19 Aralık 2012 Çarşamba

Aziz Torun'un Acayip Sıradan Hayatı ve Bir O Kadar İlginç Ölümü


0.

“Cinayetti” diyenler çoğunlukta olsa da, Aziz Torun’un ölümünün bir intihar sonucu olduğu bugün neredeyse kesinleşmiş durumda. Evet, intihar etmesi için görünürde hiçbir sebep yoktu. Öldürülmesi için ise sebepler saymak çok kolaydı. Ama deliller bunun “sıradan bir intihar” olduğunu apaçık ortaya koyuyordu.

1.

Sabah kalktım. Genelde sabah kalkarım. 20 yıldır bu böyle. Alıştım sayılır artık. Önceki kimliklerim sadece ben ile kendim arasında. Onların hayatımda etkili olmasına izin vermiyorum. Laikliğin lacivert bir versiyonunu hayatıma uygulamayı başardım yani.

Sabahları kalktıktan sonra, yanımda bir insan daha oluyor. Bu da 20 senedir olmasa da, bazı istisnai zaman ve haller dışında 20 yıla yakındır olmakta. Yanımdaki insanın, bir kadın olduğunu anlamam çok sürmüyor. Çünkü saçları çok güzel uzun kokuyor. Ensesinde bir tavşan uyuyor. Yüzünde yağmur sonrası ormanlar susuyor. Çok şaşırıyorum her seferinde. Kadın olduğunu anladıktan sonra, bu sefer tekrar insan olup olmadığı ile ilgili derin tartışmalara dalıyorum. Evet, önceki kimliklerim bu tartışmalarda görüş bildirme iznine sahipler, fakat padişah benim! Karar hakkı benim, onların oy hakları bulunmuyor. Monarşik laiklik, sistemimizin adı. Bu tartışmalar tam bir demokratik çerçevede –hakaret yok, eleştiri var- cereyan ediyor ve bazı ağızlardan uyandığımda yanımda olan bu kadın hakkında galiz sözler çıkıyor. Bazıları da çeşitli çürütme yollarıyla beni ikna etmeye çalışıyor. Mesela, diyor, “Uzun kokmak, tavşanlar ve ormanlar… Bu saydıklarınız ve aklınızdan geçen diğerleri –aklınızdan geçenleri de bildiğimi ifade etmek isterim- bir insanı tasvir eden şeyler değil. Bu saydıklarınızdan çıkarılacak iki sonuç var: birincisi, bu kişi gerçek olmayıp, masallar alemine aittir. İkincisi ise, bu kişi bir insan olmayıp, başka bir varlıktır.” Bu avukat kılıklı herif böyle soğuk soğuk konuşmaya devam ederken, kafam çok karışır. “Bir taneniz de benden yana olun ulan hıyar herifler!” diye ortalığa bağırmayı düşündüğüm bir anda kadın gözlerini açar. Zihnim koşarken zaman durmuştur ve kahrolası zihnim iki ayağı havada kalmıştır. Bu asılı vaziyette gözlerim bir çift zeytin gibi buruşur, buruşur, buruşur. Kadın “Günaydın.” der, ama kelimenin içinde “h” harfi geçer. Zeytinlerin çekirdeği bu noktada çıkar. “Merhaba, ben Özge. Tanıştığımıza memnun oldum.” dediği sırada zeytinler ezilmekte, yağları çıkmaktadır. Bunu söyledikten sonra elini uzatır. Tokalaşmak için elimi uzatmam gerekir ve kahrolası elim tam lazım olduğu zamanlarda bir yerlere gider hep. Ararım ararım bulamam. Telaşla etrafa bakarım, bulamam. Havada beklemekten sıkılan eli, yüzüne doğru gitmeye başlar. O sırada “Noldu yav, gözümde çapak mı var?” diye sorar ve gözlerini ovmaya başlar. O andır ki havada asılı kalan zihnim, zamanın birden tekrar başlamasına hiç beklenmedik bir anda yakalanır ve yere düşer. Dizini çarpar, kanar.

Bunların ardından genelde kahvaltı yaparız. Biz bu kadınla kahvaltı yaparken, iki-üç tane tıfıl da hazır bulunur. Bunlar bu kadının ve galiba benim müşterek çocuklarımızdır. Bu sonuca kahvaltı sırasındaki konuşmaları gözlemleyerek ulaşmak çok kolay olur. Sadece bununla da kalmaz, bir dedektif titizliği ile bu kişilerin meslekleri, karakterleri, birbirleri arasındaki ilişkileri, oluşturduğumuz veya oluşturduğumuza inandıkları bütünün ihtiva ettiği anlamlar ve değerler bütünü, falan filan ne varsa ortaya dökerim. Eserimle gurur duyarım, bir vakit toplamam, dağınık kalır. Sonra son bardak çayımı, keyif çayı payesiyle içerken yavaş yavaş toparlarım bütün döktüklerimi ve serdiklerimi.

Giyinme safhası bazı karışıklıklara sebep olur. Bahsi geçen kadın, giyeceğim pantolon, gömlek, kravat, süveter, hırka, hatta çorapları bile seçip, çıkarmış, elenecekleri elemiş, 1 birim giyinmelik kadarını belirlemiş, ütülenecekleri ütülemiş olur. Ben büyük bir kafa karışıklığı ile giyinmeye başladıktan sonra, gömlek, ceket filan gibi giymesi biraz zor olanlarda gelip bana yardım eder. Giyinme bitince gerekli gördüğü düzeltmeleri yapar. Ben bu sırada dedektif havalarıyla ulaştığım bütün sonuçların yanlış olabileceği düşüncesi ile baş başa kalırım. Ben Kırım Beyi Ustavuz Paşa olabilirim ve sabahtan beri karım sanarak muhatap olduğum bu kişi cariyelerimden biri olabilir. Ben bir deli olabilirim ve burası kendimizi evimizde gibi hissettiğimiz, öyle tasarlanmış bir tımarhane olabilir. Bu kadın da tımarhane görevlilerinden biri. Bazı zihni eksikliklerim kendi başıma giyinmeme engeldir filan. O sırada bir seçenek daha aklıma gelir. Ya bu kadın çekmeceden bir mendil çıkarıp, katlayarak cebime koyar ve evden çıkarken de “Kimseyle kavga etme!” filan derse. Kadın çekmeceye hamle yapınca “Annnee!” diye bağırmaya hazırlanırım, fakat çekmeceden bir cüzdan çıkar. “Ben vermesem cüzdansız çıkacaksın, a benim avanak kocam!” der ve bana sarılarak yanağım ile boynum arasında bir yerden öper. İşte burada tekrar karşımdakinin karım olduğuna kani olurum. Çünkü neden? Avanak dedi!

16 Aralık 2012 Pazar

İktibas- Ahraz

yağmurun içinden geçiyorduk hani
günbatımı sessizce uç veriyordu
ben karanlıktan ürkmeyerek başlattım
uzun uzun susmaların hikayesini
çünkü her defasında
limanda çürümeye terkedilmiş gemiler olurdu gözlerinde
yahut sapına küskün iki karanfil, öpüldükçe rengi atan
iki firuze taşı dururdu yüzünün arka siperlerinde
otururduk bir taşım yürek kabarmasıyla
ne hali varsa görsün diyerekten tozlu alınları bulvarların
duyardık parklardan eylül taşardı
parklardan hüznün o kırılgan coğrafyası
aynı masa üstünde birbirine değmeyen iki el
böyle böyle öğrendik yatağından kuşkulanan ırmağı

meğer sokulgan bir bıçak dinelirmiş
savrukça gizlendiğimiz takvim aralıklarında
oysa ilkel bir yüreğim var demiştim sana
saten örtülerin zarif kıvrımlarını okşamaktansa
yırtmayı tercih ederim onları, yırtıp
yaralı bir mahkuma sargı bezi yapmayı mesela
anamın beyaz yaşmağında billurlaşan cefanın hükmü
hükümsüz bıraktı çünkü çoktan gençlik kaygılarımı
yolaldım toprak adımlarımı bağrına bastı
kına yaktım avucuma kendi kanımdan

susmaya yazgılısın artık, ruhumda eski bir kırbaç izi
yollar her zaman bir denize varmıyor, hatırla!

 Fatma Çolak Asan

13 Aralık 2012 Perşembe

Düz Adam Adayı Talha - Kaçta kalmıştık unuttum

Anneleri Talha ve kardeşine her sabah pekmez içiriyor. İçirirken de hem ikna etmek hem de teşvik etmek için "İçerseniz güçlü olursunuz, boyunuz uzar, zekanız açılır, kafanız çalışır..." diyor.

Bir gün annesi Talha'ya sınava çalış diyor ve Talha pekmezin verdiği zeka ile cevap veriyor:

- Boşver; pekmez içtim ya!

28 Kasım 2012 Çarşamba

İktibas-Rilke

"Yalnızlardan söz etmemiz insanlardan fazla anlayış beklemektir. İnsanlar, neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır, anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan, tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnızca. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın, onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar, patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlardır. Narinliği ve çocuk oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde, yetişkinlerin inadına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir.Güçten kesilmeyip de ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar, çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını. Ve o, bunlara kulak asmadımı biraz daha ortaya çıkmışlar, yiyeceğini bitirmişler,  teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır. Ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten: o, gerçekten düşmanlarıydı çünkü." -Malte Laurids Brigge'nin Notları, Rainer Maria Rilke

27 Kasım 2012 Salı

Muhabbet Hasıl Oldu Kelamdan

İştigal ettikleri alanlarla ilgili verdiği ürünlere çok değer vermemin yanında, çok yoğun ruhi yakınlık duyduğum kişiler var. Haklarındaki hislerimi, yakınlığımı yazmaya kalksam, kelimelerle aval aval bakışacağımı bildiğim kişiler. Ruhların birbirini tanıdığı o güne inanmam için apaçık bir delil olan, o günün kokusunu kendilerine karşı duyduğum yakınlıkla tanıdığım kişiler. Böyle olmalarından olacak, istikrarlı bir şekilde iletişimde bulunduğum arkadaşlarım farketmiştir, bütün sohbetlerime bir şekilde misafir oluyor bu kişiler. Kimileri de diğer insanların yanında gelmiyor. Karanlık kuyularda, saralı saatlerde teşrif edip, hemdem oluyorlar, derman oluyorlar, deryam oluyorlar. 

