31 Ekim 2011 Pazartesi

İktibas

"çocuklar
ölürken bir kuş gibi ölüyorlar
aşıklar
solarken çiçeklerden fena"

İbrahim Lebief, Teşbihat

Deli Saç-ma-ları Kepek Filan Yapmaz Rahat Ol

Deli saçlarıma, sarı gönlümü.. Bilirim bu türkü hep böyle değildi. Telgırafın telleri mi kaldı kurşunlayalım. Arşın mı kaldı bir yolları arşınlayalım. Delinmedik dağ mı kaldı gönlümüzde, biz hangi mağaraya sığınalım. İnziva diye bir göl mü kaldı, asude, ferah, duru. Nilüferler, yansımalar, pike yapan kuşlar ve diğer hepsi... Cevaba gerek var mı bilmiyorum: kalmadı! Mükemmel bir organizasyonla, inat histerisi ile, aşkla, şevkle, gayretle ve dahi bulunmaz bir haşyetle; kuruttular gölümüzü, kova kova taşıdılar suyunu. Hulasası bataklık, sinekler... Sıtma hala dünyanın bütün Afrikalarına musallat.

Hulasası bir sıfır bile olmadı bu inişlerin, çıkışların, yalpalayışların, çarpmaların, bölmelerin, çıkarmaların, toplayamama ve toparlayamamaların. Ben işte en çok buna yanarım. Burası yalan, bütün kuşlar biliyor ki ben en çok sana yanarım. Ampul müsün de yanıyorsun be adam! Aydınlatırız işte ne güzel. Karanlıklar aydınlığa dönene kadar yanarak, bütün karanlıkları karanlığa boğarak, uygarlık savaşında bayrağı kimselere bırakmayarak -o bayrak kiiii bu mücerred ruhunnn esvab-ı şahikası (edebi sanata gel çay demle! "Çayı demle ben geliyorum")-... bir bitmeyen cümle gibi yaşarız gideriz dünyada işte. Olmaz mı! Hem de nasıl olmaz!

Sağlıklı insanlar tutarız oltalarımızla, öğretirler paragraf yapmayı, metin içi tutarlılığı ve saire. Kahire demeyiz mesela öyle hemen aklımıza geldi diye! Konuşur gibi yazılmaz çünkü kızlara bu zamanda! Obaaa, yazı dediğin biraz da böyle olmasın mı ya. Kahire'de bir kıza "El bintü teşrabü!" dediydim de ne çok güzel olmuştu mesela. "Ve celle selaük, vela ilahe gayruk. I want to drink it from your cup!" (Böyle birden ciddileşirim ki donar kalırsın bakışı!) Veee: Buralar çok sıcak oldu, gel seninle kuzeylere inelim artık.

Fazla uzağa gitmiş olamam, üşüyorum hala. Hala! Halamın tekerlekleri olsa mesela! Akbil geçer miydi? Ben en çok o atamızı severim. Anlamayanlar için: "Halamın tekerlekleri olsa otobüs olurdu." sözünü söyleyen atamız. O da fazla uzaklaşmış olamaz, otobüs dediğin kaç yıllık mesele.

O zaman ben akşamları eve hep erkenden dönermiş gibi yapmamayım mı sanki artık. Bim'e girmeyeyim mi mesela, sanki mutlu bir ailem varmış gibi. Karşıdan karşıya geçerken yol verenlere değil de, dilim varmıyor söylemeye, ben o dalgın şoförlere mi teşekkür etmeliyim artık. Bu cümlelerin sonuna soru işareti ya da en azından, hiç olmazsa, ilanihayet, birer ünlem mi iliştirmeye başlasam artık. Artık bu solan bahçede bülbüllerin hakkı def olup gitmektir. Bunu kibarca onlara söylesem iyi olacak. Gül bülbüle gül demiş, bülbül güle replikleri karıştırdın demiş! Sonra gül çok alınmış, dizi ekibinden ayrılmış. Erken final olmuş. Cık! Bu hikaye tutmaz.

Hala kurtulamadım mı senden? Bir delinin peşinden gidenler ikiye ayrılır: İyiler ve kötüler. Sen hangilerindensin?

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ne Desem...

