varsa eğer, hepimiz, hepimiz nefes alabileceğiz. Çünkü sessizlik herkesin dinleyebileceği kadar gür bir ses...

Öyle olmalı.

Öyle olmalı ve o sessizlikle dünya bu ağır gürültü selinden kurtulmalı. Her sabah güneş, hayatı süsleyen milyonlarca mahmur anlam çiçeğinin üzerine doğabilmeli. Hayata gözlerini tatlı tatlı kırpıştırabilmeli.

Şimdi nereye doğuyor güneş, göremiyoruz. Konuşmalarınızdan yükselen kara is gökyüzünü karartıyor, güneşle hayatın arasına giriyor. Her şeye bulaşıyor. Neye dokunsanız bu is bulaşıyor parmaklarınıza. İnsanlığın yaşamak zannederek çıkardığı o çılgın gürültünün isi... Yıkamakla geçmeyen ve yağmurlara aldırmayan o yapışkan is... Genizlerimizi yakan o boğucu lanet...


Dayanamadım ve bağırmayı denedim bir keresinde... Bütün bu gürültüyü yırtacak bir isyanla ve sesimin olanca gücüyle bağırdım. Hiç bir anlama gelmeyen, duyanların tanıyamayakları, yabancısı oldukları bir sesle haykırdım. Saniyenin onda biri kadar bir süre durdurabildim ancak onları. Dönüp bana baktılar ve sonra devam ettiler konuşmalarını kusmaya. Üstelik zaman zaman benim gibi bağırmaya da başladı bazıları. Benim sesimdeki isyan onların seslerinde yoktu. Onlar sadece gürültü canavarını besleyecek yeni bir yen bulmuş gibiydiler. Bağırtılarını diğer bütün anlamsızlıklarıyla birlikte canavarın önüne sürüyor, onu daha da semirtiyorlardı. Anladım ki gürültüyü kesmek adına çıkarabileceğim her ses ona dâhil olacak, onu daha da palazlandıracak. İçinde anlamlıkelimeler biriken biri için kendini bir suskunluk balonu içine kapatmaktan başka bir yaşama ihtimali yok burada. Bir gün bu koca gürültü boğazını aşıp boğulma denen o tuhaf can karambolünü başlatıncaya kadar.

Bu olmadan önce dua ediyorum, beklenmedik bir şey olsun ve onları bir an için olsun sustursun. Ve ben o karambole kapılmadan önce sessizliği ve o sessizliğin içindeki sesi duyabileyim. Kendi sesimi... Benim parçam olan, bir anlam kalıbına dökerek bir türlü hayatın içine çıkartamadığım öz sesimi duyabileyim. Sözlerimi dünyanın sokaklarında dolaşırken görebileayim. Kelimelirimin insanlara, evlere, eşyaya dokunuşuna şahit olabileyim. Daha önemlisi, kendimle karşılaşabileyim ve tamamlanabileyim. Bunun ne kadar süreceğinin hiç önemi yok, bir an sürmesine bile razıyım. Sadece bir an için herkes sussun, bu yeter... Her şeyden vazgeçmeye razıyım. Bana bırakılacak tek bir an istiyorum. Bu fırtınalı denizde sadece bir ıssız ada... Varsın gemi hiçbir zaman uğramasın, varsın deniz köpürüp bütün hayatı yutsun, varsın kıyamet kopsun o tek andan sonra... Sadece bir ıssız ada istiyorum. Herkesten uzakta, herekesten ıssız bir ada... Yalnız kendimle doldurabileceğim küçücük bir ıssız ada...

Gökhan Özcan, Serçe Parmağı

22 Mayıs 2011 Pazar

Son Yürüyüş

Yürüyor. Rüzgâr. Var. Suskun. Mırıldanmak gibi bir ağlama. Nefesler, nefesler, nefesler. Bir nefes karmaşası.

Kulaklık. Şarkı. Hayır, türkü. Hangisi olduğu önemli mi?

Gözyaşları. Elmacık kemiklerinin tümsekliğiyle yavaşlıyorlar. Rüzgar bir boksör itinasıyla bu noktalara çalışıyor.