İki hafta sonra bir grup insana bir veya birkaç şiir okuyup, bu şiirlerin düşündürdükleri-hissettirdiklerini anlatmamı istedi bir hocam. Aklıma ilk Hazreti Galib Dede geldi tabi. Sonra "ağır" gelir düşüncesiyle başka kim olur ki diye düşünmeye başladım. Hemen bir sürü değerli şair geldi aklıma. Kimisi bu yazının başlangıcından beri anlattığım insanların içindeydi, epeyi de dışındaydı.

 Hocamdan ayrıldıktan sonra, tek başıma yürürken, birden, Didem Madak düştü aklıma. İşte o da hep büyük yakınlık duyduğum insanlardandı. Ölmüşlerime edilen dualardan nasibini mutlaka alacağını düşündüğüm, bir "ölmüşüm" kendisi. Çok düşer aklıma, çok gelir yadıma. Ama bu güne kadar bir kişiyle bile hakkında konuşmuşluğum olmayabilir. Hatta belki de, ismini kendi kendime konuşmalar dışında hiç telaffuz etmedim. O derece! 

Bir yere bağlamayacağım. Bunları anlatmak istedim ve anlattım. Bu bir blog değil mi? 

Hadi bir de "en meşhur" şiirini koyayım buraya. O da bugün "bir garip gelişle" geldi; oturdu. 


       Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım?

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!
Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.
Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!


12 Kasım 2012 Pazartesi

Operasyon: Ole Gunnar Solskjaer

Uzun bir süredir (birkaç yıl) içinde bulunduğum kerih ruh halinden kurtulmak; köprüden önceki son çıkışı kaçırmamak; kalbimdeki, ruhumdaki, hayatımdaki, eynimdeki buğulanmış, kirlenmiş, paslanmış, cerahat içinde kalmış, islenmiş, rutubet kapmış, çürümüş bütün yerlerin temizlenmesi ve tedavisi için, kendi adıma geniş ve ehemmiyetli bir çabalar silsilesi içerisine girdim. Buna dirilme, hayatı ihya etme, hayata tutunma, tadilat, yenilenme, prestroika vs. bir sürü şey diyebilirim. Sizden ricam dua edilse kurtulacak bir ölümcül hastalık sahibine dua eder gibi, benim için dua etmeniz.

Çok acıklı oldu, bari kötü bir espriyle bitireyim. Büyük Türk düşünürünün dediği gibi: "Yes, we can!"

5 Kasım 2012 Pazartesi

Boynu Bükük Sarı Lale

I.

Bana kızacaksınız biliyorum
ama yine de ilk mısra ile
şiirin başlığı aynı olacak
Şiire  boynu bükük sarı lale diye
başlayacağım

Ama planlar hep suya düşer
-suya düşen cisimler ıslanır-
-planlar da bazı bazı birer cisimlerdiniz-
Olmadı. Öyle başlayamadım.

Boynu bükük sarı lale
Düşünce anlatılmaz bir melale
Bursa-Kemalpaşa'da bir şelale
Çok sevdiğim bir üniversite: Yale

İnsan bu yıl çok yağdı İstiklal'e
Türk milleti açtır istiklââle
-şükür birazcık doyduk-
Şairin kafasında titanyumdan bir hale

Bu arada bu günlerde kim alıyor kafiyeleri kaale

Boynu bükük sarı lale
onu ilk gördüğümde
içine kapanık bir
bir içine kapanıktı soğan
bir marketteydi içine kapanıktı
sarı plastik saksının içinde
içinde toprak değil de
küçük beyaz taşlar olan
sarı plastik saksının
O günlerde boynu bükük
olacağı daha belli
olmayan sarı lale

Onu ben seçtim çok
çok çiçekler arasından
çok çikolatalar ve
çok barbunya pilakiler arasından
hem de kolay mı seçtim hayır zor seçtim

Dedim sen ey sarı lale
Dalar mısın benimle
buralar anlatılmaz bir melale
Gel dedim ey sen lale

Geldi, direnmedi.

2 Ekim 2012 Salı

23 Eylül 2012 Pazar

Lâ-Diyalogos

"Akıbet kuş kondurur
Mezar taşına felek" - Dağlar Dağımdır Benim diye bilinen Harput  türküsünden

- Mezar taşları da yüzer mi?
-...


 

3 Eylül 2012 Pazartesi

Diya-lâ-logos

- Taştan yapılmış bir geminin yüzme ihtimali var mı?
+ Bilmiyoru..
- Yok!
+ Nasip.
- Nasip dediğin bir kuş. Taşın üzerine konar.. eyvallah. Uçmazsa taşla beraber batar. Uçarsa da.. uçar işte!
+ Nasip.

3 Ağustos 2012 Cuma

Şiirsiz Şiir (Aynı zamanda şehirsiz şiir-ve aynı zamanda şiirsiz de bir şehir varmış hep ağlamazmış-)


                                                                                                            T.'ye ya da T.ya
Nasılsınız bir kuş
Kanatlarınız..
Ağrıyor mu eskisi gibi?
Dünyalarınız hep kaç köşe?
Kaç bucaklarda nefes veriyorsunuz akşamları
Saymaklar size göre değilse özür dilerim
Ben “kaç” dedikçe siz kaçın
Olabilir böyle, yapın.
Saymaklar size göre değilse integral alın
Alın alın, bende daha çok var n’olur alın
Lütfen alır mısınız, ısrar ediyorum
Olur mu öyle şey, biterse yenisi gelir
Hem sizden değerli mi
Ayrıca bunun bir şiir olduğunu unutuyorsunuz
Ne hallere düştü zavallı “başı şiir” baksanıza!
Yo yo, hemen öyle küsüp gitmek yok.
İnsanız, arada olur öyle.

Bunları geçelim de sadede gelelim
Nasılsınız bir kuş?
Beni sorarsanız bizler iyi değiliz
Evet, siz yokken biz bizler olduk.
Azaldıkça çoğaldık, çoğaldıkça çoğaldık
Sonra şehir almadı bizi beynimizi patlattık
Yerine bu sefer  5 katlı apartman yaptırdık
-her katta 2 daire-
Yetmezse bir daha patlatırız
Bir daha, bir daha..

Bütün bunlar hep saçma, belki çoğu yalan
Çünkü bu giden iyi gitmiyor.
Her giden iyi gitmiyor.
Kötü gidiyor deyip bırakılacak gibi de değil.
İki dakka susalım sonra yine susalım
Yine susalım yine susalım yine
Nihayetinde bir nefes alalım
Bir nefesten kimseye zarar gelmez.
Sigaralarımızı sessizce yere bırakalım
Yok yok öyle yapmayalım
Minyatür bir kayık içinde dereye bırakalım
Öyle yapalım evet
Sonra oturalım dere kenarında çay içelim
Oraya çaycı açılmamışsa biz açalım
Oralep ve çaydan başka bir şey satmayalım
Tamam benim hatrım için bir de soda satalım

Görüyorsunuz dünyam küçük
Küçük ve de yapışkan
Yapışkan ve de kırık
bir oyuncak.
Kirkor kimdi
“Hayat dediğin kırık bir oyuncak misali…
Kırık işte” diyen
Doğru: Duschembian!

Hafızayla oyun olmaz, bir kenara bırakalım
Beyin; dediğim gibi patlattık
(Hafıza ile beyin ayrı organlardır
-ki hafıza organ da değildir
Uzun mesele-)
Kalp ise bir yol oluyor bir kale, bir yerde topraklara bulanmış bir top oluyor
Vuruyor biri, doksana takıyor

Futboldan konuşmayalım Del Piero malum bölgeyi bıraktı
Giggs duruyor hala.
Durmadan duruyor.

Bütün bunları geçelim de biz en can alıcı soruyu soralım:
Nasılsınız bir kuş?
Biliyor musunuz, şiir olarak bana gelen bu
(yıllar yıllar önceydi)
Getirdiği şiirsellikleri boğdu
Ben şimdi o soruyu sormak için
Vadettiğim şiiri yazamamış olmanın bir garip duygusuyla
-bu duygunun kapkara bir gri olduğunu söyleyenler var-
Eveleyemeden geveliyorum
Arada yanlış yerlerde soruyorum filan ama..
Yeri gelince çok güzel soracağım.
Tamam şiir yok
Ama Allahaşkına
Nasılsınız bir kuş?



2 Ağustos 2012 Perşembe

Demedim Mi

Sonra dedim sen beni hep yanlış anlıyorsun. Olmuyor böyle dedim, vurulmuyor kavgalar. Sen dedim, ben dedim, sonra hep ben ağladım dedim. Çok ağladım ben. Yağmur oldum yağmadım dedim. Kuş dedim bir sustum, kuş dedim ben bir kuş dedim. Saçmalamıyorum dedim, sensin bir kere o dedim. O sensin işte, nereden anladımsa anladım dedim. Kaş dedim, göz dedim, uzaktan olsa da razıyım öp dedim. Sen dedim sen dedim sen dedim. Kaç mayıslar geçti bunu bir bilsen dedim. Ahh dedim,kalbim dedim, kafes demedim. Taşlar ve yosunlar dedim, sır tutmaz dedim. Kargalar bülbül seslerine dublaj yapıyor dedim. Bunlar oluyor ve Türk polisi uyuyor dedim.

Hayat dedim bir gemi gibi.. bir gemi gibi ağlıyor dedim. Sorular sorulmuyor ve öylece çürüyor bir yerlerde. Çıdamlar ur oluyor içinde insanın. Çürük sular akıyor, denizlere karışıyor; insan kendi içinin denizlerine giremiyor.  Kelam koca bir neşter,  ameliyat değil cinayet aracı olarak neşter. İnsan beceremiyor öyle oluyor. Hep öyle oluyor  yetkililer buna bir şey yapmıyor dedim.