Bir nevi arz-ı hal:

Her zamanki gibi bir dündü. Acıtan tarafları gibi acıtmayan tarafları da gitti, fakat acı kaldı. Yüreğimdeki bu sancı baki. Ölçmeye tartmaya gelmez desem de günbegün arttığı da besbelli. ‘Bu yara kapanmamaya yazgılı’ diye soğuk, hüzünlü olmayı bile nemelazım biraz sıcaklaşırım diye reddetmiş bir şarkı, odayı, misafir sanılmamak için ansızın çıkagelen bir kış gibi değil de “karşılıksız kalmış bir sevda gibi[1] gelen bir güz gibi dolduruyor.

Merhametin zerresi görüldüğü yerde bıçaklanıyor. Ölüyorum demek yasak bu bitmeyen ölümde. Umutlar kasap titizliğiyle doğranıp vitrinlerde teşhir ediliyor. 3 liralık kıyma alıp, kahvaltıda onunla kıymalı yumurta yapanlar gün geçtikçe bu çaresiz, sonuçsuz hayata tutunma çabalarından vazgeçip öğünleri birin de altına düşürüyorlar. Kıymalı yumurtayla yapılan ayakta kalma çabası ile bu bile iyi diyor dışarıdan ve içeriden birileri. Ne bile iyi?

Haftalar günlerden, günler saatlerden daha hızlı geçiyor. En hızlı aylar geçiyor, sonra yıllar geçiyor. Günler selam vermeden[2] ve toplu olarak[3] geçiyorlar, ama yine de yapışkan bir sıkıntıyla. Saatler geçmiyor desem yeridir. Saatler geçerse de delip geçiyor, parçalayıp, çalkalayıp filan geçiyorlar. Parçalamak ve çalkalamak kelimeleri nedense reklam kelimeleriymiş gibi geliyor. Ya da ne bileyim, iş dünyası filan… Bilmemne bu sene bilmemne pazarını çalkaladı… Parçalayıcı bir rekabet stratejisi ile followerlarını alt ediyor olmak… Bir marketing toolu olarak self-cannibalism… Filan.

Neyse saatler diyorduk… Saatler kafamda çınlıyor, sayıklıyor, cinnet geçiriyor ve tesellinin zerresini sunmadan defolup gidiyorlar. Bıçaklar ayna niyetine kullanılmaya gelmiyor. Gazeteler ahtapot gbi yüzüme sarılıyor (Hiç ahtapot görmedim , herhangi bir ahtapotun yüzüme sarıldığı da olmadı haliyle, fakat gördüğüm ilk ahtapotun yüzümü yavşakça ve ıslakça –esasında ıslakça dememe gerek yoktu ilk kelimeden sonra- saracağına dair bahse bile.. girmem. Çünkü kumar haramdır!). Eşya ile münasebetimi muvazeneli bir şekilde tayin etmek yolundaki canhıraş çabalarım muhatabım tarafından sabotaja uğruyor mütemadi. Saatlerden ve eşyalardan, görünen ve görünmeyen, yerdeki ve gökteki ve ikisinin arasındaki kelimelerden şikayetçiyim Sayın Tüketici Hakları Şeysileri! Hakim Bey beni size yönlendirdi.

Aranağme:

Kelimeleri araya sıkıştırdım, ama ehemmiyetsizliğinden değil, bilakis ehemmiyetinden. Cümle kapanırken, son anda sıkıştırıverdim araya, ne olduğunu anlamadılar. Kelimelerin birlik ve beraberliğine karşı yaptığım bu bölücü faaliyeti firasetle engellemelerine fırsat vermedim. Cin gibi çarparım adamı işte ben böyle ey kelimeler! Ayağınızı denk alın, adam olun, akıllı olun! Harcarım! Tüketirim! Tüketim kültürü ve geleneklerimizin en nadide folklorik dans hareketlerini öğrenmeye mecbur, memur ve öğrenci ederim sizi! Sizi yılanlara yem olsun diye atılan fillere benzetirim. Ağzınızı yüzünüzü keşideci imzasına bile bakmadan kırdırırım veznedarlara!


