27 Temmuz 2011 Çarşamba

Nasıl İş

Ana Ocağı filminde Fatma Girik ile oğlu Kadir İnanır arasında geçen diyalog:

- Nasıl iş bu?
- Paralı iş!
- Ben namuslu iş istiyorum!

Kelimesiz Düşünmek Dediğin Bu Değildi Herhalde Necip Dayı

Televizyonda bir programda yoldan çevirdikleri vatandaşlara "bilakis" ve "bilhassa" kelimelerinin anlamlarını soruyorlar. Benim izlediğim kısımda 50 kişiye filan sormuşlardır, sadece bir kişi bildi. Çoğunluğu bu kelimeleri gündelik hayatta kullandıklarını söylüyordu üstelik. Daha da kötüsü, bilmiyorum diyen de neredeyse 3-5 kişi. Ekserisi kelimelerle alakası olmayan anlamları söylüyorlardı. Cümle içinde kullanmaya çalışan ya da "İşte hani, bilakis işte" filan gibi cevaplar verenler de yine çoğunluktaydı. Özellikle "bilakis" için anlamının tam tersinin kelimenin anlamı olduğunu söyleyen yığınla insan vardı. Filan.

Ben dil ile ünsiyetimizin, kelimelere aşinalığımızın bu kadar pespaye bir hale gelmiş olduğunu görmekten bizar oldum.

Bilenler vardır daha, ama onları göstermemişlerdir, diye düşünebilirsiniz. Fakat bu kadar çok kişiden, bu kadar çok alakasız cevabın alınması bile yeterli. Ki sorulara muhatab olan insanlar kameraya art arda giriyor, yani biri cevap verirken diğer orada görülüyor. Arada birkaç atlama yapılabilir, ama bilenlerin gösterilmiyor olması ihtimali çok düşük.

Bu kelimeler zaten eski-osmanlıca-gündelik hayatta kullanılmayan kelimeler diye de düşünebilirsiniz. Maalesef öyle de değil. Sizi bilmem ama ben çook fazla duyuyorum bu kelimeleri etrafımda. Bilhassa bilhassayı. Zaten programdaki vatandaşlar da bilmiyorum deseler bu kadar üzülmezdim heralde. Neredeyse hepsi, daha önce de söylediğim gibi, kelimeleri kullandıklarını söylüyor ve alakasız anlamlar söylüyorlardı.

Fena.

Çocuk ve Allah

Elindeki şekerli leblebileri yemek isteyen amcasından korumaya çalışan çocuk, leblebileri koruması için babaannesine veriyor. Tam oyununa devam etmek için gidecekken aklına bir soru takılıyor ki geri dönüyor.

- Babanne Allah bunları yiyemez mi?
- Allah yemez içmez yavrum.

Çocuk rahatlamış bir şekilde gidip oyununa devam ediyor.

Olaylar Olaylar

Filmin adı Yanaşma idi galiba. "Cüney Tarkın" filmi. Ben denk geldiğimde Cüneyt abimiz hamile "yar"i ile bir mağaraya giriyordu. Kadın doğurdu doğuracak. Kadın yemek filan pişireyim diye debelenirken sancıları tutuyor, Cüneyt abi, sen yat ben pişiririm yemeği diyor. O sırada o da nesi! Bizimkilerin birilerinden kaçtığını tahmin etmişsinizdir. İşte o birileri geliyor. Mağaranın etrafını sarmışlar. Karşılıklı ateş ediyorlar. Cüneyt abi çıkıyor bir kaç el ateş ediyor. O girince kötü adamlar ediyor filan, öyle gidiyor.

O sırada içerde yenge kendi imkanlarıyla çocuğu doğuruyor. Yumurtluyor desek daha doğru. Cüneyt abi onun başına geliyor. Güzel bir bağlama giriyor. Bu sırada kötü adamların başı ardı ardına el bombası atıyor mağaranın giriş kısmına. Ama bizimkiler romantik romantik, bağlama eşliğinde takılıyorlar. Çocuğun göbek bağını taşla parçalıyor filan. El bombasının şiddetiyle mağaranın tavanından taşlar düşüyor. Karısının kafasına gelmesin diye siper ediyor gövdesini abimiz.

Sonra hiddetleniyor. Dışarı çıkıyor, kötü adamın adamlarını teker teker indiriyor. Sadece kötü adam kalıyor ama Cüneyt abinin kurşunu da bitiyor. Kötüa adam mağaraya giriyor. Kavga dövüş filan derken kötü adamın elindeki silah Cüneyt abiye geçiyor. O da adamı tam vuracakken insafa geliyor. Sen eskiden bana iyilik yaptın çok, onlara say diyor. Git elimden bir kaza çıkmadan diyor.