Kaç siyah kaç siyah bu böyle kaç siyahlar dedim. Sararmış bir güller var yollarda üzerlerine ne olursun bas dedim. Kimse bilmez ahvalimi sen en iyisi bana da bir sor, yarın gel bir daha sor, sonra şu başını na şu dizime koy dedim. Sonra sıra bana gelir dedim. Ağlamak yok ama bak sen varsın, ağlamak yok, kuş var, mavi var, rüzgar var, sarı kuşlar yok, hu var, ah var, ama senin bildiğin gibi değil dedim.  Ama ağlamak diye bir şey unutulmuş beldeler var dedim. Belediye başkanları bile yok, öyle güzel beldeler dedim. İnandıysan elma gül, inanmadıysan armut gül dedim. Kiraz dersem çık şu rüyadan da beni de uyandır dedim. Kiraz dedim.

Kiraz dedim, ama ben yine ölmedim.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

İktibas-Şeyh Galip


Gözüm bir nesne görmez dîde-i giryândan gayri
Erişmez gû ş-ı câne sohbet-i hicrândan gayri
Yazanlar levh-i dilde sûrete hırmândan gayri
Bulunmaz sînede bir sûzi -i pinhândan gayri
Ümîdim yok hemân bi hâhiş-i ihsândan gayri
Serâ-pâ-yı tenimde kalmadı efgândan gayri

(...)


Eger küstâh isem de çâre bîçârelikdendir
Hezârân kayd ü bende düşdüm âvârelikdendir
Gönül cemiyyeti sevmezse de sâd-pârelikdendir
Devâdan şekvemiz var ise de bir pârelikdendir
Siri kim bî-sebebdir mennba-i gam-hârelikdendir
Mahaldir gark-ı eşk olsa gözüm hûnbârelikdendir

Belâ mevc-âver-i girdâb-ı hayret nâhudâ nâ-bûd
Adem sâhillerinin tutdu diriğâ bang-ı nâ-mevcûd

Belâ bu kim dahı sûret miyim manâ mıyım bilmem
Sezâvâr-ı mekes yâ lokma-i ankâ mıyım bilmem
Esîr-i pîç-tâb-ı zülf-i müşk-efzâ mıyım bilmem
Perîşânî-i gam menşûrına tugra mıyım bilmem
Gam-ı Yûsuf’la tolmuş Mısr-ı istignâ mıyım bilmem
Garik-i Nîl-i hasret Gâlib-i rüsvâ mıyım bilmem

Şeyh Galip

*Son mısradaki "Galib"i büyük harfle yazmak Prof. Dr. Naci Okçu'nun yayına hazırladığı Divan'da küçük harf kullanılmasına rağmen benim tercihimdir.

İktibas

"(...)biz o sırrız ki süveydada nihanız"- Hoca Neş'et Efendi

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Her Devrin Muhalifi: Lütfi Fikri Bey



Giriş

Osmanlı Devleti tarihi incelenirken Tanzimat Fermanı’na büyük önem atfedilir. Zira Tanzimat tarih, siyaset, toplumsal yapı, edebiyat, müzik, mimari, plastik sanatlar gibi birçok alanda etkilere sebep olan bir kırılma noktasıdır. Bu tarihten sonra incelenen her olayın, mefhumun, fikri hareketlerin vs. Tanzimat’tan gelen bir kökü, bir arazı olduğu hep tahayyül ve tevehhüm edilmiştir. Bu zanlar kimi zaman abartı arz etse de, genel olarak doğruluk payı da yüksek olan zanlardır. Bu bağlamda, ben de Lütfi Fikri Bey’in hayatını incelemeye girişmeden önce, muhtasar bir şekilde, Tanzimat’tan 2. Meşrutiyet’e doğru bir hızlı yolculuk yapmak istiyorum.


Tanzimat Fermanı ardından teknik alanda daha önce başlayan Batılılaşma hareketleri artık çok daha şümullü bir hale gelmiş oluyor ve ülke yoğun bir Batılılaşma devresine artık tamamen girmiş oluyordu. Her siyasi, sosyal, hukuki kurum bu değişim rüzgârından etkileniyor, ülkedeki her sütunun temeli heyecanlı etütlere maruz kalıyordu. Teknik, müzik, mimari gibi bazı alanlardaki üstünlüğü kabul edilip, rahle-i tedrisine oturulan Batı ile artık çok yönlü ve hakiki bir karşılaşmaya gidiliyor, onun etkileri daha da nüfuzlu oluyordu.


Tanzimat sonrası yıllarda oluşmaya başlayan siyasi hareketler, genel olarak Fransa’ya okumaya gönderilen gençlerle ülkeye giren, Fransız Devrimi ve Aydınlanma ideali çerçevesinde şekillenen som Batılılaşmacı bir yapı arz ediyordu. Daha sonra Devlet içinde Mithat Paşa gibi bürokratlar ile de teşrik-i mesai eden bu gençlerden müteşekkil hareket, 1. Meşrutiyet’i ilan ettirmeyi başarıyor, fakat bu sefer de patlayan 93 Harbi’ni bahane ederek meclisi fesh eden 2. Abdülhamit’e tosluyordu. Daha sonra siyasi hareket İttihad-ı Osmani oluyor, çeşitli muhalefet merkezi şehirlerde neşir faaliyetlerine devam ediyordu.  Ardından Paris’te toplanan örgüt, İttihad ve Terakki adını alıyor, Türk siyasi tarihindeki en önemli fenomenlerden biri olmaya doğru evriliyordu. Neşir faaliyetlerine çeteleşme faaliyetleri de ekleniyor, özellikle ordu mahfelerinde yer altı silahlı örgütlenme sağlanıyordu(1-S.30-50).


İttihad ve Terakki Cemiyeti faaliyetlerinde başarılı oluyor, 2. Meşrutiyet’i ilan ettiriyordu. Bu başarısı ona, meşrutiyetin banisi olma imajını kazandırıyordu. Ardından gelen 31 Mart Vakası, Bab-ı Ali Baskını, Sopalı Seçimler gibi kritik dönemler ile birlikte iktidarı pekişiyor ve çok daha otoriter bir yapıya evriliyordu. Balkan Savaşları ve Trablusgarp ile gelen yenilgiler büyük felaketi haber veriyor ama Cemiyet bunu görmüyor, 1. Dünya savaşı fiilen hem Osmanlı’nın hem de İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin sonu oluyordu(1-S.30-50).


Kısa bir şekilde özetini verdiğimiz bu süreç Türk siyasi tarihinin en önemli süreçlerinden biri olmak ile beraber, özellikle meşrutiyet öncesi dönemden 1. Dünya Savaşı başına kadar süren 10 yıldan bile kısa süre de Türk siyasi tarihinin hayli yüksek konsantrasyonda bir numune-i timsali olarak adlandırılmayı hak edecek bir halde cereyan ediyordu. Bu dönem son yıllarda Türk tarihçiliğinde hak ettiği yeri biraz olsun bulmaya başlasa da, bu dönemin önemli siyasi figürlerinden birçoğunun hayatı ve fikirleri bugün maalesef bilgi alanımızda değil. Bu dönemin en meşhur ve etkin kişilikleri bile, zamanın üzerlerinde biriktirdiği kalın toz tabakasının altında kaldılar.


Lütfi Fikri Bey, gerek 2. Meşrutiyet döneminin en önemli siyasi figürlerinden ve gazetecilerinden olması, gerek ise temsil ettiği siyasi ekol itibariyle Türkiye için nadir görülen bir damardan beslenen, fazlasıyla nadir siyasetçilerden olması hasebiyle, anlamaya en muhtaç olduğumuz siyasi figürlerden biridir. O çok iyi bir hukukçu, idealist ve zamanının epey ötesinde bir siyasetçi, azimli, inatçı ve dürüst bir gazetecidir. Aktif siyaset ve gazetecilik yaptığı dönemde fikirlerine katılsın katılmasın, dostu olsun düşmanı olsun, birçok kişi tarafından çeşitli özellikleri takdir edilmiştir. Muhalif tavrı zorlu bir hayat yaşamasına sebep olmuş, ama o bu tavrından hiç uzaklaşmamış, muhalefet için değil hakikat için muhalefet yapmıştır. Türk siyasi tarihinde hala bir kurum olarak yerleşmediğini düşündüğüm muhalefet kurumu, belki de Lütfi Fikri Bey’in görüş ve faaliyetleri incelenerek bir nebze olsun geliştirilebilir diye düşünüyorum.


Yaşadığı zamanda ünü ve etkisi epey geniş olan Lütfi Fikri Bey’in akademik ve fikri camia tarafından unutulmasını böyle özgün figürleri az gören bir ülkede yaşadığımız için üzüntüyle karşılıyorum. Bundan dolayı, onun hayatı, siyasi mücadelesi ve gazetecilik faaliyetlerini anlamaya çalışan bu metni hazırlayarak, Lütfi Fikri müktesebatına mütevazı bir katkı yapmayı umuyorum.

 

Müktesebat


Lütfi Fikri Bey hakkında basılmış kitap sayısı, biri 2 ciltlik olmak üzere, sadece 4 tanedir. İlk kitap, 1992’de basılan iki ciltlik “Hilafetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı ve Lütfi Fikri Davası”  kitabıdır. Bu kitabın yazarı Murat Çulcu olup, açıkçası kaliteli bir tarih çalışması değildir. Bu kitabın eleştirisi metnin konusunun dışında olduğu için eleştiriye girmiyoruz. Her şeye rağmen, Lütfi Fikri hakkında çok az kitap olması, bu kitabın da okunup değerlendirilmesini gerekli kıldı. Diğer kitap Lütfi Fikri Bey’in günlüğü olup, baskısı bittiği için bu kitaba ulaşamadım. “Lütfi Fikri Bey’in Günlüğü: Daima Muhalefet” ismiyle Arma Yayınları’nın bastığı kitabı yayına Yücel Demirel hazırlamış. Doksanlı yıllarda basılan bu iki kitaptan sonra, doktora çalışmaları olan iki kitap geliyor. İlki kitabın yazarı Murat Kurt’un doktora çalışması olan “Lütfi Fikri Bey’in Siyasi Mücadelesi Yahut Tek Başına Muhalefet” isimli kitap olup, Lütfi Fikri Bey hakkında geniş bir araştırmadan oluşan bir kitaptır. Diğeri ise Ahmet Ali Gazel’in Lütfi Fikri Bey’in Tanzimat serisini incelediği, fakat hem Lütfi Fikri hakkında, hem de dönemin gazetecilik ve siyaset ortamı hakkında derinlemesine bilgiler içeren fazlasıyla doyurucu bir kaynaktır.


