18 Haziran 2011 Cumartesi

Yazarınız Kavgada!

Bugün uzun zaman sonra ilk defa sokakta birine diklendim.

Nalbantoğlu'nda yürürken yanımdan geçen üçlü ekipten bir tanesi bana neredeyse değecek kadar yaklaşarak, yanımdan ahlak ve edebe mugayir cümleler kurarak geçti. Şu anlatışa bak bee, sokak kavgasını hanım evladı ağzıyla anlatacak adama tabi laf atarlar!

Lafları bana değildi, ama garip bir şekilde özlemişim bu gibi durumları. Ben de durdum, 7 numaralı bakışımı üzerine diktim elemanın. Dönmemesi imkansızdı, üzerime yürümemesi de imkansızdı. Elinde kitaplar olan gözlüklü biri, 7 numaralı bakışı da atarsa ona doğru dövecekmiş gibi yürümek dünyanın en doğal işidir.

O öyle gelirken saz arkadaşları da sahne önü seyircisi gibi koltuktaki yerlerini almaya hazırlanıyorlardı ki... Elemanın "O gözlüğün camlarını gözüne sokarım!" tarzı sözlerini sesimle böldüm, hatta yırttım. Ne dedim tam hatırlamıyorum ama sakin bir tonda "Adam ol" filan dedim herhalde. Ne dediğin önemli değildir burada. O sakin ve kendinde emin ton mutlaka afallatır. Öyle de oldu. Bana iki adım kalmışken durdu. Seyircilerden biri "tehlike"yi sezdi ve aramıza girdi. O aramıza girince ikimiz de sıcak temastan uzaklaşmanın güveniyle daha rahat salladık birbirimize bir süre.

Bu tip durumlarda küçükten beri stratejim şudur: Sanki karate balkanlar şampiyonuymuş gibi davran ve fiziksel kavgadan uzak durmaya çalışarak aklınla hallet durumu. Mesela 4'e 3 olduğumuz bir durumda, elemanlarla laf dalaşı-tartışma-tehdid karışımına devam ederken çaktırmadan benim elemanlardan birine adamları toplaması işaretini çakmıştım ve gelen 25 kadar elemanla bu 4 kişiyi dövmüştük bir seferinde. Askerlik hatırası gibi anlatmaya başlasam çok uzar şimdi. Ama bu strateji genelde tutar.

Fiziksel müdahele başlarsa biraz sıkıntılı tabi. Bir kere fiziksel müdaheleyi sezdiğin anda ilk yumruğu ve kafayı atmak mühim vesselam. O fırsatı kaçırmamak lazım. Kaçtıysa da idareli kullanayım filan demeden Allah ne verdiyse seri olmasa da güçlü darbeler indirmek lazım, sert darbe gelince karşı taraf savunma psikolojisine girer, iyi olur. Ama hala uzuyorsa kavga, benim açımdan şerefli bir şekilde uzamak, ikilemek, kaçmak lazım. Dayak yemenin lüzumu yok. Kendine güvenen devam eder, ben iy değilim kavgada. Ne demiş Sokrates: Kendini bil!

Neyse şimdiye dönelim. Bir karar vermem lazımdı. Karateciyiz filan ama bunlar 3 kişi. Bana çatan zaten manyak. İkincisi de kavga çıksın diye bekliyor. Grupla beraber rahat döveceklerini biliyor beni. 3., yani aramıza giren, kavga ihtimalinden çok korkuyor. Beni sakinleştirmeye çalışıyor. Gelgelelim, Ahmet Yılmaz'ın videosunda da gördüğümüz gibi, arayı yapmaya çalışan, Ahmet Abi'nin bacağına bıçağı saplıyor. Saplayan o değil miydi, emin olamadım ama, neyse işte, bu tiplere de güven olmaz pek. Kavga çıkınca hiç belli olmaz.