Boğazda bir sahil parkı. Balıkçılar. (Taburelerine kadar) minyatür seyyar çay bahçesi. Çocuklar, çocuklar, çocuklar. Sessizce oturan sevgililer, el ele yürüyen sevgililer, tartışan sevgililer, güle-oynaya-şakalaşa konuşan sevgililer. Denize bakan yalnızlar, yere bakan yalnızlar, içlerine bakan yalnızlar. Piknikçiler. "Rakı-balık yapan" kayıkçılar ve illaki Müzeyyen Senar.

Yanmış yalı. Yol üstündeki küçük cami. Caminin arkasında uzanan orman. 200 yıllık taş bina. Eskiden ne idi kim bilir! Şimdi ne, onu da bilmiyor(uz). Tiyatro olabilir. Olmayabilir.

Ve o. Yürüyor.

Bütün bunlar iyi hazırlanmış bir sahne dekoruna benziyor. Belki de şu an film çekiminde. Mimiklerindeki, nefeslerindeki, gözyaşlarındaki abartıya bakılırsa yakın çekim bir sahne çekiliyor olmalı şu an. Kamera gittikçe uzaklaşacak, uzaklaşacak, sonra balıkçılardan, çocuklardan filan serbest, kısa kareler koyulacak buraya montajda. Sonra o duracak. Bütün bu dekorlar ve içinde o. Uzaktan görüyoruz. Nefes sesleri başından beri yakındandı.

Şimdi nefesleri sakinleşir gibi olacak. Uzun süren odun toplama süreci sonunda, elinde bir kucak odunla ufak dağ evine dönen adamın, kapıdan girdiğinde odunları eşikte yere bıraktığı anda nefesinin sakinleşmesi gibi. Aşinalığı ve vuslatı telmih ediyor. Arkasından son bir 'huhh' denilip muzafferane bir eda ile bütün yorgunluğu kapının arkasında bırakacakmış gibi. Ama o son 'huhh' gelmiyor.

Nefes kesiliyor. O. Ölüyor. Öldü. Bir nokta kadar sürdü ölümü.

Müzik giriyor. Tercihe göre belki girmiyor. Film bitiyor mu, yoksa bu ilk sahne mi? Bilinmiyor.

20 Mayıs 2011 Cuma

Kuşak Farkı

Yeni edindiğim dostuma, ben yola çıkarken vedalaştığımız sırada "Mektup yaz bana!" dedim. "Senin facebookun yok mu? Oradan ekle beni." dedi. Aramızdaki 12 yaş bir an için asra yaklaştı. Mayıstı. Yağmur yağıyordu caddelerden içeri.

8 Mayıs 2011 Pazar

Son Akşam Yemeği

Dokunsalar ağlayacaktım... Yumrukladılar, tekmelediler, bıçakladılar.

Kaşlarımı çatıp, ayağa kalkıp, ellerimi yumruk yapıp, bunların sırasını da ayarlayıp, haykırmalıydım: Pes etmeyeceğim ulan! Bu böyle olmalıydı, içimden bir sese göre. Siz de bunu beklerdiniz. Kendinizin ne kadar normal, ne kadar olması gerektiği gibi, ne kadar aklı selim, ne kadar doğru filan olduğunu anlamak için yolunu şaşırmış, kafası karışmış, mekanizmasını sizin kurduğunuz ilişkiler düzenine ayak uydurmamış veya uyduramamış bir dışadüşene, anormale ihtiyacınız var çünkü. Yumruklara, tekmelere, tükürüklere, bıçaklara rağmen inat edecek ve bu yapışkan oyuna devam edecek birine ihtiyacınız vardı.

Ben hiç beklemedeğiniz şeyi yaptım. Teslim oldum. Sustum. Pustum. Kabul ettim. Yanımda bütün maskeleri taşıdım. Siz o an hangisini istiyorsanız onu taktım. Bu olmadı çıkar dediniz, sözünüzü ikiletmedim, istediğinizi taktım. Islıklarımı bile rüzgara gömdüm. Önce ağladım, sonra ağlamadım, sonra ağladım. Bir cüzzamlı gibi gizli odalarda, lanetli -sizin tarafınızdan böyle ilan edilen- ve pejmürde aynalarda gizli gizli, bir suç işlediğimi bilerek izledim vücudumu. Etlerim dökülüyordu. Çırılçıplaklığın negatif eksenini cinnetle tecrübe ediyordum. İçim neresi, dışım neresi, diye hayretle bakıyordum bu yaralar ve etler heyulasına.