Hakkında yazılan kitaplar bu kadar az olan Lütfi Fikri hakkında doyurucu süreli yayın metinleri de neredeyse yok denecek kadar azdır. Bunlardan Tarık Zafer Tunaya’nın 18 Haziran 1950 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayınladığı “Muhalefet Tarihinin Ünlü Siması: Lütfi Fikri Bey” isimli makalesi bir istisna teşkil etmektedir(1.S-76).

 

Hayatı


Lütfi Fikri Bey 1872 yılında Gümüşhane’de doğmuştur. Resmi kayıtlarda doğum yeri İstanbul olarak geçmektedir (1.S-70). Ayrıca İstiklal Mahkemelerinde yargılandığı sırada doğum yeri sorulduğunda “İstanbul” cevabını vermiştir(4-S.167). Babası Kosova ve Elazığ Valiliklerinde bulunmuş olan Hüseyin Fikri Paşa’dır(1.S-70). Ailenin bölgedeki ağırlığı, Lütfi Fikri’nin Dersim’den esasen bölge halkı tarafından şahsen tanınmadan mebus seçilmesi (2-S.246), akrabalarından kaymakamlar olması (2-S.253), kardeşinin rüşdiye komutanı olması (2-S.253) ve daha sonradan yeğeninin TBMM’de milletvekili olmasından anlaşılabilir.  Asıl adı Ömer Lütfi olmasına rağmen, neredeyse her zaman Lütfi Fikri ismini ve imzasını kullanmıştır (1-S.70).


Lütfi Fikri Bey, Mülkiye’nin İdadi kısmında liseyi ve daha sonra 1890’da yüksek kısmını tamamladı. Aynı yıl Paris’e Hukuk eğitimi için gitti ve Paris Hukuk Fakültesi’nden mezun olduğu 1984 yılında İstanbul’a döndü (1-S.70-71). O sıralarda meşrutiyetçi ve hürriyetçi muhalif kanadın önemli mecmualarından olan Maarif’te yazılar yazmaya başladı. 1895’yılında Mısır’da çıkan Mizan gazetesinde yazmayı teklif ettiği gerekçesiyle 14 ay hapse mahkum edildi. Cezası bittikten sonra kontrol altında tutulmak için 2 yıl içerisinde Isparta Sancağı Tahrirat Müdürlüğü’ne, ardından Niğde Sancağı Tahrirat Müdürlüğü’ne, daha sonra Konya Meclisi İdare kalemliğine ve son olarak da Bor Kaymakamlığı’na tayin edildi. Buradaki görevinden sonra, Erzurum’un Tortum ilçesine yine kaymakam olarak atandı. Burada 6 ay görev yaptıktan sonra, 1901 yılında Rusya’ya kaçtı. Rusya tarafından yakalandı ve iade edilmek üzere Batum’a sevkedildi. Türkiye’ye yola çıkılacağı gün şiddetli bir lodos esmesi üzerine yolculuk ertelendi. Daha sonra ise, kendisinin Paris’ten bir hocası vasıtasıyla iade edilmekten kurtuldu (2-S.10-11).


Rusya’dan Almanya’ya geçen Lütfi Fikri, Avrupa hayatında maddi zorluklarla karşılaşmış ve geri dönmek için bir dizi müracatta bulunmuştur. Fakat geri dönmesine izin verilmeyince 1904 yılında Mısır’ın Kahire şehrine gitmiştir. Burada 2. Meşrutiyet’in ilanına kadar avukatlık yapmış ve bazı tiyatro eserleri ve risaleler yazmıştır (2-S.11-12).


Meşrutiyet döneminde yurda dönen Lütfi Fikri Bey Dersim’den mebus seçilmiştir. Bu dönemde, muhalif duruşu ve defalarca kapatılmasına rağmen başka bir isimle yayına devam etmesi ile ünlü Tanzimat Gazetesi serisini çıkarmaya başlamıştır.  Yine bu dönemde Mekteb-i Mülkiye’de hocalık yapmıştır. Avukatlık mesleğine de devam etmiştir (1-S.72-76).


Sopalı seçimlerin ardından, otoriter tavrını iyice katmerlendiren ve muhalefete nefes aldırmayan İttihad Terakki çevresi, meclis dışında kalmış, gazetecilik yapma imkanı kalmamış Lütfi Fikri’nin zorunlu bir inzivaya girmesini sağlamıştır. Bu inziva döneminin ardından, 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, İsviçre’ye gitmiş, mütareke dönemi başlayana kadar orada kalmıştır(2-S.14-16).


Savaş bittikten sonra, 1919 seçimlerinde Milli Ahrar Partisi’nden bağımsız aday olarak seçimlere katılmış ve seçilmiştir. Fakat İttihad ve Terakki’nin ikinci seçmenlerince seçildiğini öğrenince, hemen istifa etmiştir. Bu dönemde Sabah Gazetesi başyazarı olarak yazdığı yazılarla Ankara ve İstanbul arasındaki anlaşmazlıklarda çözüm aramaya çalışmış, milli Mücadele’ye destek vermiştir. 1920 yılında Baro Başkanı seçilmiştir(1-S.77-79).


10 Kasım 1923’te yayınlanan ve Halife’ye hitap eden yazısı ve bu yazıya Necmettin Sadak’ın Akşam Gazetesi’nden verdiği cevaba binaen, Akşam Gazetesi’nde 15 Kasım 1923’te yayınlanan bir yazıdan dolayı İstiklal Mahkemesi tarafından tutuklandı ve Hıyanet-i Vataniye kanununa istinaden idam istemiyle yargılandı. Lütfi Fikri Bey bu yazılarda hakkında istifa dedikoduları çıkan Halife’nin istifa etmemesini istiyor ve meşrutiyeti savunuyordu. Suç isnadı olarak da bu ikisi kullanılıyordu. 5 yıl kürek cezası aldı. Cezasının bir kısmını tamamladıktan sonra, TBMM’nin özel kanunu ile affedildi. 1925’te ise gizli bir örgüt olan Tarikat-ı Salahiye’ye üye olmaktan tekrar İstiklal Mahkemesi’ne çıkarıldı, fakat Atatürk’ün araya girip yazdığı mektup ile affedildi (2-S.18-19, 3-S.283-288, 4-S.157-271).  


Bundan sonra siyaset ve gazetecilikten elini eteğini çeken Lütfi Fikri Bey, avukatlık mesleği ile iştigal etti. 1934’te tedavi için gittiği Fransa’da vefat etti. 1952’ye kadar Paris’te olan mezarı, bu tarihte İstanbul’a taşınmıştır (2-S.20-21).

Siyasi Hayatı


Lütfi Fikri Bey, mecliste çok iyi bir hatip olması ile sivrildi. Bekirağa Bölüğü’ndeki koğuşlarda muhaliflere yapılan işkenceleri anlatmak için çıktığı kürsüden mahkumların sökülmüş tırnaklarını gösterdiği ateşli konuşmalarla meclisin en dikkat çekici muhalif seslerinden oldu. Derin hukuk bilgisi ile, hukuk konusundaki birçok düzenlemede ya imzası bulundu, ya da bir hukukçu gözüyle şerhleri, itirazları bulundu. İnatçı muhalefeti “karakedi fırtınası” olarak adlandırılmasına sebep oldu. Gazetelerinde yazdığı yazılarla siyaset dünyasını şekillendirdi, yine gazetesinde yazması için yer verdiği birçok düşünceden muhalife bir mecra sundu. Bütün bunlar neticesinde, Lütfi Fikri Bey, 2. Meşrutiyet döneminin en önemli birkaç siyasi figürlerinden biri haline geldi(1-S.73-74).
           
          Lütfi Fikri Bey siyasi olarak, kuvvetler ayrılığı ve adem-i merkeziyetçiliğe dayanan, bireysel özgürlüklere önem veren, evrensel hukuku şiar edinen, azınlıklara saygılı olup ayrımcı manada milliyetçilik içermeyen, meclise ve demokrasiye büyük önem veren, büyük atılımlardan çok gelişmeci bir ilerlemeye inanan bir görüşün temsilcisi olmuştur. Bu manada Lütfi Fikri dönemi itibariyle fazlasıyla özgün ve döneminin çok ötesinde bir siyasetçidir(1-S.170-182).
           
           O yıllarda, derin bir Fransız etkisi olan siyaset camiasında, hem Fransa’daki siyasi ve diğer düşünceleri tedkik etmiş, hem de bir nevi İngiliz demokrasisine inanan Lütfi Fikri Bey, fikirlerinin özgünlüğünden ve derinliğinden dolayı, sığlığın ve kamplaşmanın had safhada olduğu o dönem siyasetinde her zaman muhalif kalmaya mahkum olmuştur.
           
          İttihad ve Terakki Cemiyeti üyeliğinden meclise girdikten kısa bir süre önce istifa etmiş, mecliste bağımsız milletvekili olarak kalmıştır. Akim kalan Fırka-i Müzahir denemesinden sonra Mutedil Hürriyetperveran Fırkası’na girmiş ve bu partide genel sekreter olmuştur. Daha sonra bu parti Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katılınca, Lütfi Fikri Bey de kuruluşuna ön ayak olduğu bu partiye katılmış ve Meclis İdare Azası olarak görev almıştır (2-S.12-13).
           
           Sopalı seçimler olarak anılan 1912 seçimlerinde yine Dersim’den aday olmuş, fakat çeşitli hileler ile daha seçim bölgesine varamadan yapılan ve seçilmemesi için birçok çabalar gösterilen oylama sonucunda milletvekili seçilememiştir (2-S.245-258). Bu yıllarda Müceddidin Fırkası ismiyle bir parti kurmaya çabalasa da başarılı olamamıştır (1.S-76, 2.S-492-496).
            