Karate ile dövemem bunları, orası kesin. (Ulan sanki karateyi de biliyoruz bilader! Biliyor gibi davranalım derken kendimizi de inandırdık!) Elimdeki kuşe kağıda basılmış dergi geldi aklıma sonra. Hadi reklam da yapalım, Ekopolitik Gündem dergisi. Jason Bourne karşısındaki koskoca özel ajanı fena benzetmişti filmde bir tane dergiyle. Ama yok yok, ben hiç beceremem o işleri. Hem diğer kitapları yere atmak lazım, o da yaş iş. Hace Yusuf Hemedani ve Cahit Zarifoğlu'na ayıp olur.

Jason Bourne metodu da yaş. Sağıma soluma baktım, bir iki esnaf "manzara"yı izlemek için kapının önüne çıkmış, bana bir yardımı dokunmaz eşşoğlueşeklerin. Ne kadar yapmak istemesem de elimde tek ihtimal kaldı. Polisi aramak. Elimi cebime attım. Eleman hemen anladı. "Polisi mi arayacan?", "Ara lan..." filan diye korkmuyorum mesajı vermeye çalışıyor. Beni tutan eleman çok panikledi. Bu iyi!

Ama bir sorun var ki, elimi cebime atınca anladım. Telefonum yok. Telefonu ağırlık yapıyor diye evde bırakmıştım. Ben de cebimde kabarıklık var diye telefonu evde bıraktığımı bir yanlış hatırlama sanmıştım. Cebimdeki kabartıyı hissettiğim için, telefonu bırakmamışım demek ki demiştim. Elimi atınca hatırladım ki o kabartı Peyman'ın bedava dağıttığı çerez paketlerinin boş hali.

Atatürk Caddesi üzerinde bir tane han gibi bir yer vardı eskiden. Kitapçılardan oluşan, iki-ikibuçuk katlık bir yer. Sönmez gibi olmasa da ara ara giderdim, kelepir ikinci el avı yapardım filan burada. Bugün de bir gideyim bakalım yerinde mi hala dedimdi, ama demez olaydım. Meğer ben mecazen konuşurken han sahiden yerinde değilmiş artık! Postaneden giderken "ordabiryerdesağda"ydı mekan. Formül bu. Çok dalgın günümdeysem de Yalım Foto'ya yakınlarda bir yerlerde. Gerisinde mi ilersinde mi bilmem. Yalım fotoyu geçerim 20-30 adım sağa bakarak giderim, mekan yoksa geri döner 50 adım filan giderim, mekanı bulurum. Hep bulurdum. Bu sefer bulamadım. İleri geri birkaç sefer tüm yolu arşınladım fakat mekan ilginç bir şekilde yok olmuştu. Uğramazsan yok olur tabi! Yolun sonundaki birbuçuk katlı başka bir kitap hanını görünce hatırlayıp oraya gireyim bari dedim ama, orada da sadece iki dükkan kalmış kala kala. Son bir kez daha kafam solda azimle yürüdüm fakat, yine bulamadım.

İşte tam o sırada kaçtır yanlarından geçip almadığım çerezcilerden alayım dedim. Ben çerezi alırken teyzenin biri "Misafirim gelecek onlara da götüreyim, verin de" diyordu. Zaten ikişer üçer veriyorlar, teyzem iyice abartmış beleşçiliği. Buradan ayaküstü kınayayım teyzeyi.

Sonra o çerezden yiye yiye bir kere daha yürümüşüm caddeyi demek ki. Onu unutmuştum. Çünkü caddenin son tarafında bulunan, eskiden Gima olan şimdi Carrefour'a girerken koymuştum çerez paketlerini cebime. Son turda da bulamayınca, artık bir tur daha dönmeyip az yukarı yürüyüp Carrefour'a yönelmiştim. Bir iş için girmem gerekiyordu. Bir insan alışveriş dışında nasıl bir iş için markete girer diye düşün bakalım muhterem okuyucu! Girene kadar çöp kutusuna rastlamadığım için de paketleri cebime attım girerken. Çıkışta ya cebimdekiler öterse stresi yaşadım ama ötmedi. Zaten alışveriş yapmamışım, uğraş heriflerle.