Sizin dillerinizden, bakışlarınızdan, imalarınızdan, hatta gülüşlerinizden savrulup bedenime yapışan kurtçuklar bedenimi kemiriyordu. Eyyûb'a (a.s.) yoldaş oldum diyordum. "Ey Eyub, efendim, pirim, beni musibet kardeşi kabul eder misin?" diyordum. "Bak!" diyordum "Bak, düşenleri ben de alıp bedenime koyuyorum!" Benim mağaram da yoktu, ara sıra uğrayan refikim de. Siz bana "özgürce bir karantina"yı bile lutfetmediniz. Gözünüzün önünde olmalıydım. Yaralarımı da, her yer tamam da beynimi an be an kemiren kurtçuklarımı da size göstermeden, çarklarının arasında ezile ezile pestile döndüğüm "toplumsal hayat"ınıza adım aksatmadan uymak zorundaydım. Ve Yunûs (a.s.) şahidim olsun ki beni bir refik bulmaktan da en incelikli gayretlerinizle mahrum ettiniz. İnkar etmeyin. İnkar etmeyin.

Ben her seferinde acı denen uçurumun en dibine çakıldığımı sanarken, siz artık daha acıyacak, kanayacak yeri kalmadığını sandığım ruhuma en profesyonel işkence yöntemlerinizle bir kez daha acı çektirmeyi başaracaktınız. Her seferinde...

İbrahim (a.s.) şahit olsun ki, beni attığınız çılgın ateşin içinde bana serin bir bahçe olacağını bildiğiniz için kitaplarla arama da girdiniz. Belki hala biraz yaşıyorsam bunda çok başarılı olamadığınız içindir. Tabi bir de hasbinallahu ve ni'mel vekîl.

İnzivalarımı yerle bir ettiniz. Susmaklarımı hançerlediniz. Aynalarıma taş çaldınız, paramparça oldular. Suyumu bulandırdınız. Papatyalarımı irinle suladınız. Uykularımı zehirlediniz. Gecelerime birer meczub olduklarını fısıldaya fısıldaya onları birer meczuba çevirip akıl hastanelerinize tıktınız. Dostlarımı kendinize benzettiniz. Dost olduğunuza inandırıp çeşitli uçurumlardan aşağı ittiğiniz de oldu fakat bu bir önceki kadar boğmadı beni. Şarkılara da türkülere de benimle konuşmamalarını emrettiniz, onları da bir odaya kilitlediniz, sadece ağlamalarla haberleşebildik birbirimizle. Ümitlerimi sirkinizde sergilediniz. Kuşlarımı sırtlanlarınıza yem ettiniz. Bahçemi talan ettiniz. Mahremiyetimi aynalı sorgu odalarınızda ya da spot ışıklar altında sorguya çektiniz. Susmanın kalesine sığındım, içeride açlıktan gebermem veya teslim olmam için bütün güçlerinizi seferber edip kalemi kuşattınız. Daha fazla saymayacağım kısacası kahkahalara ırzına geçtiniz, ufacık yüreğimdeki bütün rabıtaların . Veyl olsun!

Veyl olsun! Ve dahi sofranızda bulunmaktan onur duyuyorum, yeterki sandalyede değil masada olayım. Afiyet olsun!

Dokunsan parmakların merhem

5 Mayıs 2011 Perşembe

Usame Bin Ladin gerçekten öldürüldü mü? Açıklıyorum!