           Kamil Paşa hükümeti sırasında Kamil Paşa ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile ters düşmüş, parti ile yolları ayrılmıştır (2-S.481-492)
            
          Amansızca muhalefet ettiği İttihad ve Terakki kanadından bile çeşitli hükümetlerde bakanlık teklifleri almış, fakat o ilkelerine ters olduğu gerekçesiyle bu teklifleri reddetmiştir. Bir gün sadrazam olacağına dair inancını her zaman korumuş ve fikri planlarını buna göre yapmıştır. Fakat o, hayatında ne kendisinin ne de düşüncelerinin iktidar olduğunu hiç görememiştir (2.S.15-16).       


 1919 seçimlerinde İttihad ve Terakki seçmenlerince seçildiğinden ve bunun ilkelerine aykırı olduğundan dolayı istifa etmiştir(1-S.77-78).  1923 seçimlerinde kendi isteğiyle bağımsız aday olup seçilemeyince Lütfi Fikri Bey’in siyasi hayatı da sona ermiştir(1-S-17).

Gazetecilik Hayatı


Lütfi Fikri Bey’in 2. Meşrutiyet öncesi dönemde kısa bir süre Maarif isimli mecmuada yazdığını söylemiştim. Fakat ona gazeteci kimliğini kazandıran, 29 Nisan 1911 ile 23 Ocak 1913 tarihleri arasında, muhtelif aralar bulunmakla beraber inatla çıkan Tanzimat serisindeki gazeteleri olmuştur. Bu gazeteler önce Mutedil Hürriyetperveran Fırkası’nı desteklemiş, bu fırka Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katılınca Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı desteklemiştir. Yayınlandığı süreçteki son döneminde ise tarafsız bir yayın politikası izlemiştir (2-S79-501).


Gazetenin en önemli rakibi, her zaman İttihatçı Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkardığı Tanin Gazetesi serisi olmuştur. Bu iki gazete arasında çok sıklıkla sert tartışmalar yaşanmıştır (2-S.79-338). Fakat Hüseyin Cahit ölümünün ardından onun hakkında centilmence ve sitayişkâr bir yazı yazmıştır (2-S.26-27).
           
       Gazetenin başyazarı Lütfi Fikri Bey olup, Rıza Tevfik ve Rıza Nur gibi dönemin ünlü muhalif kalemlerinin yazıları yer bulmuştur. Bunun yanı sıra soyalist kanada kadar uzanan geniş bir yelpazede, her düşünceden muhalife sütunlarında yer açmıştır. Gazete, Zeki Bey’in öldürülmesini protesto etmek için verdiği ara dışında, kendi iradesi ile ara vermemiş, defalarca kapatılmış ve toplatılmıştır. Bu kapatmalarda daha önceden imtiyazı muhtelif kişiler tarafından alınmış yeni isimlerle sayı olarak kaldığı yerden devam etmiştir. Bazı kapatmalardan sonra seri numarasında yanlışlıklar yapılmış olsa da gazete isimleri değişirken, seri numarası kaldığı yerden devam etmiştir. Genel olarak kapatılan gazetenin yerine ertesi gün, hatta aynı gün yenisi çıksa da bazen daha uzun aralar vermek zorunda da kalınmıştır (2-S.31-77).


Gazete’nin isimleri sırasıyla şöyledir: Tanzimat, Zühre, Tazminat, Matbuat, Merih, Tanzimat (ikinci kez), Islahat, Maşrık, Tanzimat (üçüncü kez), Merih (ikinci kez), Matbuat (ikinci kez), Zühre (ikinci kez), Tenbihat, Nevrah, Tesisat, Takdirat, Teşkilat, Teminat, İfham, Teminat (ikinci kez), Tanzimat (dördüncü kez), Tazminat (ikinci kez) (2-S.48).


Gazete toplam 415 nüsha yayınlanmıştır. Lütfi Fikri Bey’in yayınladığı başmakale sayısı ise 253’tür. Bekir Fahri’nin (İdiz) 24, Rıza Nur’un 13 ve Rıza Tevfik’in 12 başmakalesi yayınlanmıştır (2-S.53-61).


Bunların dışında gazetede yazısı yayınmış olan isimler şunlardır: Priştine Mebusu Hasan Bey, Şam Mebusu Şükrü el-Aselî, Tokat Mebusu Mustafa Sabri, Bolu Mebusu Abdülvahab, Antalya Mebusu (Elmalılı) Hamdi (Yazır), Sivas Mebusu Ahmet Şükrü, Erzurum Mebusu Pastırmacıyan, Debre Mebusu Basri (Gün Tekin), Mizancı Murat, Ahmet Cevdet Bey, Ebu’l Kemal, Faruk Nevzad, Refik Nevzad, Rıfat Süreyya, Ahmet Saib, Keçecizade İzzet Fuad, İbrahim Edhem, Necdet Sabit, Sabık İzmir Mutasarrıfı Cemal, İsmail Subhi, Ömer Faruki, İbnürreşad Mahmut, Vefik, Sebuh İstepanyan, Hüseyin Ragıp, Ebül-Hüdayı Mazlum, Ali Mümtaz (2-S.61-65).


Bunların yanında, gazetede N.Y., G.F., N.S, Ş., A…, R.T., M.D., S., gibi imzalarla yazılar da mevcuttur(2-S.64-66).

Hukukçu Kimliği


           Lütfi Fikri Bey önemli bir gazeteci ve siyaset adamı olarak bilinmesine rağmen, her şeyden önce bir hukukçudur. Hukukçu kimliği hem siyasi görüş ve faaliyetlerine, hem de gazetecilikteki usül ve kararlarına yansımıştır. Gazetecilik ve siyaset hayatı boyunca hukuk dışı hiçbir harekete girmemiştir (2-S.26).
           
           Paris’te tamamladığı hukuk eğitiminden sonra, Mısır’da yaşadığı yıllara kadar fiilen hukukçuluk yapmamıştır. Mısır’da yaşadığı dönemde avukatlıktan yüksek parasal getiri sağlamıştır(1-S.90).
           
           Meşrutiyet’ten sonra ise daha çok siyaset ve gazeteciliğe ağırlık verse de, bu alanlardaki faaliyetleri de hukukçu kişiliği bağlamında olmuştur. Mesela, Matbuat Kanunu’nun oluşturulmasında büyük bir payı olmuştur. Ayrıca Türk siyasi hayatında ilk defa gensoru önergesi veren yine Lütfi Fikri’dir(1-S.90-91).
            
        Lütfi Fikri Bey’in hukukçu kimliğinin bir diğer yansıması da bir süre sürdürdüğü üniversite hocalığıdır. Bu yıllarda Caza ve Mebadi-i İlm-i Hukuk (Hukuk Bilimine Giriş) dersleri vermiştir (2-S.12).
           
          Lütfi Fikri 1919 yılında Baro Başkanı seçilmiş ve bu görevinde meslektaşlarının takdir ve beğenilerini kazanmıştır. Baro’nun kapatılması üzerine de yine hukuki yollardan mücadele etmiştir. 1924 yılında cezasının affının ardından tekrar Baro Başkanlığı’na seçilmiştir (1.S-80).

Eserleri



1.      Hapishaneye Doğru: Lütfi Fikri Bey’in yeğeni milletvekili Feridun Fikri Düşünsel mecliste yaptığı bir konuşmada böyle bir kitaptan bahsetmiş, kitapta saltanat ile hilafetin ayrılması gerektiği fikrinin işlendiğini söylemiştir. Kitabın basılıp basılmadığıyla ilgili herhangi bir bilgi yoktur.
2.      İlm-i Hükümette Osmanlılara Bir Nazar: Avukat arkadaşlarından Mehmet Reşit Meşrutiyet’in ilanından evvel Lütfi Fikri Bey’in böyle bir kitap yazdığını söylemiştir, fakat kitap hakkında bir bilgi yoktur.
3.      Şimdiki İzdivaçlar (Piyes), Türk Matbaası, Kahire, 1905, 199 s.: Üç perdelik, İstanbul’un sosyal hayatını ve evlilik konularını işleyen bir piyestir.
4.      Tecrübe-i İntikad: Duhter-i Hindu, Türk Matbaası, Kahire, 1905, 35 s.: Erkekler Arasında (Piyes), Türk Matbaası, Kahire, 1907, 96 s.: Abdülha Hamit’in Duher- Hindu isimli piyesine eleştiridir.
5.      Erkekler Arasında (Piyes), Türk Matbaası, Kahire, 1907, 96 s.: Sosyal hayatta kadınların yeri ve tesettür üzerine bir piyestir.
6.      Essai de Cririquei Les Desenchantees de Mr. Pierre Loti, İmprimerie İnternationale İdjtihad, Caire, 1907, 31 s.: Pierre Loti’nin Les Desenchantes isimli romanına bir eleştiridir.
7.      Selanik’te Bir Konferans, Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul, 1326 (1910), 49 s.: Selanik’te vermek isteyip, İttihadçı bir grup tarafından ıslıklanarak sabote edildiği için tamamlayamadığı bir konferansının yayınlanmış halidir.
8.      Yemen Vilayeti’nin Sûret-i İdaresi Hakkında Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey’in Teklif-i Kanun Layihası, Matbaa-i Amire, İstanbul, 1326 (1910): Yemen meselesinde meclise sunmak için hazırladığı, ama sunamadığı bir layihadır.
9.      Mebâdi-i İlm-i Hukuk, Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul, 1327 (1911), 112 s.: verdiği Hukuk’a Giriş derslerindeki notlarının bir özetidir.
10.  Osmanlı Tarih-i Siyasisi, Kader Matbaası, İstanbul, 1329 (1913), 112 s.: 1913 başlayıp, her hafta bir forma yayınlayarak tamamlamayı düşünüp sadece 7 forma yazabildiği Osmanlı Siyasi Tarihi kitabıdır.
11.  Hükümdarlık Karşısında Milliyet Mesuliyet ve Tefrîk-i Kuvâ Mesâili, Akiam Teşebbüs Matbaası, İstanbul, 1338 (1922), 23 s.: Büyük Milllet Meclisi sistemi yerine meşrutiyeti ve kuvvetlerin ayrılığını savunduğu risalesidir.
12.  Meşrutiyet ve Cumhuriyet, Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul, 1339 (1923), 41 s.: Cumhuriyet ve Meşrutiyet’i incelediği bir eseridir.
13.  Hakk-ı Müdafaa, Hamit Bey Matbaası, İstanbul, 1933, 24 s.: Bir davadaki savunmasından sonra kendisi hakkında başlatılan adli sürecin de kendisi lehine tamamlanması sonucunda yayınlamış olduğu savunmasıdır.
14.  Lütfi Fikri Bey’in Günlüğü: Daima Muhalefet, (Yayına Hazırlayan: Yücel Demirel), İstanbul, 1991, 208 s.: 1904 yılında kaleme aldığı, büyük çoğunluğu 1913’teki inziva dönemine ait olan günlüğüdür.