Neyse araya bir sürü şey soktuk. İşte benim telefon sandığım boş çerez paketlerinin hikayesi böyleydi. Ve benim telefonum yoktu. Artık yapacak tek şey kalmıştı. Serseriyi affetmek! Polisi arayacağımdan fena korkan arabulucu eleman, "Abi kafası iyi, kusura bakma sen." filan demeye başladı. Ulan kafası iyi adam görmemiş olsak tamam! Bu ne esrar kullanmış, ne tiner çekmiş. En fazla iki bira. Ama neyse. Baktım daha yalvarır bir moda geçti. İşte dedim, tam zamanı. Asıl manyak ile tüm iletişimi koparıp, bu arabulucu ile konuşmaya başladım. 'Yiğitliğe b.k sürdürmemek' sanatını incelikle icra ederek biraz konuştum elemanla. Sonra 'affettim'.

Bizim manyağa doğru son "Adam ol" kıvamında laflarımı da söyledikten sonra, beni bekleyen çiğ köfteleri almak üzere yoluma devam ettim.

Bu arada tam "olay"ı yaşadığım yerde bulunan 'güzel müzikler çalan komünist kitapçı' da kapanmış, onu farkettim.

Ailenizin bıçkın delikanlısı Enes, bir kez daha dayak yemekten ucuz mu kurtuldu, yoksa stres atma vesilesi güzelim bir kavgayı mı kaçırdı? Karar veremedim.

Kelam Hakkında Tekellüm (Ettik Varsaydım)

"'Kelime' kelimesini değiştirmeden, bu milletin kutsal ile bağını kopartamazsınız." - Nurullah Ataç (Ben Mustafa İslamoğlu Hoca'dan duydum)

Kelime, kef-lam-mim kökünden geliyor. Kelam ile aynı kökten. Yuhanna İncili "Önce kelam vardı." diye başlar. Böyle zincirleme uzatabiliriz. Serbest düşünce yaparsak, hele "kelam" kelimesi-kavramı üzerinde yaparsak, ucu başı belli olmayan (bî-payan der Farsîler) bir söz denizini doldurabiliriz, ettiğimiz sözlerle. Biraz edelim dedikdi geçenlerde de, yazı bambaşka yerlere gelivermişti. (bkz. Söze Dair İçlenmeler )

İlk cümlenin bana düşündürdüklerini yazmaktı muradım, fakat erken frenledi içimdeki başka biri, gördüğünüz gibi. O zaman başka bir alıntı ile de sonlandıralım,

"Şüphesiz kelam mucizedir ve sözün kudretine daima iman ettim."- Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği

Ziyan Olan Çaylar

-Ben sana tutuldum...
-...
-Ama güneş tutulması gibi...
-...
-Dünyam karardı.
-...
-Şarkıda var ya...
-...
-Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı.
-...
-Keşke biraz cevap verecek kadar, ondan da geçtim, bu söylediklerimi duyacak kadar karşımda olsan.
-...
-Hem çayın da böyle ziyan olmazdı.
-...
-Ben sana meftunum, mergubum, merbutum... Sen böyle ne kadar çok yoksun.
-...
-Susman, yaratılmamış şekli dünyamın. Yokluğun ise kıyameti, bu yaratılmamış dünyanın.
-...
-Çağrılmayan Yakup'a selam çaktım az önce farkında mısın?
-...
-...
-...
-Peki o zaman öyle olsun. Susmanın dilini konuşalım beraber. Sen yokken ben varken. Arada bir yerde buluşalım.
-...
-...
-...
-...
...

17 Haziran 2011 Cuma

İçimden bir ses

Bankada annesi yatıracağı paraları sayarken, yanındaki dünyalar tatlısı kız çocuğu da annesine isyan ediyor.