Adam dışarı çıkıyor, ama bu sefer bir kötü adam mangası daha geliyor. Bizim eski kötü adam biraz iyileşip, mağaraya baktım burda değiller, hem mağaranın kapısında örümcek ağ örmüş, güvercin yuva yapmış filan diyerekten kandırmaya çalışıyor onları. Adamlar tam dönecekken, içeriden bebeğin ağlama sesi geliyor. Eski kötü yeni iyi adamı vuruyorlar. Cüneyt abi bir hışımla 10 küsur kötü adamın içinden eski kötü yeni iyi adamı ikisi de bir tek kurşun yemeden alıyor. Karşılıklı muharabeye başlıyorlar, ikiye karşı n şeklinde.

Muharabe hararetli bir vaziyette seyir ederken Cüneyt abi karısına bir yol tarif ediyor. Sen buradan kaç diyor. Kadın kaçarken kötü adamlardan biri kadını farkediyor ve bebekle ikisini vuruyor. Kadın vurulması yetmezmiş gibi o yüksek yerden aşağıya da düşüyor. Cüneyt abi başında ağlıyor. Sonra bu sefer çok pis sinirleniyor. Eski kötü yeni iyi adam ölmüştü arada. Onda zibillen el bombası vardı. Ondaki el bombalarını alıyor, kötü adamları bomba ata ata kovalıyor. Arada silahla da indiriyor birkaç tanesini. Yine de baş kötü adam ile birkaç eleman kurtuluyor.

Cüneyt abi kötü adamların konağının olduğu yere gidiyor. Siper filan almadan bodoslama gidiyor. Bir sürü adamı mıhlaya mıhlaya gidiyor öyle. Binaya giriyor yine aynı. En son kötü adam tek kalıyor. Bir odaya kendini kilitliyor. Cüneyt abi o kapıyı kırmaya çalışırken odanın içindeki gizli bölmeye giriyor. Cüneyt abi kapıyı kırıp girdikten sonra, etrafı kolaçan ederken kötü adam onu gafil avlayıp Cüneyt abiyi kalbinden vuruyor. O da adama pis dalıyor. Silah yere düşüyor filan ama bizim Cüneyt abi nedense adamı silahla vurmuyor, ha babam dövüyor. Derken döve döve konağın içinde dolaşıyorlar. Arada Cüneyt abi kalbine bir de hançer yiyor. Marangozhane gibi, atölye gibi bir yere giriyorlar. Esasında bilemedim şimdi, marangozhaneyle, atölyeyle filan alakası olmayabilir, ama bende öyle bir izlenim bıraktı nedense. Orada da bir taş yiyor kafasına Cüneyt abi. İyice örseleniyor. Sonra kazma da yiyecekken, artık yeter, bu ne böyle diyor. Kapıyor kazmayı adamın beline vuruyor. Adam ölüyor. Cüneyt abi haşin duruşuyla kameraya doğru yürüyor, film bitiyor.

Arada unuttuğum, sehven değiştirdiğim, eklediğim yerler olmuştur, ama olaylar bu anlattığıma yakın cereyan ediyordu.

Ne çok Cüneyt abi dedim yav. Abim benim.

Yazıyı yazdım bitirdim, hala başlık yoktu. Abim benim cümlesini yazarken aklıma İsmail abi geldi. Onun sözlerinden birinin bu yazıya başlık olmaya çok uygun olduğunu düşündüm. Varol İsmail abi.



26 Temmuz 2011 Salı

Renkler Herkes İçindir

http://renklerherkesicindir.com/

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Şehirler arası otobüs arabalı feribota binip durduğunda, turist olduğu belli olan, sakallı, takkeli, elinde seccadesi ile radikal islami terörist abi durumu anlayamadı. Ben de yardımcı olayım diyerekten İngilizce olarak İngilizce bilip bilmediğini sordum. Fakat iş karıştı. Bu sefer biri bana doğru yaklaşarak, İngilizce bir şekilde, ben yardımcı olayım isterseniz, dedi. Ne diyon usta sen, dedim. Vatandaş, Türkçe konuş! dedim. (Vatandaş Türkçe konuş, kampanyasıyla bir yazıda dalga geçeriz belki.) O adam da beni turist sanmış. İngilizce biliyor musunuz diye millete soruyorum ya.