Bu sıralar güncel ve siyaset ile, dolayısıyla güncel siyaset ile meşguliyetimi epey gevşettim. Düzenli olarak 3-5 gazete, 25-30 köşe yazarı, bilmem kaç internet sitesi takip ettiğim eski zamanları fazlasıyla anormal bulduğum için şimdi normale döndüm diyemiyorum, çünkü şu anki halimle de güncel siyasete olmam gerektiğinden fazla bulaşmış buluyorum kendimi. Hele meseleler Türkiye siyasetinin boş, sığ, aptalca meseleleri olunca, okumak da, yorum yapmak da, boşa giden enerji ve zaman olarak görünüyor bana çoğu zaman. Fakat ibtida mı eyledik ne oldu, kahvehane pinekçileri gibi ülkeyi kurtarmaktan, salak bir siyasetçinin ahmakça beyanatına sinir olmaktan vs. memnu tutmaya da kabil olamıyorum kendimi. Hayırlısı.

Üzerinde konuşulacak mesele ülkeler arası olduğunda ise Türkiye matbuatında sığlığın yanına kocaman da bir cehalet ekleniyor. Kendi mevzularımız söz konusu olunca sahih bilgiler olmasa da, herkesin bu ülkede yaşıyor olmaktan dolayı aşina olduğu, hiç olmazsa kendisini biliyor sandığı konular karşımıza çıkıyor. Cehalet açık değil gizli bir cehalet halinde önümüze çıkıyor. Sırıtmıyor. Ulus devletciğimizi çevreleyen sınırları aştığımızda ise yazar takımımız, divan şairi Rasih'in deyimiyle bühtan bühtan üstüne eyliyor, en basit ansiklopedik, kronolojik bilgilerden bile mahrum olduğunu ortaya çıkarıyor. İran ile ilgili neredeyse her konuda bu böyledir. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen olaylarında bu böyle oldu. Son olarak Libya olaylarında da bu böyle. Sağcısıyla, solcusuyla, lazıyla, kürdüyle, çerkeziyle, liberaliyle, islamcısıyla, fenerbahçelisiyle, metalcisiyle neredeyse ülke olarak büyük ekseriyetimizin kesişimi içinde bulunduğu tek tük kümelerden biri bu "dışarısı" hakkındaki büyük cehaletimiz, kendi içine kıvrılan hastalıklı etnosentristliğimiz.

Kimse de demiyor ki gel Enes kardeş, anlat bize işin aslı neymiş de anlayalım, diye. Bu büyük güncel siyaset birikimim de yeni bilgilere yer açılsın diye zihnimden silinmek durumunda kalıyor bir süre sonra mecburen. İsraf. Mis gibi çiğ köftenin, kabak tatlısının, köy ekmeğinin vs fazla beklediği için atıldığını düşünün, onun gibi bir şey bu! Bari Bin Ladin konusunda bir kaç laf edeyim diye niyetlenip bu yazıya başladım ki, istidrat kabilinden söylenirken lafı çok uzattık. Zaten 3 kişi ya okuyor ya okumuyor, onlardan da buraya kalan 1 kişi varsa, o güzel kardeşimi daha sıkmak istemem. Yani ki, terminalimize yaklaşmış bulunmaktayız, bagaj fişlerinizi hazırlamanız rica olunup, bir sonraki yolculukta tekrar...

Şimdi, bu herifin var olduğuna bile inanmayan çook büyük bir kitle var Türkiye'de, dolayısıyla ölümü üzerine aklı başında söz söylemek bile abesle iştigal geliyor bana. ABD nefreti ABD ile ilgili çok ufak bilgilerden çok büyük sözler çıkarmayı sağlıyor maalesef. Bu yüzden komplo teorileri vs çok kolay revaç buluyor adam gibi ABD muhalefeti yapmak bile mümkün olmuyor. Çünkü ülkemizdeki ABD muhalefeti, ABD hakkında bilgilerden, sosyolojik-siyasi analizlerden yola çıkılarak yapılmıyor. Mesela ABD'yi en sert ve en kaliteli eleştiren, aynı zamanda yaşayan en büyük düşünür, aktivist (ve daha birçok şey)lerden biri olan Noam Chomsky okunmuyor bu ülkede! Bunun üzerine biraz düşünmek lazım (bu da çok klişe bir cümle oldu yav.).