Bir başka nev-i arz-ı hal:

Ben böyle ne yapmadan durmalıyım ki dışarıdaki hava mideme tekmelerle girmesin; bu mide garibanı da güneşli günler görsün; karaciğerler ağlamasın; beynimin silecekleri çalışsın da önünü böyle bulanık görmesin; ceza sahasına giren futbolcular İsrail kurşunlarıyla ölmesin; Somali’deki vatandaşlarımız da televizyon alabilsin - dizilerden mahrum kalmasınlar-; insanlar ölmesin ama birazcık ölmesin; ne bileyim, "bir kuş" demeden daha, o kuşun kanatları kırılmasın; insan ölümü her saniye özlüyorsa sevenler kavuşsun; sevaptır, hayırsever esnaflarımız ölemeyenleri öldürüversin… Ben böyle ne yapmadan durmalıyım ki bunlar ivedilikle yapılması için rica edilsin, sonra emredersinizefendimirilsin.

Diyeceklerim çok, susacaklarım da çok. Öyleyse “Ben kaç köşeli çokgenim?” gibi sorularla oyun-eğlence çağındaki çocukların-gençlerin ömrü tükenmesin. Geçen paragraf geçti, artık ikinci postayla mı yollarım ben bu dileği. O zamana kadar şu direğe bağlayayım da kaçmasın. Direkler de dilekleri tutsun birazcık, hep rakip takımları tutmasın.

Artık ben yine hep güzelce susayım. Çok yazmasın, malum petrol fiyatları tavan yaptı. Dolar desen ona keza.

Sen de ilaçlarını kullan, ilaç firmaları aç kalmasın bilaç kalsın. Ramazan gelince kuponlarla bir yemek tarifi kitabı, bir de Yasin-tebareke-amme cüzü al. Güllaç yapmayı zaten bilirsin, yeni tatlılar da öğren. Ben kaçak çay alırım; tomurcuk alırım; bir de rize çayı alırım; karıştırırız.

Ey ölüm, gel bak tatlıları, çayları hep önceden hazırlıyorum. Bulduğunu zaten yersin, umduğunu da sen bana maille gönder, ben onu yengene forwardlarım, o halleder merak etme. Ev biraz dağınık, artık kusura bakmazsın.

Değil mi ki biten mürekkep de olsa, yazı da olsa, hayat da… Gönülsüz susmalar… Amaan neyse…



[1] Erdem Bayazıt, Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair

[2] İbrahim Tenekeci, Yüksek Tabaka

[3] İbrahim Tenekeci, (Şiirin ismini hatırlayamadım ve bulamadım)

10 Ekim 2011 Pazartesi

Yol Üzerine Bozlak Çeşitlemeleri

“Yazıya nasıl başlanır” ünitesinde elini kafasına dayamış, sınıfın penceresinin önünden geçmekte olan gökleri seyreden öğrencilerdir belki de, büyüdüklerinde yazmaya en teşne olacak olanlar. Belki böyle bir ünitenin var olduğunu bile bilmeden, misafir gelmiş kapıda duran bir yazıyı içeriye buyur etmek için giriş cümlesi ararlarken bahane olarak uyduracaklardır bu üniteyi. Hiç bilmiyorum. Mühim de değil. Misafir kapıdan girdi ya, gerisi mühim değil.

“Yola nasıl çıkılır” ünitesinin olmadığını tahmin edemediğimi sanmayın, ama eğer olsaydı, kaderleri yolculuk içre yazılmışlar bir harfine aşina olur muydu bu ünitenin dersiniz? Sanmıyorum. Yolcu yolda yolcu olur. Başlarken, sadece mecburdur yola. Menzil sadece uzak bir kelimedir, mekan değil. Çünkü yolu gösteren ışık, mürşit, menzillerden bahsetmektedir ona. Ama başlarken, menziller sadece kelimelerdir yolcuya. Yolun kendisidir fiil, eylenecek olan. Yolun kendisidir kemale açılan kapı. Yolun kendisi terbiye edecek. Hakikat yolda bulunacak bir nesne değildir; yolun kendisi, belki de yolun da fenaya erdiği –bittiği değil!- yerdir.

Çok mu destursuz girdik bu yazının yoluna -ya da bağına-? Affola. Yol nedir, neden gidilir? Yol çeşitleri nelerdir? Yol ile gidilen yer neresidir? Yol bir yere gider mi? Yoksa o bir durma biçimimi midir? Görüyorsunuz temel soruları sorarak, sistematik bir şekilde ilerleyelim diye niyet eder etmez zihnim başlıyor maskaralıklarına. O halde neredeyse sadece “gelişme” bölümünden oluşan yolculuk mefhumuna dair orada burada sızmış kalmış, sarhoş düşüncelerimle yapacağım bu muhaveratta “giriş” de “sonuç” da elimden gelmediği için vaat edemeyeceğim bölümler.