Neyse, ben bu terörist abiyi gözüme kestirdim. Benden kötü İngilizcesi var ama anlaştık iyi kötü. Ne kadar sürecek, nereden geldik nereye gidiyoruz filan anlattıktan sonra, bir çay içelim beraber kurban dedim. He dedi. Tatar asıllı Rus'muş! Bizim Kürt asıllı Türk, Ermeni asıllı Türklerimiz var ya, o neden olmasın. Neyse hemen mesaj vereceğim illa ben de, engelleyemiyorum kendimi arkadaş! Abi, Tataristanlı, Rus vatandaşı. Esasında ırk olarak Tatar değil, zaten daha yüz sene önce müslüman olmuş ailesi. Bulgaristan'dan göçmüşler oralara. Uçak mühendisi. Bu sıra Alev Alatlı'nın Gogol'ün İzinde isimli Rusya konulu olağanüstü yetkinlikle yazılmış roman serisini okuyor olmamdan mütevellid Rusya mevzusunda epey doluydum. Epey konuştuk. Pek hatırlayamayacağım şimdi, sohbetin ayrıntılarını.

Hatırladıklarımdan biraz bahsedeyim. Öncelikle ben abiyi 30 yaşında filan sanarken, o 42 yaşındaymış. Ben Sovyetler zamanında askeriyede idim deyince şaşırıp sordum yaşını da öyle söyledi. Glasnost öncesi, glasnost sonrası ve yıkım döneminin bir kısmında askeriyedeymiş.

Biz komünist ideallere bir kez daha inanmıştık nevinden bir şeyler söyledi. Rusyayı tanımayanlar garipseyebilir bunu tabi ama 90lardaki pop kültür istilası, büyük çürüme böyle bir refleksi doğurmuş. Bu konuda ayrıntılı bilgi ve analiz için bahsettiğim roman serisine bakabilirsiniz. Zaten abi de ilk cümlesinden sonra hemen ekledi, rock müzik duyduğumuzda deliye dönüyorduk. Batı kültürüne (pop kültüre) o kadar tepkiliydik, dedi.

Dostoyevski, Soljenitsin filan öyle konuşurken ben bir ara "Rus ruhu" denen şeyin bozulduğunu söyledim. Bahsettiğim ruh, etnik veya siyasi temellere değil dünyayı kavrayışla ilgili, irfani çerçeveye atıfta bulunuyor. O benim mersiye samimiyetimde olduğumu anlamayıp savunma pozisyonuna geçti, bu bütün dünyanın sorunu ama, dedi.

Putin ile ilgili çok dertliydi. Putin ile ilgili hem kişisel hem de dönemsel olarak çürüme (corruption) çok fazla vurgu yaptı. Hatta ben otoriterliği de var deyince. Halk için otoriter olması hiç problem değil, çürüme problem. Geçmişte otoriter olup temiz olan liderler vardı, halk onlara itiraz etmedi, dedi.

Sonra oradan İslam dünyası ile ilgili filan konuştuk epey. ABD muhalifliği yaptık filan. Vahhabi'lere girdik. Bir sürü mevzuya girip çıktık. Arada "Sizin hükümet dünyayı çok seviyor." dedi Türkçe olarak, o geldi şimdi aklıma.

Bir ara tarikat filan derken, "Buhara ekolünü bilir misin?" diye sordu. Anadoluluya sorulacak soru mu bu. Bimemi beyaa, dedi. Ahmet Yesevi, dedim, Hace Yusud Hemedani dedim, Gucduvani dedim. Gözü parladı. O da bir tarikata müntesib anladığım kadarıyla ve silsilenin başı da bu zatlara uzanıyor.

Derin mevzulara girdik.

Derin mevzudan çıkıp daha gündelik, kültürel, hayatın içinden meselelerden konuştuk filan derken feribot yolculuğu bitti. Otobüse gelince benim okuduğum kitabı gördü. O'Henry'nin Hikayeler'i... Onu da severmiş, biraz onla ilgili konuştuk filan. Sonra otobüs hareket edince inene kadar konuşmadık.

İnişte yardımcı olayım dedim. Hem çantasını taşımaya yardım ettim, hem de taksi durağına götürdüm. Yakın zamanda 4 ay boyunca Almanya'da bir klinikte kalmış kardiyolojik rahatsızlığından dolayı. Genel olarak tıp sektörünün özel olark da ilaç sektörünün hastalıkları iyileştirme değil de ağrı ve şikayetleri geçirme odaklı olduğundan filan konuştuk.