Öncelikle başlıktaki vaadimizi gerçekleştirelim. Ben Hakan Albayrak'a katılıyor ve Usame Bin Ladin'in şu an ABD tarafından sorgulanmakta olduğunu düşünüyorum. ABD eline geçirmemiş olsa öldürdük demezdi bir kere. Çünkü sonradan ortaya çıkması büyük prestij kaybı olurdu. Öldürmüş olsalar da fotoğrafları anında yayınlarlardı gibime geliyor.

Cesedin denize atılması ise çok da garipsenecek bir durum değil. Barbardan barbarlık beklenir. Milyonlarca insanın canını gram önemsemeyen bir ABD bir Ladin'in cesedini denize atacak tabi! Yeri belli olan bir mezarın oluşturacağı sembolik önemden dolayı da böyle bir yola gitmeleri kendileri açısından "mantıklı". Dolayısıyla öldürdüler ise de öldürmediler ise de mezarı olan bir Ladin'den korkuyorlar. E öldürmediler ise zaten ortada olmayan cesedi teslim edemezler.

En başından beri en tutarlı tekrarlanan bilgi, Ladin'in başından vurulduğu. Demek ki eğer sorgulama durumu varsa, sorgulama sonunda kafadan vuracaklar, sonra da onun fotoğraflarını çekip yayınlayacaklar. Fotoğrafları yayınlardık ama çok felaket, bakamazsınız, içiniz kalkar valla, yollu açıklamalar yapan ABD yetkilileri sonunda da ekliyor: ama yakın bir zamanda yayınlanır mutlaka. İfadelerin saçmalığını, aptalcalığını bir yana bırakalım, bu ifadelerden çıkan sonuç bana göre şudur: öldürünce göstereceğiz fotoğrafları, biraz bekleyiverin!

Gelelim bu herifin hiç yaşamadığı tezine... Bir gidin lütfen yaa! Bu kadar komplo teoriciliği nasıl oluyor anlayamıyorum. La oğlum adamın annesi babası, mal varlığı, gençlik fotoğrafları, örgüt elemanları, konuşmaları... bir sürü şey var. 11 Eylül saldırısıyla meydana çıkmış bir adam değil ki bu. Afganistan mücadelesi zamanları filan var. Çok bir şey de söyleyemiyorum bu iddiaya karşı, çünkü açıkçası fazla saçma geliyor.

"Ladin zaten ABD'nin adamı" tezine gelelim. Buradaki iddia bu herifin CIA'den maaş alan vs bir tip olduğunu ima ediyor. Dayandığı temel noktalardan biri de, Afganistan mücadelesi sırasında Rusya'ya karşı ABD ile yapılan işbirliği. E tamam da düşmanımın düşmanı dostumdur diye lisede mantık ünitesinde öğretmediler mi size? Soğuk savaş dönemi konjonktürü diye ders mi yapmamız gerekiyor illa! ABD'nin Bin Ladin'in yaptıkları üzerinden, bunları dayanak göstererek Irak'ı ve Afganistan'ı işgali, oradaki masum milyonlarca insanın ölümüne doğrudan ve dolaylı olarak sebep olması filan bu ABD'nin adamı tezini açıklamaz. Bu sadece ABD'nin hin oğlu hinliğini gösterir. Neyse bu daha genişçe konuşulması gereken bir konu.

He son olarak, Ladin zaten ABD'nin adamı diyenlerin epey bir kısmı ekliyor: şimdi Miami'de bir otelde colasını yudumluyordur. ABD'nin adamı ya, öldürmemiş de, bilmem ne! Saddam zamanı da söylemişlerdi buna benzer şeyler. Olm siz yeşilçamdan, masalalr dünyasından vs mi fırladınız, bu nasıl naiflik yav? "Hmm sen bizim adamımızsın, senle işimiz bitti ama sana karşı vefamızın gereği olarak borcumuzu yerine getirmemiz lazım. Dağda bayırda çok nefes tükettin, ahir ömründe seni şöyle rahat ettirmek bizim boynumuzun borcudur." mu diyecek yani ABD! "Kötü"ler bu kadar "iyi" olsa dünya bu halde mi olurdu sanıyorsunuz! Adamıysa, işi bittiyse sıkar kafasına, atar bir çukura bu kadar basit. Esasında bizim ülkemizde de epey yaygın bu devletin kullandığı adamı infaz etmesi ama, neden hala bu düşünceler revaç buluyor anlamıyorum.