1.

“Herkesin gecesi kendine.”[1] diyen yazara özenip “Herkesin yolu kendine.” diye masum bir değişiklik yapsam kızmaz herhalde bana. O vakit madem alıştık değişiklik işini biraz daha büyütelim. “Aşk, erkeğin yalnızlıktan kurtulmak için yürüdüğü yolda yapayalnızlığıdır.[2] cümlesini “Yolculuk insanın yalnızlıktan kurtulmak için çıktığı yolda yapayalnızlığıdır.” diye cümlenin kaşını gözünü yararak değiştirelim. Elimize ne geçti. Yol biriciktir, herkes kendine has ve başkasının tecrübe edemeyeceği bir yolculuk yaşar. Varılan yer şimdilik düşünce sınırlarımızda değil. Yollar vardır, çokturlar, herkes gider bunlarda, bir yerlere. Herkesin kendi yolu vardır. Herkes yapayalnızdır. Herkes yapayalnız olduğunu bilse de bilmese de yapayalnızdır. Yol arkadaşı, yoldaş vs. diye anılanlar hep birer tevehhümdür. Yolları yaklaşanlar olsa da yollar birleşmez. Yol birleşen bir şey değildir. (…) Paragrafın ortasından itibaren bir nefeste sıraladığım cümleler belki biraz soğuklar, belki biraz kesinler, belki biraz kötümserler, belki biraz canımızı sıkacaklardır ve fakat doğru mudurlar? Bilmiyorum ve “yolun sonu”na gelmeden bilemeyeceğimiz için şimdilik mühim de değil. Mühim ama mühim değil.

2.

Yolun sonu görünmüyor çağımızda. Yol sisli. Bulanık. Yol bir garip, sanki bu yol o eski bildiğimiz yol değil gibi. Sanki bu yol yol değil. Yol; planlarla, haritalarla, üç ay öncesinden alınmış biletlerle, çantalarla, bagajlarla, yazlıklarla, kışlıklarla, yedek bilmemnelerle, gittiğiniz yerde -sizin için ‘seyirlik’ olduğu tescillenmiş olan- hiçbir şeyi ‘kaçırmamanız’ için hazırlanmış rehberlerle, fotoğraf makineleriyle, “bunu Facebook’a koyarız”larla, “birkaç günlüğüne her şeyden uzaklaşıp rahatlayacağım”larla, “ben yokken yapılacaklar”la, laptoplarla, telefonlarla, biriktirilen mil puanlarla, ayrıcalıklı otel fırsatlarıyla, konuşmalarla, konuşmalarla, konuşmalarla, kör bakışlarla, bakmayışlarla.. alınıyor olduğundan beri; tuhaflıklar peyda oldu kalplerimizde.

Eskiden –sahi çok mu eskiden - yolcular, yola revan olurken üç günlük azık ve dualardan başka elle tutulur pek bir şey almazlardı, diye duyduk ninelerimizden. Çocuktuk sormazdık, çünkü bilirdik, dua da elle tutulur. Bu ayrı konu diyesim geliyor, ama yol ile dua ayrı konular olalı beri sürmüyor mu bu bitmeyen çile! Çileler bitermiş eskiden, ninem söyler, “Şimdi anlamına kasvet katıldığına bakmayın evlatlarım, çile dervişe neşve, çile dervişe hayret, çile dervişe heyecan katardı.” der. “Çile kırk günde biterdi. Zaten çile kırk demektir bilir misiniz?” der ninem. Biz bunu hep bilmeyiz! Çünkü yol denince duadan başka derviş de, seyr-i süluk da, han da, hancı da, menzil de aklımıza gelmiyor. Seyyah diye maceracı, meraklı adamlar geliyor gözümüzün önüne. Arayan değil merak eden, idrak eden değil gören ve ne acı ki görmekle merakı sönen, hayreti kim bilir hangi durağında kaybolan, bir acayip insanlar. Oysa yol bir idrak mekanizması, irfan kapısı, hikmet bahçesidir. Yolculuk, hakikate yaklaşmanın tecrübesidir. Seyyah yolun önüne rahlesini sermiş talebedir. “Geçtim dünya üzerinden/ ömür bir nefes derinden” sırrını öğrenir. Dünyayı “turlayıp” da öğrenip öğreneceği, şimdilerde küçümseneceği, anlaşılamayacağı mukadder olan bu derin sırdır. Zaten seyyah da aldırmaz anlamayanlara. Derinden bir nefes alır, “Hu” der.