Taksiye beraber bindik. Takside çantamdaki diğer kitabı, Dostoyevski'nin Amcanın Rüyası isimli romanını gösterdim. Bir daha sevindi. Dostoyevski'yi epey seviyor. Budala'yı dizi yapmışlar Rusya'da onu söyledi. Ben de Karamazov Kardeşler'in bir Türk versiyonunun dizi olarak çekildiğini söyledim. Tabi söz konusu dizinin eserin özüyle uzaktan yakından alakası olmadığını filan söylemedim. Gerçi diziyi izlemiş değilim, ama merak edip araştırmıştım da, izlemeye gerek yok gibi hakkında karar vermek için. Dizi filan derken dedim güzel abim sen Tarkovski sever misin? Ohoooo. Hayranı çıktı. Ben Tarkovski gibi adam gelmedi gelmez makamında konuşurken o da onayladı. Tarkovski güzellemesi yaptık epey karşılıklı. Sonra o bana Rus yönetmenler önerdi.

Esasında o kadar çok konuda sohbet ettik ki, sadece konu başlıkları bile aklıma gelmiyor. Aklıma gelenleri de çok dağınık yazıyorum. Sen, yani okuyucu açısından işe yararlıktan çıktı yazı.

Kısacası çok hoş bir Tatar arkadaşım oldu. Çok şükür.

Vakayınağme

21 TEmmuz 2011: Muavin -her ne kadar ona host deseler de o muavindir- küçük kıza kek verdi. Kızın annesi "Teşekkür et abiye." dedi. Kız Fransızca teşekkür etti.

Almanya'da yaşayan Türklere Almancı deniyorsa bu çocuğa da Fransızcı çocuğu mu diyeceğiz?

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: "Yemek mi kitap mı?" sorusuna "Açım ulan!" diye cevap verdim. Pişman değilim. Pastırma da çok güzeldi.

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Sahafta Osmanlı Türkçesi ile yazılmış bir İncil'e rastladım. Türkçe'ye kimin çevirdiği ile ilgili bir bilgi yoktu, 'sahibisi'ne sordum. "O tip" kitaplarda mütercim ismi geçmezmiş. Geçse bile müstear isim oluyormuş. "Hala bile mi?" dedim. "Hala bile!" dedi. Adamın "hala bile" kalıbını hayatında ilk defa kullandığına emindim. Üzüldüm tabi. Adamın "hala bile"yi şimdiye kadar kullanmamasına değil tabi ki. 1912'de İncil'i Türkçe'ye çeviren kişilerin isim yazmaktan korkmasına ve hala bile bu tip korkuların devam etmesini sağlayacak siyasi atmosferimizin olmasına üzüldüm.

Bu arada kitaba da 40 lira dedi ya. Bugüne kadar aldığım en ucuz kutsal kitap Lao Tzu'nun Taoizm'i, onun da 30 küsür yıl önce basılmasına rağmen ilk açanı bendim, düşünün kitaba olan ilgiyi!

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Hale ile Hikmet. Ayrılığın eşiğine gelmiş, iplerin koptuğu noktada bulunan iki nişanlı. Ben Hale'nin annesi ile Hikmet arasında geçen yarım saatlik oldukça duygusal ve fırtınalı telefon konuşmasına maruz kaldım. Hikmet küçük bir şeyi büyütmüş hep ondan olmuş bunlar. Annesi kızını İstanbul'a almaya gelmiş, beraber Burdur'a dönüyorlar. Anne Hikmet'e hakkını helal etmiyor. Hale de öyle. Hikmet hala kendini savunuyor. Ki (nedense) (ilginç bir şekilde) çok iyi anlayabiliyorum Hikmet'i. Başta Hikmet suçlu diye düşünmeye çok sebep varken annenin Hikmet'e "Her dediğini yaptın. Sırtında taşıdın. Onu sen hasta ettin, panik atak yaptın." filan gibi ipe sapa gelmez suçlamaları ister istemez insanı Hikmet'in yanına çekiyor. İlk konuşmada meseleye girmiyorlar pek. Daha çok bir son konuşma havasında geçiyor. Anne yıkılmadım ayaktayım, son laflarımı sakince geçiriyorum tavırlarıyla ayar üstüne ayar vermeye çalışıyor Hikmet'e, ama arada bir ağlamak tutuyor onu da, engelleyemiyor. Hale hep ağlıyor. Hikmet "Ben ne yaptım?" modunda. Anne en son kapatıyor.