        Ayrıca, Erkekler Arasında isimli kitabın dış kapağında Salyaneciler, Şimdiki İzdivaçlar kitabında da çıkacağı söylenen Anadolu Ayanı isimli oyunlardan bahsedilse de bu kitaplar muhtemelen basılmamışlardır.
(1-S.82-88, 2-S.27-29)

Sonuç


        20. yüzyılın ilk çeyreği, Tanzimat’tan beri kaynayan Türk siyasetinde bir patlamalar ve kırılmalar dizisine şahit olduğumuz yıllar olmuştur. Bu 25 yıllık dönemde belki yüzlerce yıla sığabilecek değişim ve hareketler fırtınalı olarak yaşanmıştır. Bugünden geriye baktığımızda, bu yılları ve olaylarını hem kendi bağlamlarında, hem etkenleri hem de sonuçları bağlamında incelemek fazlasıyla mühim bir gerekliliktir.
            
         Bu yılları incelemek için başvurabilinecek yollardan biri de, bizzat aktörlerin ve figürlerin hayatlarını incelemektir. Lütfi Fikri Bey şüphesiz ki bahsedilen dönemin en önemli ve en özgün şahsiyetlerinden biridir. Bu yüzden onun ile ilgili her araştırma ve inceleme o dönem ve Türk siyaseti ile ilgili değerli bilgiler ve bakış açıları üretecektir.


Lütfi Fikri Bey’in siyasi yaşamı ve görüşleri, hukukçuluğu, gazeteciliği gibi bir çok açıdan çok kapsamlı ve derin çalışmalarla incelenmesi bir gerekliliktir. Şimdiye kadar yok denecek kadar az olan bu çalışmalar içerisinden mevcut olanları inceleyip özet bir şekilde sunmaya çalıştığım metin Lütfi Fikri Bey’i tanımak için atılmış kişisel bir adımın neticesidir.
            
        Her zaman muhalif kalmış, bütün kaynaklarda bu müzmin kimliğine atıf yapılan Lütfi Fikri Bey için benim kullandığım tabir “her devrin muhalifi”dir. O 2. Abdülhamit devri, 2. Meşrutiyet devrinde  hem İttihad Terakki hem Hürriyet ve İtilaf hükümetleri dönemleri, hem mütareke devri, hem 1. Meclis devri, hem de Cumhuriyet devrinde hep muhalifte kalmış, siyasi iradesi ile şartların ona hazırladığı bu muhalif kimliğini ömrü boyunca sırtında taşımıştır. Bu yüzden bu metinde, objektifliğimi kaybedip, her zaman yalnız kalmış Lütfi Fikri Bey’e taraf olmuş, onun savunucusu durumunda kalmış olabilirim. Bu durum Lütfi Fikri Bey’ meşruiyet devşirme gibi isteklerin değil, onu anlama çabalarının bir neticesidir.  

 

Kaynaklar

1. Murat Kurt. Lütfi Fikri Bey’in Siyasi Mücadelesi Yahut Tek Başına Muhalefet. Şehir Yayınları.İstanbul. 2008.
2. Ahmet Ali Gazel. İkinci Meşrutiyet Dönemi Siyasi Mücadelesinde Lütfi Fikri’nin Tanzimat’ı. Çizgi Kitabevi. Konya. 2007.
3. Murat Çulcu. Hilafetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı ve Lütfi Fikri Davası. C.1. Kastaş Yayınları A.Ş. . İstanbul. 1992.
4. Murat Çulcu. Hilafetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı ve Lütfi Fikri Davası. C.2. Kastaş Yayınları A.Ş. . İstanbul. 1992. 



26 Nisan 2012 Perşembe

Kişisel kitapçı münasebetleri tarihim veyahut artık buna siz ne der iseniz

Zamanında, ne için hatırlamıyorum, kitap okuma ve daha çok kitap alma ile ilgili kişisel tarihimi yazacağım uzun bir yazıya başlamıştım. İlk oturuşta aşağıdaki metni yazmıştım. Çook sonra da o metni defterden buraya aktarmışım demek ki, hiç hatırlamıyordum. Şimdi bu yazıyı tamamlamaya ne isteğim, ne de takatim var. Ama yine de burada bu haliyle yayınlamak istedim. Bu akşam ne öğrendik: Yazı yarım da olsa tamdır!

...

Yakın bir zamanda şair Mehmet Aycı' nın kitap okuma ile ilgili kitabı "Bunların Hepsini Okudun Mu?"yu okudum. kitap okumayla ilgili dediysek kitap kurtluğunun adabı, kitap kurtlarının çektiği sıkıntılar, içine düştükleri durumlar ve bu durumlarla ilgili bazı tavsiyeler, imzalı kitap merakı, kitapların arasından çıkanlar, kitaplıklar, nadir eserler... Kısacası kitap ve okumak meyanında her şey vardı. Bütün bunlar olur da sahaf olmaz mı? Tabi olacak, yazarınız şimdi ondan bahsedeceği için noktayı koyup yeni cümleye söyledi sahafı.

Sahaf konulu bir yazının nostaljiye mahkum olması mukadderdir. Adı göründümü, arkadan "Ah ah, nerde eski sahaflar!" minvalinde bir yazı geleceğini, sahaftan kabul edilme şartlarını, sahaf hatıralarını, sahaf kelimesinin geniş geleceği zamane "kitapçı"larının gaflet ve dahi dalalet içindeki hallerini okuyacağımızı yazının başlığında o kelimeyi gördüğümüzde hemencecik anlarız. Aman ha aziz okuyucu, bu yazılara " Bildiğimiz şeyleri söylüyorsunuz, halk yeni şeyler istiyor, yeni!" gibi sözler ettiğimizi sanıp her biri eli öpülesi insanlar tarafından yazılan (her sahaf muhibbinin elinin tereddüdsüz öperim, mahaza Fenerbahçeli olsa bile!) o nazenin yazılara cevhernafüruşluk ettiğimizi sanma! Her birini "çaysız okunmaz yazılar" zümresine sorgusuz sualsiz ekleriz vesselam. Bu yazılardan başından sonu bildiğimiz, ama yine de zevk aldığımız, ninelerimizin anlattığı masallar tadı aldığımızı da söyleyelim de suçu olmadığı halde dizleri titreyen ve bu titremeyi suçluluğuna yoracaklar diye daha da titreyen çocuk psikolojisinden kurtulalım.

Benim sahaf tecrübem yaşım itibariyle nostalji yapmaya mümkinat vermiyor. okuduklarımızın, duyduklarımın duyduklarımın etkisiyle iç çekip eski sahafları anmam da büyüklerimizin nezdinde beni gülünç duruma düşürüyor. Bu noktada kitapla buluşma yerlerim hakkında bir bahis açalım. Bundan sonra kim hakiki sahaf, kim alelade ikinci el kitap dükkanı vs gibi tartışmalı ve bizim boyumuzu aşan mevzulara girmeyip, benim raflarının tozunu yuttuğum ve ikinci el kitap satan her yere sahaf diyeceğim. Ayrıca mekana da, kitap satan amcaya da sahaf deyip sahaf kelimesinin sözlük anlamı ve etimolojik özellikleriyle ilgili "bilinçli bir gaflet" halinde bulunacağım. Hiç neden diye sorma! Keyif benim keyfim değil mi?

Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra hayat rüzgarı bizi Bursa'ya vasıl ettirdi. Bu şehirde geçirdiğim yaklaşık 20 yıl hayatımın en istikrar-ı hal-i ruh üzre zamanlarıydı diyebilirim. Belki de Bursa'nın vasiliğinde hiçbir ruhi anafor bizi boğacak kadar etkili olamıyordu, o da olabilir. Nasıl olursa olsun, güzel zamanlardı, denilerek özlenecek zamanlardı Kısa kesip sahaf bahsine geçelim. Şehri tanıyanlar bilir, Sönmez İşhanı nam 5-6 katlı büyük bina şehrin kitap merkezidir. Binanın -2, -1 ve zemin katlarının çoğunluğu kitapçıdır. Eskiden bir nebze daha denge var idiyse de şimdi bu kitapçıların çoğunluğu ders kitapları satanlardan oluşmakta. Ders kitabı dedik ama, devletin kitap dağıtmadığı zamanlarda ilkokul, ortaokul ve lise kitapları satılır, okul sezonlarının başında mahşer meydanının tek katlı oluşuna şükrettirir, "merdivenli binalardan Allah'a sığınırım" gibi candan dualar etraftan kulağımıza çalınır idi. Şimdi, tek-tük üniversite ders kitapları haricinde hakimiyet büyük bir ezicilikle test kitaplarında.

Benim bu bina ile tanışmam daha okula başlamadığım zamanlarda atari kaseti almak vesilesiyle başladı. Sönmez'in hemen altındaki İnegöl Çarşısı teknolojinin merkeziydi, ama ; Sönmez'deki iki-üç dükkan da değişik sebeplerle bizi kendine çekmeyi başarıyordu. Bu bina benim gibi meraklı bir çocuk için bulunmaz bir imkandı. Şimdi neden böyle olduğunu anlatmaya başlasam bu yazı mecrasından çıkıp müstakil bir "Sönmez hatıralarım" yazısına dönüşecek, çünkü kısa da olsa anlatayım dedim de kendimi hatıralar yumağının içinde buluverdim, ben de hemen yazdıklarımı silip bu cümle vesilesiyle de bu yazının "rejim"ini korumuş oldum.