- Anne, paralarımızı niye onlara veriyorsun (veznedar bayanı gösteriyor), o paralarla araba alacaktık yaa!
- Kızım araba alacağımız zaman geri alacağız buradan paralarımızı.
-Ama anne, geri alacaksak niye veriyoruz.
- Evde hırsızlar çalar yoksa.
- Hırsızlar buradan da çalar.
- Çalamaz, burada kasalar vaar, kameralar vaar, kasaların başında bekleyen abiler vaar...
- (Veznedar bayana, bir bakış daha atıyor) Ama ya uyurlarsaa!

5 Haziran 2011 Pazar

Sahnede yaşamak (ama öyle değil)

Şöyle bir film sahnesi.

Adam büsbütün bir sessizliği yırtıp, buruşturup bir köşeye atar gibi coşkulu ve baskın bir tonda,

- Yorulmadın mı?

ve ekler,

gözlerindeki ışığı susturup bir köşeye fırlatarak,

-Yaşamaktan..

Diğer adam, buğusunda kaybolduğu, yani teselli bulduğu çaydan, bardağı beş parmağıyla kavrayışını güçlendirerek bir yudum alır, çayı tekrar özenle çay tabağının üstüne koyar, havada buharın yaptığı kavisten artakalanı izler, sonra soruyu daha bir salise önce duyup bu soruya hayret etmiş gibi gözlerini kaldırır. Şöyle der,

-Yaşamak?

"Yaşamak?" derken Afrika kıtasının en ücra köşesindeki adı sanı bilinmez bir ülkenin adını ilk duyuşunun ardından, doğru tekrar etmeye çalışanlar gibiydi. "Okyanusa kıyısı var mı?" diye sorması bile beklenebilirdi, bu meçhul ülkenin.

Şimdi sessizlik atıldığı köşeden gerinerek toparlanır ve eski yerine yerleşir. İkinci adamın bir hışımla bıraktığı tek kelime, bittikten sonra da muhatabının içince derin oyuklar açarak ve kuyruğuna nice anlamlar ekleyerek ilerler. "Yaşamak? Yaşamak? Yaşamak?" "Hani nerede bu yaşamak?"

Sessizliği oturdukları mekanın hoparlöründen gelen ses tekrar yırtar,

-Yaşamaaaak, adı için yaşamaaak.

Dış ses girer,

-Böyle olur müselmanın nihilisti arkadaş!

Bambaşka bir adamın gözleri sahneyle beraber kararır.

Diğer sahne girer.

1 Haziran 2011 Çarşamba

"Söz"e Dair İçlenmeler

Yeşilçam filmlerini izlerken kendini kaptırıp, karısını döven kocaya "Tüü senin boyuna posuna!" diye bağıran, filmdeki karakterlerle birlikte ağlayan, neşelenen anneannelere, şefkatle hatırlatıcılık yapan örnek torun olarak şöyle denir: "Ama anneannecim, bu gerçek değil, film."

Sanata, özellikle dinamikleri itibariyle, temel vasfı tezyinilik ve teşhirden daha önce "söz"e dayanan edebiyata bakışımızın, onu hayatımızın içinde konumlandırışımızın nerede olduğunun beyanıdır bu ifade. "Söz" sanatının tezyini ve teşhire matuf, zarf yönünü temsil eden form yönü, kurgu ve sözdizim anlamında geometrik arayış ve fonotik anlamda musiki arayışı içindedir.