Daha sonra Hale yok iken, anne tekrar arıyor Hikmet'i. İlginç bir şekilde bu sefer durumu kurtarma çabasında. Geçen sefer esen gürleyen, kapıları kapatan, "bu iş bitti" diyen anne. Hikmet'e sakin sakin "Şöyle yapsaydın, şöyle yapsan, o tatile gitmesen." filan diyor. Mesele tatil ile ilgili ama tam nedir bilemedim. Hikmet gitmeyeceğim demiş gidecekmiş filan. Neyse. Hikmet aynı pozisyonunu devam ettirince bu konuşma da bitiyor. Bu sefer Hale alıyor telefonu. Hale daha ilk saniyeden acayip ağlıyor. Ben bu son iki konuşmada çok uzaktayım zaten, hiç bir şey anlamıyorum. (Bu arada ben konuşma dinleyen değil maruz kalan durumunda olduğumu tekrar belirtmek isterim.) Hale Hikmet'e ağlamaklı bir şekilde sitem ediyor. Sonra Hale masadan kalkıyor ve annenin uzağında bir yere giderek devam ediyor konuşmaya. Sakinliyor filan. Anne mağlup komutan edasında.

Hale mutlu olsun da hayırlısıyla, benim dileğim o.

Bu arada benim bu "gözlem"lerimden Dostoyevski roman bile çıkartırdı gibi geliyor.

Hikmet de Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'unu çağrıştırdı bana hep. Bunu da söyleyeyim kapatmadan. Anne Hikmet'e hep "Bir şeyleri ispat etmeye çalışıyordun Hikmet!" diyordu. Bir şeyleri isbat etmeye çalışıyordun. Bu bile yetmez mi Hikmet'i Benol Hikmet'e benzetmeye.


21 Temmuz 2011 Perşembe

Vakayınağme

21 Temmuz 2011: Gece çok güzel bir rüya gömdüm. Gündüz ellerimle eşeledim gömdüğüm yeri. Tırnaklarımın altı çamur doldu.

19 Temmuz 2011 Salı

Vakayınağme

19 Temmuz 2011: Babam doğdu. Yıllar önce.

Atıf için (bkz. Yaşamak, Cahit Zarifoğlu) (Sayfa numarasını da hatırlamamı beklemeyin).

18 Temmuz 2011 Pazartesi

İktibas

"İşte yine o yol dediğimiz upuzun dize"- Sürülgün, İbrahim Lebief

Şerh (derkenar kelimesine yakın olan anlamıyla): Dize yerine beyit kullansaydı demiştim ilk okuduğumda, fakat şair beyitlerin kendi içlerinde tamamlanmışlığa, bütünlüğe sahip olduğunu, ama bu bahsettiği yolun bunlara sahip olmadığını vurgulamak istediği için dize kullandığını belirtmiş bir röportajında. Mısra deseydin o zaman be adam! Bu dize düşmanlığım nereden peyda buldu gece gece bilemedim. Ayrıca sürülgün ne yaa!

Yalnız o değil de güzel dize!

Vakayınağme

18 Temmuz 2011: Otobüs giderken daha rahat uyuyabilmek için gözlüğümü çıkarıp, önümdeki kendisinin bir çeşit sehpa olduğunu düşündüğüm ama halk içinde ne dendiğini bilmediğim şehirlerarasıotobüslerdeservisyapıldığızamançayımızıfilankoyduğumuzönkoltuğamonteedilmişhaldeduranaçılıpkapananşeyin üzerine koyduktan saniyeler sonra otobüs hızlı bir u dönüşü yaptı ve gözlüğüm yere düştü. Karanlıkta göremedim de nerede olduğunu. Işık lazımdı ama cebimdeki telefonun şarjı yoktu. Gözlüğü el yordamıyla buldum. Koltuğun arkasında sadece bu tip otobüslerdeki en arka kolyuklarda olan bir güvenli bölgeye koydum. Uyudum. Sonra uyandım. Sonra bir daha uyudum. Terlemiştim arada. İnsan arada terler.

Sonra vapurda aya ve fabrika dumanına ve şehrin ışıklarına ve arabalara ve çaylara ve o çayları içen insanlara ve Kanal 24'te Yazının Ustaları nevinden bir isime sahip olan programın yarın yayınlanacağı söylenen Ahmet Hamdi Tanpınar bölümünü haber veren görüntülere ve denize ve görünmeyen martılara baktım.

Serviste okuduğum hikayedeki sevmem gereken karakteri -yazarın öyle istediğine kesinlikle emindim- sevmedim, ama sevmemem gereken karakteri ondan daha da fazla sevmedim. Sonuçta galip olan hangisiydi bilemedim.