Usame Bin Ladin müslüman mıydı? Müslümanlıkta terör var mı? Onun yaptığı cihad mıydı? Cihad nedir, neden yapılır? ... Kabilinden bir sürü sorunuz var biliyorum. Şimdi epey gevezelik ettik, onu da başka bir yolculukta işleriz belki. Ama önce selefilik konusunda bari üç-beş kitap karıştırın da gelin, yoksa boşa kürek çekeriz anlatalım derken!

Evet, siz değerli yolcularımızdan gecikme için özür diler ve şehir merkezinin 18 santigrat derece olduğunu ve dışarıda harikulade bir bahar yağmuru olduğunu bildirir, ÖzYalçınlar Seyahat'i seçtiğiniz için ne kadar teşekkür edeceğimizi bilemez, cümleyi toparlayamayız efendim. İyi akşamlar.

İktibas

"Babamın ölümünden bir hafta sonra bir gece yarısı anamın kahkahalarıyla uyandım. Kapıyı açıp bilinmez bir karanlığın içine dalıverdi ansızın. İnsanların affı, bağışlamayı unuttuğu, şiddetin, vahşetin cesaretle bir tutulduğu bir ortamda anam da insanlığından vazgeçiyor. Çokları "Delirdi, aklını oynattı." dese de ben "insanlığından vazgeçti." diyorum. İnsan olmayanların elini kolunu sallaya sallaya gezdiği bu dünyada o, insan kalmanın imkansızlığına inandı."

Nurşah Karaca, Köpükten Çiçekler, Dergâh, Nisan 2011

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Camilerde kadının yeri neresi? - Yıldız Ramazanoğlu

Bu blogda süreli yayın metinleri paylaşmayı düşünmüyordum ama bu mevzuyu ve yazıyı çok mühim bulduğum için koyuyorum. Bundan sonra da ara ara bazı yazılar koyabilirim belki.

Camilerde kadının yeri neresi?

İktibas (alıntı diyesim gelmedi nedense)

"Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil... Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla baş başa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim."

"Hiçbir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyananlar, yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler."

"İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. [...] Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki herhangi bir saatimde birisi gelip de bana " Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli... Herhangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah, bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lâlettayinin içinde kaybolmak, bir avuç kumun içinde bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek."

"Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendini bulan adamım. [...] Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten korkunç bir şeydir"

"Halbuki bir ömür yaşanmaya değer bir şeydir."

Bir Yol, Ahmet Hamdi Tanpınar

1 Mayıs 2011 Pazar

Kuğunun Son Şarkısı - Beşir Ayvazoğlu

Galata Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Esad Galib Dede Hazretleri "kelama can verenler" taifesinin en müstesna temsilcilerindendir. Tanpınar'ın Dede Efendi için söylediği " bir inkırazı, çöküşü, yüksek bir zafer yapan deha" ifadesinin şiir göğündeki yıldızı da odur. Onun şiirde açtığı "nev râh"ı bihakkın idrak edecek seviyede olmadığımız açık olsa da, önümüze serdiği ışıklı, ateşli imajların; her biri birer buluş olan terkiblerinin önünde gözlerimiz kamaşırken, ne büyük bir şiir kudretinin karşısında olduğumuzu hissetmemek zaten mümkün olamazdı.