Sönmez'de kitap ile münasebetim çok uzun bir süre aynı şekilde oldu: dükkanların önüne konan kitaplar ile! Şimdi bu yazının konusu olmayan çeşitli sebeplerden dükkanlara giremezdim ve dükkanların önünde bazen yığılı, bazen yanlamasına dizilmiş bu kitaplar benim için bulunmaz fırsattı. Gazetelerin bastırdığı sonra satılmayan kitaplar, kötü çeviriler, sağlık kitapları, dini kitapları... Saymakla bitmez çeşit hepsinin ortak özelliği 'satılamamak' olan kitaplar. Tabi bir de dergiler... Magazin dergilerinden politik dergilere kadar dergi arşivleri... Ne kadar kitap aldım aldıklarımı ne yaptım bilmiyorum, ama o kattaki bütün sahafların önündeki kitapların tekmilini elimden geçirmişimdir alimallah.

Sonra büyüdük. Artık sahaflara girmek mecburiyeti doğdu. Malum, kitap lazım. Gerçi en başta Nil Kırtasiye (sonradan NT oldu), Bursa Kültür Merkezi gibi 'sıfır' kitapçılardan alıyordum, ama parası bel bükünce biraz da oralarda bulamadığımız kitaplar gündemimize girince sahaf kapıları bize elzem oldu. Önceleri her dükkana girip altını üstüne getirdim. Başta utanıyordum ama sonra alıştım. Favori mekanım -1. katta köşedeki büyük sahaftı. Zaten dergi ve ıskarta arşivini defalarca elimden geçirdiğimden burasını daha yakın görüyordum kendime. Dükkanın büyük olması da avantajdı. Kitapçının gözünden uzak bir köşede saatler bile geçirebilirdim. Hatta dükkanın ortasında da birkaç sıra kitap olduğu için sahibinin beni hiç göremeyeceği yerler de vardı, ama ben hırsız filan sanılmamak için oralarda pek vakit geçirmezdim. Sahipleri de gençten iki kardeşti, müşteri ile sadece bir şey sorulursa konuşurlardı. Bu benim en sevdiğim yönleriydi, ama sonradan oradan uzaklaşmama sebep oldu, çünkü kitap rehberine ihtiyacım olmaya başlamıştı. bu ihtiyaç Sami abi dönemini başlattı. -1. ve -2. katlarda birer dükkanı vardı. -1'deki zamane kitapçılarına selam çakan cinstendi, -2'deki de eski sahaflara. O -2'de olurdu genelde. Yerden tavana kadar dolu duvara yapışık raflar yetmediği için dükkanın ortası da üstüste yığılı binlerce kitap ile doluydu.




Bir "yarım" yazı daha

"Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı"

Amenna. Ama feleğin aradığı türden matemlere gark olmamak için, inadına gayret etmek gerekli midir? Hiç olmazsa onurumuz adına. Matem dediğin mahremiyet ile olur. Ne o öyle, karşıdan pis bir sırıtışla bakmalar filan. Felek sen adam mısın? Sana sen diye sesleneceğim artık, üçüncü şahısçılık oynama.

...

Bu yarım kalmış yazılara bir hüzün bulaşıyor galiba. Eski defterlerin hüznü dijital dünyada da kendinden bir şey kaybetmiyor. Google bu akşam bunu öğretti bana.

Vakayınağme

24 Temmuz 2011: Arkadaşımın düğününe katılmak için, aksi gibi tam da bu hafta sonu bir sürü yapmam gereken meşguliyetim varken gözümü karartıp düğün için İstanbul'dan Bursa'ya gittim.

...
Çok uzun bir yazı geliyor gibiydi. Amaan deyip üşenmiştim, hem de neden yazıyorum ki bunları deyip kapatmıştım sayfayı. Google kaydetmiş.

Hikayenin sonunu söyleyeyim. Kırk yılda bir düğüne gidiyordum. Hem de bir yığın işin, meşguliyetin ortasında... Meğer düğün gününü yanlş biliyor muşum, Cumartesi olan düğüne Pazar günü gitmiştim. Komik. Acı.


Çürümüş bir Vakayınağme

Sohrab Sepehri'ye acayip benzeyen bir adam gördüm. Sonra kendi kendime "Sepehri'yi yolda görsem tanıyacakmışım demek ki!" dedim. Sonra kendi kendime cevap verdim başka bir kendimle "Demek ki.." Sonra hayali ve sazan bir okuyucu girdi araya "Ama Sepehri öldü ki, yolda göremezsin." Sonra "Yol derken illaki somut bir yol düşünme. Mecazi bir anlatım da olabilir. Metaforlar, istiareler, olaylar olaylar olabilir." diye bu ukala okuyucuyla gereksiz bir tartışmaya balıklama atlayacaktım ki,

...

Başlayıp bıraktıklarımdan. Sohrab Sepehri'ye acayip benzeyen bir adam görmüştüm. Bursa Beşevler Semt Pazarı'nda.

Taslaksı

Kemer-okul

saklambaç

doğumgünü

cep

...

Başlık da yok. Böyle bir taslaksı. Halbuki taslak ile yazı da yazmam. Ama mutlaka orada burada yarım kalmış veya tamamlanmış taslaklarıma rastlarım. Nerden baksan tutarsızlık. Hadi bunları boşvereyim de acaba ne diyecekmişim bunlar ile? Ama bu kadarı bile biraz sıcaklık getirdi. Belki esaslı bir teselli oalcaktı. Çok merak ettim, acaba ne yazacaktım?

Zor

Kuş

Başlık "Zor", metin tek kelime: Kuş. Noktası da yok. virgül filan da. Böyle bir yarım kalmış yazı. Yarım denir mi buna da? Neyin yarımı? Belki de hiçbir tamın bir parçası olamayacağı mukadderdi de böyle bir garip yarım olarak kaldı. Bilmiyorum.

Paramparçalı Ham*

İki senedir kitap fuarına gidemiyordum. Hem hevessizliğimden, hem de "denk gelmediğinden". Bu sene de bazı teşebbüslerde bulundumsa da olmadıydı, olamadıydı. O zamanlar şimdiki zamanda olduğumuz için "olmuyor, olamıyor" diye söylüyordum. O zamanlar MFÖ de dinlerdim. Hızlı zamanlardı. Kanın damarda çay ile ahbab olduğu zamanlar. Geçen hafta. Dün. Filan.

"Enes Bey, onur konuğu yapalım dedik "olmaz" dediniz, konuşmaya çağırdık istemediniz, imza günü dedik "aman uzak olsun" dediniz, bari şu son gün bir teşrif ediverin fuarımıza. Memleketimizin ilim irfan, matbuat medyunu ahalisi, yüzünüzü görmeye olsun hasretle susuz. Saygılarımla. Tuborg Çotenko." diye bir telgraf aldım bu sabah (Daha doğrusu ben öğleden sonra uyandığım için öğleden sonra almış da sayılabilirim. Bilemedim.). "Hasretle susuz"muş! Gramer fecaatine bak! Gururumu okşamaya çalışıyor besbelli. Üstelik Tuborg da sevmem, Ben rakıcıyım bir kere! Ama Rus milletini severim. Atatürk'ün Rus milleti ile ilgili bir vecizesi var mıdır acaba? Çotenko'dan tavladı herif beni. Üstelik bir de madem halk bizi istiyor, bize de sine-i milletin aguş-i merhametine istiskal eyleyip.. felan filan.

Metrobüs üstü bedava servis vasıtasıyla fuar alanına, fuarın kapanmasına iki saat kala teşrif ettim. Böyle başladım diye sıra sıra, sonra şöyle yaptım, sonra sağa döndüm, ordan düz gidip sol yaprım filan diye anlatacağımı beklemeyin! Aklıma gelen kadarı ile, üşenmeyeceğim kadar yazacağım bir şeyler, o kadar. Hafiften tebdil-i kıyafet eylediğim için halkımız ve genç kızlarımız üzerime atlamadı. Sakin sakin dolaştım.

"En fazla 1, şartlar çok zorlarsa belki 2 kitap alacağım. Fazlası yok!" diye ünlemle biten bir prensip kararı almıştım, çünkü elimde yeterince kitap var, bu ay bir yığın kitap aldım ve param yok. Zaten fuarda ahım şahım indirimler de olmaz. Ben malımı bilmez miyim. Bu mallık ödülünü, hem bir önceki cümledeki indirim olmayan fuar, hem de az sonraki cümledeki prensip kararına uyamayıp yine fazla kitap alan ben aramızda paylaşıyoruz.


Buraya kadar, en son İstanbul Tüyap kitap fuarı ziyaretim ile ilgili başlayıp, yarım bıraktığım yazı idi. Bu google yeni yeni bir şeyler çıkarıyor, şimdi de bloggerın arayüzlerini, menülerini vs değiştirmiş. Yazmaya başlayıp yarım yamalak bıraktığım yazıları gözüme sokar gibi gösterdi. Ne varmış diye bir bakayım dedim. Bu çıktı önüme. Hiç hatırlamıyordum bunu yazdığımı.

 O gün Haydar Ergülen ile tanışmıştık. "Seni bir yerden tanıyorum. Nereden hatırlıyorum?" diye sormuştu. Ben de Beşiktaş'ta kırmızı ışıklarda yanımdan geçmiştiniz. Oradan olabilir." demiştim. O da standın diğer köşesini göstererek "Belki de şuradan gelirken gördüm de, şimdi 'hatırlıyor' olabilirim." demişti. Gülmüştük. Konuşmuştuk, sohbet etmiştik, muhabbet peydah etmiştik aramızda.

 Sonra İhsan Eliaçık'ı görünce, yanına gidip selam verdikten sonra "Ben kapitalistim." cümlesiyle kendimce espri yaparak giriş yapmaya çalışmış, adamdan epey bir surat yemiştim. Kitabı imzalayıp verirken bile çok haşin bakıyordu.

 Akabinde ise güzel bir sürpriz olaraktan muhterem Münip Engin Noyan ile denk gelmiş idim. "Nasılsınız?" soruma "Bomba gibiyim!" diye cevap vermişti. Ufak da olsa sohbet etmiştik, yanındaki yayıncı Metin Münir ile Almanya maceralarından vs. bahsetmişti. İki kitabını hicri takvim atarak imzalamıştı.