Peki mazruf yönü; yani muhteviyat. İfade, "söylenenen" ilh, artık ne dersek... Divan edebiyatı incelemeleri ve değerlendirilmelerinde büyük bir fecaat ile farkına varılmadan es geçiliyor işin mazruf yönü. En fazla motomod mealler ve yine, anlam katmanlarını aralamayan, sadece bazı dil oyunlarının açıklamasını yapmaktan öte pek geçemeyen şerhler... Daha ötesi nadirattan. Divan edebiyatı içindeki mesnevi geleneği, hem yazılı hem sözlü edebiyatımızda kocaman bir alana sahip menkıbe geleneği, islami mitolojinin ve "fantastiğinin" ifade şekli masallar, şehirlerden köylere istisnasız her bölgede dilden dile anlatılan "yaşanmış" aşk hikayeleri, olağünüstü olaylar... Daha sadece bir kısmını, sadece kategori olarak acemice saymaya çalışmaya bile gücümüzün yetmediği bu koskoca "hikaye" geleneğimiz ve dolayısıyla aşinalığımızın yanında bizim hikayeye bakışımız, hikaye ile ünsiyetimiz ne durumda? Maalesef, bütün bu saydıklarımızı ve daha fazlasını kapsayan koskoca "hikaye" müktesebatı, daraltılmış daraltılmış, kitapçılardaki "öykü" veya "roman" bölümlerine müncer kılınmış durumda. Bu büyük bir fakirleşmedir, esefa!

Bu, aynı zamanda daha büyük bir yoksunluk ve yoksulluğun da işaret taşıdır: Artık hikayelerimiz gerçek değil! Hikaye artık kitapçı raflarından alıp okurken, "gerçek olmadığını" bildiğimiz, "edebiyat zevki" için okuduğumuz, bazılarına "vaauv, ne kadar gerçekçi" diye tepki verdiğimiz, en nihayetinde "tükettiğimiz", "oyun ve oyalanma"dan ibaret. Hele işin ekranda tezahür eden kısmı daha acıklı. Diziler ve filmler; abartılmış dram, entrika, heyecanlı finaller, sürükleyici hikayeler vs sundukları oranda revac buluyor. Aristocu anlamda bir arınma duygusu amaçlanan. Dışarıdan izlenen, gerçek olmadığı biline hikayede bir karakterle özdeşleşerek veya başka bir karaktere nefret duyarak, içindeki duygusal birikimi boşaltmak için girilen 2 saatlik yalandan-gerçek terapileri... Duygusal mastürbasyon, normalleştirilmiş pornografi... "Yapımcı"lar duygularımızı istismar etmekten, biz "arınmaktan" memnun.

Film-dizi bitince "hayatımıza" geri döneriz. Film hayatımızın bir yerinde değildir, biter. Bittiği yerde kalır. Bizimle beraber devam etmez. Zaten plastik olduğu için hayatımız içinde sakil durur bitmesin diye uğraşsak bile. Oysa "leyla gibi bakmak", "mecnuna dönmek" gibi deyimlerimiz hala varlar. Bazı hikayelerimiz hala bizimle beraberler. İlla ki halk kültürüne veya klasik kültüre atıf yapmaya lüzum yok. Suç ve Ceza'dan Raskolnikov, Huzur'dan Mümtaz, Tehlikeli Oyunlar'dan Hikmet Benol, Mustafa Kutlu'nun Kambur Hafız'ı vs. hala "buralarda bir yerlerde" değiller mi?

Bütün bunların içinde gerçeğe değen hikayeler ne oluyor peki? "Sükut suikasti"ne uğrarsa sevinsin sanatçı! Daha kötüsü "Bu bizim alıştığımız filmlere benzemiyor." arkaplanlı cahilane eleştirilerle, filmleri "başı-sonu olmamakla", "hikayesi olmamak"la, "fazla durağan" olmakla, "az konuşma var" diye suçlanıyor. Sahi bu kadar gevezelik içinde ne kadar az konuştuğumuzun cidden farkına varamadınız mı hala! Festivallerde ödüller veriliyor, "sanat dünyasında" taltif ediliyorlar az çok bu yönetmenlerimiz ama, seyirci nerede peki? Elbette kitlesel bir izlenme, popülerleşme arzularında değilim bu filmlere dair, sadece üzülüyorum Hollywood sineması tarzı film anlayışının ve Türk işi bol-hormonlu "duygusal" dizilerin mizanımızı, kalbi olan filmleri bu kadar öksüz bırakacak derecede bozduğunu gösterdiği için. "Ne gülüyorsun, anlattığım senin hikayen." diyen Horatius'un kemiklerini daha ne kadar sızlatacağız hikayelerimizi anlatanlara arkamızı dönüp, "başka" hikayeler duymak için sinema salonlarını doldurarak.