3.

Her yolculukta bir “Hicret” nüvesi nihandır ve bu çok geniş bir fasıldır. Arif olan anlar. Anlayanlar anlamayanlara imkanı yok anlatamaz. Geçiyoruz mecburi.

4.

Yolcular vardır. Adlarını anmak, yadlarını en temiz kelimelerle yapmak gerektir. Selam etmek, himmet beklemek gerektir. Sadi Şirazi, İbn-i Arabi, Emir Sultan, Yunus Emre, İbrahim Edhem ve adları aklıma gelmeyenler ve adlarını bilmediklerim ve adlarını benim değil kimsenin bilmedikleri ve diğerleri…

5.

İçe doğru yolculuklar vardır. Kendimden temsil söze başlarsam, sonsuz siyahlıkta -o zaman sonsuz derinlikte- bir kuyuya düşmüş bir taş gibi, hiç bitmez anlattığı taşın sessizliğinin bize söylemediği, misalindeki gibi, hiç bitmez gencine-i siyehkar-ı kelamım. Geceler biter bitmemiş gibi. Meclis dağılır. Sohbet kül olur. Yâran uykularından dünyaya ayılır. Yine de bitmez bu anlatamadığım yolculuğu anlatamayışım. O yüzden başlamıyorum.

6.

Yolculuklarda yanımızda sadece ölüm vardır. Ölüm yolculuklarda insana yardır. Gerisi dağılacaktır, terk edecektir, ağyardır.

7.

Yol ki/ yarımları toplamı bir etmeyenler taifesinin/ en suskunu/ bazen en bıçkını;/ Sürgün taşır.”[3] diyerek sitem etse de, “İşte yine o yol denen upuzun dize[4] diyerek meşakkati gönülsüz bir haşyetle karşılasa da, “Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar[5] diyerek duvarlar ile ortaklığından şikayet etse de, “Kırgındır yollar döndükçe[6] diyerek içe doğru olsun dışa doğru olsun, yol ile olan ilişkisinde onun kırgınlığının kendisine kıvranmaktan başka çare bırakmadığını ima etse de "yolculuk öncesiydi, bize, 'Dar/ Kapıdan geçiniz...' mi dediler?/ geçtik de ne oldu?? ah, birer birer/ suçlar, aşklar... acı limonlar..."[7] diyerek sükut-ı hayalini burukça ifade etse de, Yol ikiye ayrılır!/ Sonra hiiç birleşmez/ köprüden önceki son çıkış/ yıkılmış bir köprüdedir/ Altından geçen ırmak/ azgın,hızlı, derin/ Soğuk ve serin/ Atlayanlar diyorlar ki/ … / Gidip kendiniz öğrenin.[8] diyerek gülmeye çalışarak saklayamasa da melale boyanmış melül yüzünü, "Bu yol uzaktır/ menzili çoktur/ Geçidi yoktur/ derin sular var."[9] diyerek sehl-i mümteni ile anlatsa da hal-i pürmelali; Kaçsam bırakıp/ Senden uzak yollara gitsem[10] diyerek yine yollara sığınır şair!

8.

Yolun götürdüğü, yolun sonundaki “mekan”a değil, yollara, yolun kendisine gitmek terkib olarak da, eylem olarak da çelişkili değildir. Çünkü, yolcu yolunda gerektir ve yine yolcu yolunda gerçektir. Bunda arif olanlar için bir hikmet vardır.

9.

Her hakiki sanatçı dervişmeşreptir, her dervişmeşrep sanatçı da hayatında olsun eserlerinde olsun yol ile mutlaka bir şekilde ilişkidedir, ilintilidir, aşinasıdır yolun. Böyle bir genelleme yapmak günah değildir. Ev ödevi: Yolun yolcuya/ yolculara/ insana/ insanlara/ sanatçıya olan etkileri Andrey Tarkovski-Stalker, Abbas Kiyarüstemi-Kirazın Tadı ve Semih Kaplanoğlu-Yumurta örnekleri bağlamında incelenecek!