Not: Bu ürün 100 gramında 100 gram gerçek ve 87 gram metaforik ögeler içermektedir.

Vakayınağme

17 Temmuz 2011: Sokak lambasını (dolun)ay sandım.

Not: Bu ürün 100 gramında 100 gram gerçek ve 99 gram metaforik ögeler içermektedir.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Sancı

Sonra bir gemi düşer bu limandan içeri. Öncesi bilinmeyen bir gemi. Liman dediğin durulmak için, en olmadı ıskartaya çıkmak için varılan bir yer iken, o düşer içerine bir limanın. Okyanusta dalgalara karşı durmak cesaret açısından bir hiçtir. Okyanusta cesaret nefes almak gibi doğal ve kendiliğinden bir şeydir. Ölüm en ritimli dansta kendimizi kollarına bıraktığımız bir sevgilidir. Okyanusta dansın kaybedeni olmaz; kazananı hiç. O dans limanda sancılı olur. Limanda cesaret işe yaramaz bir çocuk olur, zaten kovarsın gider.

Limanın durgun sularında bütün mürettebatı şehre dağılmış iken içindeki sancıdan ölen, daha kötüsü çıldıran gemiler vardır. Sarı bir liman, mavi bir okyanus ve çöl bir çöl. Hangisini seçer bir gemi ölmek için bilir misiniz? Çöl azalarak, hiçleşerek, o muğlak toz rüzgarlarının içinde bir sihir gibi yok olarak ölmenin mekanıdır. Çölde ölenler acılarını götürmezler yanlarında. Çöl insanın -ve geminin- bütün suyunu, sıvısını kuruttuğu gibi acılarını da kurutur da öldürür. Çölde ölüm limanda ölen gemilerin gördüğü bir seraptır kısacası.

Liman demiştik de daha ötesi kelimelerin midesini bulandırıyor. Oradaki sancılar kelimelerin kaldırabileceğinden koyu. Limanda yalnızlık da bir cinnet, kalabalık da. Limanda sorular ritimli bir şekilde suya düşen sular gibidir. Şıp, şıp, şıp, şıp.... Su suya değecek de buradan bir cinnet helezonu doğacak! Bunu limanda değilsen aklına getiremezsin.

Limanda pas tutmak bir ayrıcalıktır. Paslarını gösterirsin, saygı görürsün. Çok çekmiş gemilere hürmet ederler limanlarda. Onun acılarını -paslarını- (paslarını hep acıya yorarlar) gösterip iç çeker insanlar -ve gemiler-. "Neler var bee!" Onun paslarına bakıp şiirler, hikayeler yazarlar. Hani şu paslı bilmemne gemisi varmış derler, o ne hayatmış öyle! Röportajlara gelirler, televizyonlar dizisini çekerler. Paslı gemi ömrünün son deminde telif ücretlerinden geçinir. Paslı gemiler işte bundan sonra gülerler. Ne kırık bir gülümsemedir o. Bütün her şeyi unutmuş gibi davranmanın ama içten içe hatırlamanın sancısıyla, ne kırık bir gülümsemedir.


Paslı gemilere bile özenirsin. Senin beyninin neyin sancısıyla mefluç olduğunu anlamakta zorluk çeker diğer gemiler. İşin güzel tarafı, sen de anlatamazsın. Ne zaman anlatmaya başlasan, "Haa, onu biliyoruz. Şu ottan iç, sabahları üç kere şu sözleri söyle. Ayrıca sana da hiç yakışmıyor böyle eften püften meselelerden öle yazmak." derler. Sonra eklerler bir de "Öle yazmak diyorsun da abartıyorsun sanki." sonra eklerler "Şov yapıyorsun." Sonra eklerler, hep eklerler." Senin ne aşağılık bir gemi olduğunu sana aşağılık demeden söylerler. sonra sen aşağılık bir gemi olduğunu kabul edersin o zaman da bunu senin o bitmek tükenmez bencilliğine, kendini beğenmişliğine, egona filan yorarlar. En başta şaşırırsın sonra bu dediklerini de kabul edersin.

Gemi olmak zordur bir limanda kaptan! Bunu ben sana niye anlatıyorum ki. Sen nereden anlayacaksın. Sana lazım olacak bir tecrübi bilgi vereyim öyleyse kaptan:

İnsan -gemi-, ölmeyince bir şekilde yaşıyor.

Ölmemekten zoru ölmedikten sonra yaşamak oluyor kaptan kardeşim. Annene selam et, dua etsin bana.