Kirazın Tadı, Cennetin Rengi, Hayat Var, Muhsin Bey, Pandora'nın Kutusu, Yusuf Üçlemesi, Uzak İhtimal, Uzak, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Büyük Adam Küçük Aşk... Benim hemen aklıma gelen birkaç tanesi. Herkesin yönetmeni-filmi kendine. Burada sanat despotluğu filan yaptığım yok. Herkesin kalbine değen yönetmen farklı olabilir, ama bunların ve emsallerinin hiçbiri değmiyorsa o kalpte sorun var demektir, ki vurgulamaya çalıştığım da bu. Yoksa "sanat filmi" izlemeyen cahil halk, çıkışlarından değil şu yaptığım. Sadece bir yerliyerine koyma teklifi.

Gerçek hikayeler deyip duruyorum ama burada gözlemlenebilir gerçekliğe objektiflik atfettiğim yok. Gözlemlenebilir olanı mutlaklaştırıp, sanatsal ifadede bunu yansıtmanın gerekliğini ima ettiğim de yok. Bilakis Poe gibi "rüyaların tek gerçeklik olduğuna inananlar"la, Tanpınar gibi rüya adamlarına yakınlık kesbetmiş haldeyim. Belki en başından beri kullanmam gereken kelime hakikat olmalıydı. Çünkü hakikat entelektüel dünyanın harcaya harcaya kirletmediği bir kelime "gerçek"e göre. Hakikat birliği tek dayatarak değil, tekte eriterek oluşturuyor. Bahsi devam ettirirsek çok uzayacak. Özetle, hakikatin tecrübe şekli her insanda dolayısıyla her sanatçıda farklı farklıdır. Bunun ifade şekli ise bu farklılığın üstüne tekrar farklılık seçenekleri eklemektedir. Nihayetinde, mesele, her insanın şekil olarak farklı ve biricik olup, yine her insanın suret olarak ortak insan suretinde olmasına benziyor. Öyle ise, Semih Kaplanoğlu'nda bütün içsel ve dışsal arızalara rağmen, içten içe duyduğumuz umut ve olayları aşarak ulaşılan iyimserlik, bütün acılardan geçerek izini bulduğumuz "hakikat yolu", gerçekliğin-hakikatin bir ifadesi iken; Nuri Bilge Ceylan'da kasvetli, boğucu, iletişimsiz, kendi içinin taşrasına sürülmüş neşvenin hazin ağlayışlarını (terkibe bak çay demle!) duyuran bir gerçeklik-hakikat tasviri oluyor. Hakikat farklı dilimlerinde farklı tatlar veren bir tek meyve gibi. "Bütün mana bir bakış açısından ibarettir." diyor Ahmet Turan Alkan. Evet, önemli olan her şey yerliyerinde olsun, hakikat ile temasını kaybetmesin, yoksa elbet biliyoruz ki sular gibi çağlayan Yunus ile dertli dertli ağlayan Fuzuli aynı şarkıyı söylüyor. Bunlar çelişki değildir. Hatta düşünenler için buradan alınacak büyük dersler vardır.

Son paragraf ile yazı bütünlüğünü iyice kaybettim. Zaten esasen Mommo filmi hakkında bir şeyler yazmaktı niyetim. Girizgah yapalım derken gevezelik ettik. Daha uzatmayayım. Kafamdaki asıl yazıyı da unutmazsam bilahare yazarım, mezkur film hakkında. Ben yazıyı yazmasam da tavsiyemizdir, hakikatli film!

-SON-