Yol türküleri vardır, anlatmaya ne hacet. İşte bu türküler bitince, arabaya, otobüse, mekana bir sessizlik çöker. “Bildiğim bir şey varsa, Gencebay dinledikten sonra gelen sessizlik de Gencebay’dır.[11] ile akraba, Neşet Ertaş dinledikten sonra gelen sessizliğin yeğenidir bu. “Artık ne bir söz ne de hareket!” derken, aklına bu cümlenin, şimdi kullandığım anlamda anlaşılacağı gelseydi yine de söyler miydi Raskolnikov bilmiyorum, ama artık söz de hareket de lüzumsuz, düpedüz sakil kalır. O halde sonuç paragrafı yazalım niyetiyle lafları öğütürken gelen bu şefkatli uyarıya uymamak da ayıp olur. Kamyon arkası yazısı kıvamında bitirelim: Yol biter, aşk bitmez! Yazı biter yol bitmez. Yazı bitti.



[1] Yıldız Ramazanoğlu, Derin Siyah

[2] Bülent Akyürek, Kadınlar Üzerine Ahmet Abi’nin Gözünden Kaçanlar

[3] Ramazan Aktaş, Kevira

[4] İbrahim Lebief, Sürülgün

[5] Erdem Bayezit, Karanlık Duvarlar

[6] Hilmi Yavuz, Kalp Kalesi

[7] Hilmi Yavuz, Yolculuk ve Sorular

[8] M.İ.A., Teferrüç

[9] Yunus Emre

[10] Mehveş Hanım

[11] Murat Menteş, Korkma Ben Varım

3 Ekim 2011 Pazartesi

Sükûnetin Derin Sesi

Götürüldüğüm zamanlarda dalga geçtiğim bir "cafe"de -kafe ile dalga geçerdim- duyduğum zaman, esasında daha önceden şarkıyı severek dinliyor olmama rağmen, Küçük Emrah gibi söyleyerek kendimce dalga geçtiğim bu şarkıyı o günlerime selam ederek paylaşıyorum. Sözlerini çevirmeye niyetlendim fakat, birebir çeviri yapmaya hiç niyetimin olmadığını ve kendime göre bir çeviri yapacağımı farkettim. O yüzden vazgeçtim.



Hello darkness, my old friend
I've come to talk with you again
Because a vision softly creeping
Left its seeds while I was sleeping
And the vision that was planted in my brain
Still remains
Within the sound of silence

In restless dreams I walked alone
Narrow streets of cobblestone
'Neath the halo of a street lamp
I turned my collar to the cold and damp
When my eyes were stabbed by the flash of a neon light
That split the night
And touched the sound of silence

And in the naked light I saw
Ten thousand people, maybe more
People talking without speaking
People hearing without listening
People writing songs that voices never share
And no one dared
Disturb the sound of silence

"Fools", said I, "You do not know
Silence like a cancer grows
Hear my words that I might teach you
Take my arms that I might reach you"
But my words, like silent raindrops fell
And echoed
In the wells of silence

And the people bowed and prayed
To the neon god they made
And the sign flashed out its warning
In the words that it was forming
And the sign said, "The words of the prophets are written on the subway walls
And tenement halls"
And whispered in the sounds of silence


İktibas

1.

Yüzüñ meh-i ‘îd ü ser-i zülfüñ şeb-i Esrâ
Gamzeñ yed-i Mûsâ leb-i lâ‘lüñ dem-i ‘Îsâ

Bu hüsn-i Hudâyî ki Hudâ saña virüpdür
Mânî-i cihân yazmadı tasvîrüñe hem-tâ

Alnuñ kamerine yüzüñ ayına müşâbih
Bunca göz ile görmedi bu çarh-ı muallâ

Şol câm ki nûş eylemişem bezm-i gamuñda
Bir sâde habâbıdur anuñ künbed-i hadrâ

‘Avnî señi medh eyledi çün tarz-ı gazelde
Matla‘ dedi yüzüñe vü ağzuña mu‘ammâ


2.