Cemil Meriç'in Kaleminden Balzac'ın Vautrin'i

Cemil Meriç'in Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti çevirisinin girişinde yazdığı bir yazıdan iktibas yapıyoruz bu haftaki programımızda. Kitap biri isim değişikliği ve değişik müdahelelerle basılan baskı olmak üzere iki kere basıldı. Dolayısıyla diğer Cemil Meriç çevirileri gibi; piyasada bulmak neredeyse imkansız. Bulunanlar da 50 liraya filan satılıyor. Bir arkadaşım kitabı bulup almış üşenmemiş klavyeye girişip aşağıya koyacağım yazıyı bilgisayara aktarmış. Emeği zayi olmasın diye benim gibi beş-on kişi daha okusun diye buradan paylaşayım dedim ben de. Napolyonlu tesbite dikkat etmeniz gerektiğini vurgulayarak sözlerime son veriyorum.

Bu arada arkadaş yazarken elinde türkçe klavyesi yokmuş. O yazmaya üşenmemiş ama ben türkçeleştirmeye üşendim. Kusuruma bakmayın.

Huzurlarınızda işte yazı:

Vautrin, adetlerile sefaletleri sonsuz olan kalabaliklarin mucrim ve karanlik dehasidir. Nietzche'nin sayikladigi tunc bakisli, mermer yurekli ve celik pazulu insan azmani. Iblis'le, Promethee ile romantizmin butun buyuk maceraperestlerile akrabadir. Cok okumus, cok gormus, uzun uzadiya dusunmustur. Bagrinda yasadigi cemiyetin, sefil istihalarla zincirli miskin ve suursuz bir suru olduguna inanir; kanun "buyuk sineklerin yirtip gectigi, kucuklerin takilip kaldigi bir orumcek agi", mes'uliyet, fazilet, vicdan azabi… budalalari olduren birer korkuluktur. Ronesanslari kahramanlari gibi, tabiat kanunlarindan gayri yasa tanimiyan Vautrin, ors olmaktansa cekic olmayi tercih eder. Machiavel'in Benvenuto Cellini'nin hayranidir. Kelimelerden degil, etten ve kemikten kaderler yaratan bu yaman sair, mitoloji Tanrisi gibi diledigi kiliga ve huviyete burunebilir. Ne alkole esir, ne kumara tutkun, ne lukse duskundur. Kadini, hayatindan cikarmistir. "Kaybolan cennet"in Lucifer'i ne ise "insanligin komedyasi"nda Vautrin, odur. Hem Jean Valjean'i hatirlatir, hem Javert'i. Butun beseri kuvvetleri hulasa eden bu seytan cehre; Hayalle hakikatin izdivacindan dogdu. Vautrin'in modelleri, nufus kutugunde P. Coignard, A. Collet, Vidocq adini tasiyor. Taulon zindanindan iki defa kacan Vidocq, azili bir hirsiz ve kalpazandi. Cemiyete yillarca, meydan okuduktan sonra polise yamanmis ve onemli mevkilere yukselmisti. Balzac'la dosttular. Romanci, mahkumlarin ve polislerin adet, lehce ve dalaverelerini ogrenirken, bu zattan genis olcude faydalanmistir. Balzac bize Vautrin'in ailesi, muhiti, ilk terbiyesi hakkinda esasli malumat vermiyor. Vaktiyle sahtekarliktan bes sene hukum giymis, mukerrer firar tesebbusleri yuzunden mahkumiyet muddeti uzadikca uzamis, zindandan kurtulunca forsalarin sarrafi ve kasadari, genis bir hirsiz sebekesinin akil hocasi olmus… Ona, ilk defa Goriot babanin sigindigi Vauquer pansiyonunda rastliyoruz. Kirk yaslarinda sen ve babacan bir zat. Orada genc ve muhteris Rastignac'i, bulanik ve kanli maceralara suruklemege calisirken hakiki huviyetini tanimaya basliyoruz, ve anliyoruz ki bu mermer kadar hareketsiz cehre, korkunc bir mantik, firtinali bir hayat ve isyankar bir ruh maskeliyor. Nihayet bu eski forsa, yakayi adaletin pencesine verince rahat nefes aliyoruz. Bu kisim dramin ilk perdesidir. Yeniden kacan ve huviyet degistiren Vautrin "Kaybolan hayaller" de tekrar sahneye cikiyor, fakat onun sahsiyet ve faaliyetini, butun sasirtici cepheleri ile "Fahiselerin ihtisam ve sefaleti"nde taniyacagiz.Flaubert, "Madam Bovery, benim." demisti. Sanati psikanalizin isiginda inceleyenlere gore, yazici, eserlerini kendi ic komplekslerile orer, ve sanat; realite kapisindan gecen ruyadir. Bu nazariyeye dayanarak. Vautrin'in de Balzac oldugu iddia edilebilir. Vautrin muharririn cemiyete karsi duydugu hincin kelimestirmesi, suur altinda coreklenen isyanin zeka adesesinden ve sanat inbiginden suzulen ifadesidir. O da calisma masasinda zincirlenen bir kurek mahkumu degil miydi? Etrafindakiler, dehasinin fecrini, yillarca kucumseyerek seyretmediler mi?Fakat unutmayalim ki "insanligin komedyasi"ndaki zipciktilarin, ikbalperestlerin asil ornegi, ferdin kaderindeki ihtisami, milyonlarin kani pahasina cizdigi mucizeli grafiklerle Napoleon'dur.I. R. Bloch'un tabirile "insanlari zincire vurmaga kalkisan Napoleon, ferdi, zincirden bosandirdi" ve modern insan, Korsikali maceraperestlerle yasittir. Kisi kendini Tanrilastirmaga ondan sonra basladi. Burjuvazinin ac kurtlari, dunya nimetleri soleninde yer alabilmek icin her vasitayi mesru gorduler. Eski caglarda, kaderin yaraladigi ruhlari musfik bagrinda avutan din, afyonlayici telkin ve teselli kabiliyetini tamamen kaybetti. Derebeylik devrinin disi kalayli ahlak ve seref ananesi soguk bir egoizmin "muncemid sulari"nda boguldu. "Insanligin komedyasi" Napoleon'u ornek alan turedilerin, zincirden bosanan yirtici ve ac suruler halinde Paris sokaklarina dagilisini anlatir. Iste Rastignac'lar Henri de Marsay'lar, du Tillet'ler… Brunetiere, "munekkit, bilmem nicin bu turedilerin en canli modelini, Stendhal'in Julien Sorel'i olarak gostermek istiyor. (Kirmizi ve siyah, 1830) Balzac'in romanlarindaki enerji kahramanlari yaninda bu Julien Sorel kukladan ibarettir." der ki, haksiz da sayilmaz.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