"Gele bir devr ki bu Galib'i yâd eyleyeler
Fursat-ı sohbeti ahbâb ganimet bilsün"

Beşir Ayvazoğlu Galib Dede'nin "fursat-ı sohbet"i ganimet bilen "vefadar"larından biri olarak, 1995 yılında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi hamiliğinde, sergi, konser, sempozyum ve mukabele'den oluşan Şeyh Galib Günleri programını düzenlemişti. Onlarca hattat, nakkaş, müzehhib, ebruzen, müzisyen, düşünür ve şairin iştirakiyle düzenlenen program uzun yıllardır farkına varmadan hasretini duyduğumuz çiçek bahçesine bizi birkaç günlüğüne de olsa salmış, biterken de özlemini bırakmıştı arkasında. Bu programın akabinde yayınlanan sempozyum kitabının başına koyulacak biyografiyi yazmak da yine Beşir Bey'e düşmüştü. Kuğunun Son Şarkısı bu biyografinin genişletilmiş versiyonuna eklenmiş birkaç yeni bahis, ilave olarak Dede Efendi, Hattat Rakım Efendi, Halet Efendi biyografileri, yine sempozyum kitabının sonunda yer alan Şeyh Galib' den Yansımalar bölümünden oluşmakta. Kitabın başında da Kuğunun Son Şarkısı ismini neden seçtiğini izah etmek için Mantıku't-Tayr' dan alıntılanan Kaknus bahsi ve genel olarak kitabın yayını ile ilgili izahatler için de Der Beyan-ı Sebeb-i Telif başlıklı bölüm var.

Kuğunun Son Şarkısı, Beşir Ayvazoğlu' nun daha önce Dede Efendi'yi nitelemek için kullandığı bir terkib. Bizim Tanpınar'ın ifadesini kullandığımız gibi, bunun da Şeyh Galib için kullanılmasında hiçbir sakınca olmadığı, bu iki muhterem şahsiyetin de aynı taifeye mensub olduğu açıktır. Terkib, ölmeden önce son şarkısını söyleyen, acıklı inleyişiyle bütün ormanı da derd içre ağlatan kuğu kuşlarına ve islami mitolojideki benzeri kaknüs kuşlarına telmihen kurulmuş. Galib Dede de şiirini söylerken ölmeye yatmış bir medeniyetin son şarkısını terennüm ettiğinin farkındaydı şüphesiz.

Hicri 1171 tarihli doğumuna "cezbetullah", "eser-i aşk" gibi terkiblerle tarihler düşürülen, daha sonraları şiirlerinde kullandığı Sebk-ı Hindî tarzının kurucusu Şevket-i Buharî' ye telmihen Şevket-i Rûm diye anılan, önce Hoca Neş'et'in verdiği "Esad" mahlasını alan, daha sonra 24 yaşında tertip ettiği divanıyla sonuna kadar hakettiği Galib mahlasını kullanacak olan Galib Dede'ye dair biyografik bilgileri bu yazıya motomod almadan, bu cümledekiler ile iktifa etmeyi uygun buluyoruz. Kitapta, sandığımız kadarıyla, her ne kadar daha fazlasını bilmek arzusunda olsak da, Şeyh Galib' in hayatına dair öğrenme imkanımız olan neredeyse her malumat mevcut.

Kitabın en önemli artısı, müellifin hem "aşk estetiği" nin ontolojik boyutlarına hem de dönemin toplumsal atmosferine fazlasıyla vakıf olması. Art arda sıralanan biyografik malumatlar zincirinden oluşması mukadder olabilecek böyle bir kitap, sadece şiir değil bütün klasik sanatlardaki yetkinliği ve az önce söylediğimiz vukufiyetleri nedeniyle, Beşir Ayvazoğlu' nun elinde hem eksiksiz bir biyografi, hem Şeyh Galib şiirini anlamaya açılan önemli bir kapı, hem de o dönemin sosyal-kültürel ahvalini idrak ettirmeye matuf bir pencere halini almış. Mesela sadece, Hüsn ü Aşk' ın yazılışı dönemindeki İstanbul yangınlarının Şeyh Galib'in zihninde bıraktığı etkinin, dolayısıyla eserdeki her manada ateşîn mahiyete yaptığı etkinin soruşturmasını yaparken, müstakil bir yangın incelemesi makalesi olacak kadar müktesebata doyuruyor bizi müellif.

Dede Efendi, Hattat Rakım Efendi ve Halet Efendi biyografileri de 3. Selim ve 2. Mahmud zamanları gibi siyasi-sanatsal dilemmaların baş gösterdiği zamanların havasını koklayabilmemiz açısından çok etkili olmuş.