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânum saña
Âşikâr olurdı gâlib râz-ı pinhânum saña

Mesned-i hüsn üzre señ ben hâk-i rehde pây-mâl
Mûr hâlin niçe ‘arz ide Süleymânum saña

Şem‘i gör kim meclisüñde ağlayup başdan çıkar
Hoş yanar yakılur ey şem-i şebistânum saña

Subh gibi sâdık olduğum reh-i ‘ışkuñda ben
Gün gibi rûşendürür ey mâh-ı tâbânum saña

Dün rakîbüñ cevrini men‘ eyledüñ ben hasteden
Eyledi te’sîr gûyâ âh ü efgânum saña

Zahm-ı hicrân şerhi çün mümkin degüldür dostum
Sîne-çâkinden haber virsün girîbânum saña

Eyleme göñlin gözin cevr ile ‘Avnî’nüñ harâb
Dürr [ü] gevherler virür bu bahr ile kânum saña


3.

Hâsılı çün mezra‘-ı dünyânuñ oldı gam baña
Yıllar ile ağladı hâlüm görüp Âdem baña

Şem‘ çün gördi gözüm yaşın derûnum âteşin
Bezm-i gamda akıdur gözyaşını her dem baña

Gam şebi efgânum işidilmez olsa za‘fdan
Zîr ü bem âheng iderse tañ degül a hem baña

Cân viricek âkibet sevdâ-yı zülfüñden señüñ
Ehl-i diller karalar geysün dutup mâtem baña

Nîş-i fürkat ye’si nûş-ı vuslat ümmîdi müdâm
Zülf ile lâ‘lüñ firâkında yeter em sem baña

‘Işk içinde kimi yâr idem kime hâlüm diyem
Düşmen oldılar señüñçün dôstum ‘âlem baña

Kâ‘be hakkı ‘Avnî baş egmez nemâza yüz yumaz
Kaşlaruñ mihrâbına secde yeter kıblem baña

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

Transkripsiyon ve hazırlama: Muhammed Nur Doğan

Bilinmeyen kelimeler için tavsiye edebileceğim bir sözlük: Ferit Devellioğlu'nun Lügati

Hasbî Hâl

- Zor!
- Hem de nasıl.
- O zaman?
- Öleceğiz.
- (Sevinçle ve heyecanla) İzin çıktı mı?!
- O dediğine izin çıkmayacak evlat, bekleme boşuna.
- .. (Frustrated)
- Öleceğiz bir gün.
- Ama bunu sadece ikimiz biliyor muşuz gibi davranıyor bütün insanlar.. dünya.
- .. ("Doğru söze ne hacet" duruşuna geçiyor çaresiz)
- Sanki ölmeyecekmişiz ya da sadece ikimiz ölecekmişiz gibi.
- Öyle.
- Öyle de.. bu ölümsüzlerin arasında biz ölümlüler , "öyle" deyip devam edemiyoruz işte.
- ..
- Bilmemkaç milyar tımarhane kaçkını arasında kalakalmış bir hüzün taifesi olarak meşruiyetimizi sağlayacak hiç bir söz onların kulaklarından girmez. Biz bu dünyasın delisiyiz baba!
- Hem de serazat da değil, mengeneli deliler... "Kafam mengeneyle sıkıştırılmış gibi." demiştin değil mi geçen?
- Evet.
- İşte o mengene benimkini parçaladı. Kurtuldum, rahatladım evlat.
- (Gülerek) Hoca gibi.
- Sayılır. "Çektirdim kurtuldum."
- O zaman ölüm uzak bir ülkeden buraya yaptığı seferini bitirene kadar parçalanır inşallah benimki de!
- İnşallah! (Yukarı doğru bakarak) Allahım nelere dua ettiriyor şu garipoğlan bize. Beni alet ediyor, yoksa ben ne bilirim mengeneyi Rabbim. Kayıtlara geçirilsin bu sözlerim. Arz ederim.
- Baba seni de kaybettik.
- (Gülerek) Ne sandın! Uydurdun kendine, yuvarlıyorsun bir gayyaya bizi.
- Şöyle deme yaa!
- Tamam demem de sen hala simit almaya gitmedin be evlat. Bak çay hazır.
- (Aceleyle kalkar, arkasını döner kapıdan çıkar
- ...ken, arkasından seslenir) Üçgen peynir de all!