İktibas

"(...) Neyse dur, dur. Başka şeylerden söz edecektim. Hah! Gözlerinden mesela... Eee, sahi ne renkti ki gözlerin? (...) Hem zaten gözlerine bakınca konuşamam ki ben. Her şey için senden özür dilyorum. Ve seni çok seviyorum. Ne de kolaymış bunları böyle söylemek. Keşke gözlerine baktığımda da konuşabilseydim. Keşke bilebilseydim... Gözlerinin rengini." - Leyla İle Mecnun, Bölüm 3

İzlemek için: Bu videonun 8:58-10:16 arası.

Sarıp Sarmalanan

Otobüse bindiğim anda göz göze geldik. Dil çıkardım. Utandı.

Dünyaya hayretle bakan, güzel gözlü, güzel yüzlü bir kız. Saf bakışları ardındaki koskocaman dünyayı perdeliyor, saklıyor. Tıpkı berrak bir suyun derinliğini sakladığı gibi.

Kalabalığın içinde gözden kaybeder gibi oluyorum ama sonra biri kalkınca tam da karşıma, hemen önüme oturuyor. Bu sefer gülümsüyorum sadece, ama hala utanıyor. Elleriyle gözlerini kapatıyor. Ellerini çekmiyor. Çekmiyor. Çekmiyor. Çekmiyor.

Benim yüzümden gözleri acıyacak diye içim parçalanıyor. "Tamam bakmıyorum. Hadi çek ellerini." deyip yüzümü çeviriyorum. Onun saadeti için kendimi feda ediyorum. Annesinin ısrarıyla dışarıya bakmaya ikna oluyor. Ben kendi içime dönüyorum. Ağlamaklı oluyorum. O anda olmayacak bir şarkı geliyor, hüznümün köşesine kuruluyor. Ağlıyorum. Ağladığımı görmesin diye arkamı dönüyorum.

Durakta indikten sonra son bir veda gülümsemesi yakalar mıyım diye boşuna umutlanıyorum. Ama olsun, bak işte hüzünlü de olsa hikayeler durakta inince bitiyor. Bitmiyor. Bitiyor. Bitmiyor... Bitiyor...

Bir yazar hikaye yazmanın göstermek değil, güzelce saklamak olduğunu yazdığı hikayeden öğreniyor.

Hikaye şükür kelimesini içermeden bitmemek için direniyor.

ŞÜKÜR.