Şeyh Galib'in etki ettiği sanatçılar bahsini burada açarsak kapatamayacağımızı bildiğimizden, onun etkileri halen devam eden tek divan şairi olduğunu aktararak ve etki ettiği sanatkarların Keçecizade İzzet Molla'dan Orhan Pamuk'a, Namık Kemal'den Sezai Karakoç'a ve daha nicelerine kadar çok geniş bir yelpazede yer aldığını da söylerek geniş tafsilat için sizi kitaba havale ediyoruz. Hem bu etkilerle ilgili geniş tafsilat hem de Şeyh Galib'in geçtiği şiir, roman ve yazılardan parçalar kitapta mevcut.

Şeyh Galib'in el yazısıyla Hüsn ü Aşk'tan bir bölüm ve yine kendi el yazısıyla 3. Selim'e yazdığı dilekçe kitabın sayfaları arasında karşınıza çıkınca, 200 küsür yıldır mucizevi bir şekilde bozulmadan kalmış ve aniden elimize geçmiş eşsiz bir belge ile karşılaşma hissi hasıl oluyor. Hakeza, kitabın sayfaları arasında serpiştirilmiş Gülbün Mesara'nın Galib minyatürü, Melling'in İstanbul çizimleri, Galata Mevlevihanesi'nin eski fotoğrafları gönlümüzün zaten ettiği bayramı gözlerimize de tattırıyor.

Galib Dede'nin "sikkesiz, destarsız, postsuz, abasız" bir şair olarak tasavvur edilip onun Mevlevi Şeyhliğinin görmezden gelinmesi maalesef çok karşılaştığımız bir bühtan ve gaflet. Bu konuda burhan aramaya gerek yok, zaten hazret ŞEYH adı üstünde, fakat biz yine de Konya'da çileye soyunduğu sırada hasretine dayanamayan anne babasının ısrarlarına binaen, onlara cevaben yazdığı mektuplardan birinden ufak bir alıntı yapalım. Babasının gönderdiği mektuplardan birine verdiği cevapta: "Hazret-i Pîr'in dergâh-ı meâli-penahlarına ilticâ"sının "harekât-ı ihtiyâriyyeden değil cezebât-ı ıztırâriyeden add" olunması gerektiğini ifade ederek şunları yazmıştır: " (...) şimdiye kadar geçirdiğim hallerin kâffesine fâik bir tecellî-i garîb oldu; beni oradan aldılar. Daha doğrusu beni benden aldılar(...) İnâyet-i Rabb-i Kadir ve ruhâniyyet-i hazreti Pîr müsâid olursa, ikmâl-i maksaddan sonra avdet ve takbîl-i vâlideyn ile kesb-i saâdet eylerim."

Yine "hazret-i Pîr"i için "Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir" mısrasını söylediğini de hatırlatarak bu kadarla iktifa edelim.

Beşir Ayvazoğlu'na bu değerli çalışmasından dolayı ne kadar teşekkür etsek az. Galib Dede gibi "kendi göğündeki tek yıldız" bir yüce şahsiyeti anlamaa doğru önemli bir adım atmamıza vesile oluyor bu kitabıyla. Yazımızın başında bahsettiğimiz sempozyum kitabındaki bildirilerin de birbirinden nefis olduğunu da araya sıkıştırmadan edemedim, bilahere o kitaptan da bahsederiz inşallah.

Programımızı kapatırken güftesi Şeyh Galib'e bestesi Hammamizade İsmail Dede Efendi'ye ait olan mahur yürüksemai eser ile huzurlarınızdan ayrılıyoruz efenim: Âh yine zevrâk-ı derunum kırılıp kenâre düştü...

Kuğunun Son Şarkısı
Beşir Ayvazoğlu
Ötüken Neşriyat

(kitaphaber.com.tr sitesinde yayınlanmıştı)

Duyuru

Pek halis bir niyetle olmasa da (bedavadan kitap temin ettikleri için) kitaphaber.com.tr isimli sitede yazmaya başladım. Yazılar ne kadar kaliteli olur bilmiyorum, ama kitap tanıtımı-tenkidi-analizi-izlenimi karışımı yazılarım çıkacak. Öyle işte.