 Sonra Akçağ'da Bayram Bilge Tokel'in Neşet Ertaş kitabı çok ucuza denk gelmişti. Onu almıştım. Okumak şimdiye nasib olacakmış. Bugün akşam epey meşgul oldum o kitap ile. Güzel kitap olmuş. Bayram Bey'in ellerine Neşet Dayımın gönlüne sağlık.

 Sonra İnsan kitaptan iki kitap almıştım, şimdi adlarını bile hatırlayamıyorum, yuh bana. Yaşlandık zahar! 

Sonra -hangi yayıneviydi?- Cihan Aktaş'ın Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri: İran'da Siyasal, Kültürel ve Toplumsal Değişim isimli kitabını gördüm. Kitabı ismi için internetten bakarken hatırladım, Kapı Yayınları idi. Kitabın baskısı bitmişti. Hala da basıldı mı bilmiyorum. Bulmuşken kaçırmayayım dedim, Türkiye gibi memlekette byöyle güzel kitaplar bir daha basılmaz genelde. O kitaptan çok istifade ettim. O sıralar gündemimde olan birkaç konuda hem malumat hem de perspektif olarak çok fazla kapı açtı. Cihan Hanım'ın dimağına sağlık. Daha birkaç kitap almışımdır herhalde, ama hatırlamıyorum.

O aylarda çok sıkıntılıydım para yönünden. O fuarda da aslında olmayan paralarımı harcamıştım. Giderken 15 lira mı ne demiştim maksimum harcama için! Uymayacağımı bilmiyor muydum sanki! Yeri olan parayı harcamak fena! Neyse, sonradan açıldı mali durumlar. Biraz daha bıraksam, ruble hesabına giren Rus roman-hikaye kahramanına bağlayacağım.

 Epey kötü başlamış bir günde, son bir ışık olarak, akşama doğru, artık kaçırdım saydığım kitap fuarına son anda gitmiş, bir nebze olsun sükun bir nebze olsun ferahlık bulmuş, akşamında da yine melale dalmayayım diye komikli üslupla bir şeyler yazmaya başlamıştım. Galiba devam edemeyip bıraktım. Hiç hatırlamıyorum. Hafıza, hatırlama muazzam şeyler. Akıl ermiyor. Tamamen hafızamdan çıkmış olduğunu sandığım anıların bir parçasını ucundan tutunca, tozlu topraklı bir yığın kül ruhlu eşya ortalığı kaplayıveriyor. Kimini gayrıtabii derece parlak, kimini sönük hatırladığım hatıra parçalarına biraz aklım eriyor, ama bunların yanında yine kendime sır olarak kalan yerler ayrı mesele. Bir gün gelecekler, hiç olmazsa bir selam olsun verecekler mi onlar da?

 Bu günlük sayfası gibi, hatıra defteri yazısı gibi... Gerçi bu ikisine de benzemiyor şimdi düşününce! Bu yazıyı yazarken utandım, onu ifade edecektim, o niyetle başlamıştım bu paragrafın ilk cümlesine. Mahremiyeti biraz da arsızca muhatabın önüne sermek yazı yazmanın -belki de benim gibiler için- ilk gereklerinden biri galiba. Ona tamam da, bu fazlasıyla yüzeyde bir mahrem. O da nasıl oluyorsa! Okumaya değer mi? Yazmaya değer mi? Hatırlamaya değer mi? Bununla ilgili edebiyat teorisi müktesebatı yığınla. Birkaçını okumuştum. Ama beynim onları güzel güzel aktaracak bir halden de çok uzak şimdi. Hatırlanması bile hastalıklı bir kaçışı ifade eden -belki birçoğunuza, birçoğumuza göre hiç de etmeyen- bir sürü şeyin, hatırlanması yetmiyor gibi bir de yazmaya çalışılması ne ile açıklanır ki? Kaçış? Zihnî dağılma? Nostalji hissi? Daüssıla? Kaçış? Neyden kaçış? Nasıl kaçış? Ne ile kaçış?

 Neden yazdığımı bilmiyorum, o yarım kalmış yazı parçasının üstüne bunları da yazdım. Kim okuyacak onu da bilmiyorum. Birisi okuyacak ya da okusun diye mi yazıyorum onu da bilmiyorum. Öyle değil ise neden burada yayınlıyorum? Yine mi sorular!

 Geldim deli yağmurdan bir kuş sesi aldım. Size sularını bıraktım yağmurun. Görülen ve hissedilen tarafını. Islanmaktan rahatsız olduysanız veyahut su ile ıslanmadıysanız, en acısı su nerde diyorsanız, en ciddi mahcubiyetimle affınıza sığınırım. Buraya kadar oku iseniz israf ettiğim zamanınız için özür diliyorum.

*Başlık Ahmet Güntan'ın Parçalı Ham kitabının isminden ve ruhundan mülhem bu ismi almıştır.

10 Nisan 2012 Salı

Müzesel Olmayan Adamın Müze ve Sergi İzlenimleri

Günler günleri kovalıyordu… Ama ödevler asla böyle cümlelerle başlamıyordu. Çünkü günler günleri kovalasa da bunun ödevle ne alakası vardı. Hem günlerin günleri kovalaması düpedüz “edebi” bir şeydi. Hatta belki “felsefik” bir şeydi. Ödevlerin yazıldığı dünyada günler günleri kovalamazdı. Öyle hoppala mıydı günler canım!

Günler günlerle el ele, aydınlık yarınlara, uy-gar-lık savaşında… Ödevlerin yapıldığı dünyada ödevler bizi “ileriye” götürüyor, mesela tiyatroya her gittiğimizde çağdaşlık puanları filan kazanıyorduk –hala da kazanıyoruz-. Oyunu izlemeye bile gerek yok. Tiyatroya “gitmek” kâfi! Sanat bizim üstümüze siniyor ve bizi ileriye, daha ileriye ve en ileriye; o ışıkların çılgınlar gibi ortalığı aydınlattığı, ışıktan gözün gözü görmediği o kutlu beldeye götürüyordu. Kimileri marijuhana da öyle yapıyor dese de, bu düpedüz densizliktir! Bir kere bizim kültürümüzde marijuhana yoktur, olsa olsa enfiye filan olur. Enfiye de pek eski, pek “arabofarsi-mürtecimsel” çağrışımları haiz bir kelime, mesela esrar diyelim geçelim.

Konumuzdan kopmayalım, daha doğrusu konuya önce bir bağlanalım. Günler günleri kovalıyordu ve birbirini kovalayan günler önlerine bir duvar çıkınca fren yapamayarak o duvara tosluyor, üst üste günlerden oluşan bir yığın oluşuyor, biz de onlara yıllar, mazi filan diyorduk. İşte ben de bu kovalamacanın en başından beri bir türlü “müzesel insan” olmayı beceremiyordum. Müzekart’ım bir yıl cebimde duruyor, 5 kere filan kullanmış oluyordum. Zaten bu müzesel insan olamama ile ilgili müstakil bir metin yazacak kadar tespitlerle, analizlerle, -istenmeyen- kıllarla ve –istenen, ya da olmasında mahzur görülmeyen- tüylerle doluydum. Ve bu konuları elbette çabucak geçmeliydim. Az önce bilin bakalım hangi şiire atıf yapmıştım. Acaba doğru düzgün, eli-ayağı tutulur (ayak tutmak! İğrenç!) bir mevzudan bahsedecek miydim? Son cümlede soru işareti kullanıp, ondan öncekinde kullanmamam bir çelişkiyi içerisinde deruhte ediyor muydu? Deruhte kelimesini burada doğru anlamda mı kullanmıştım? Ben bu gidişattan elbette kıllanmıştım. Son iki cümle Grup Vitamin’i aklıma getirmişti. Bir keresinde bir ders için kurduğumuz proje gruplarına isim koymamız istendiğinde, sınıftaki gruplardan yarısından fazlası grubuna Grup Vitamin ismini vermişti. Şüphesiz buradan çıkarılacak birçok şey vardı. Ama “Allah aşkına” bunların konumuzla ne alakası var-dı! Günler günleri kovalıyordu ve ben bu paragrafı kapatırken, bir sonraki paragrafta, meseleye giriş yapmayı planlıyordum.

Ben müzeye gittim. Sonra yine aynı ben (arada bir yanlışlık, karıştırma, teknik hata filan olmadıysa tabi) sergiye gittim. Şimdi siz muhterem Bartınlılara bu “serüven”imi anlatacağım. Bu serüveni kronolojik olarak “Sabah kalktım, sonra yüzümü yıkadım, sonra hemen dişlerimi fırçaladım, sonra daaa…” tadında anlatırsam sıkıcı olacağını düşündüm. Genelde yazarların yazdığı gibi müze-sergi izlenimi yazıları gibi bir şey yazsam da olmayacaktı. Çünkü ben bu tecrübemde bir kere daha idrak ettim ki, yazarlık demek –ya da bu tip yazıların yazıldığı yazarlık demek- sahtekârlıkta ustalaşmak demekti. Ben müze ve sergiyi gezdim, bu yazıyı yazacak fırsatı da kaç gün sonra buldum. Şimdi en küçük ayrıntıları, bilgileri, malumatı, o anki hislerimi, çağrışımları filan nasıl hatırlayayım, muhafaza edeyim? Mümkün değil! Üstelik ikisi de ihtisasımın olmadığı, ilgimin de amatör seviyede bile olmadığı alanlarda –(1) denizcilik, (2) tezhip ve hat sanatı- içeriğe sahip olduğundan, zaten orada gördüklerimden de öyle ağzınıza layık izlenimler sunacak zihni teçhizatı haiz değilim. E orada iken bir sürü notlar alıp, yazıyı yazmadan önce de bir yığın “googling” yapıp “Ebru üstüne celi sülüs yazı ile klasik-sentetizme bir örnek şey eden x şahsı” gibi bu alanın en primitif örneklerinden bile daha samimi de olsa gözünüzde bir mikyas teşkil edeceğini düşündüğüm üslupta yazılar da yazmak prensiplerime uymazdı –cümle de cümleymiş ha!-.

Elimize kala kala azcık bilinç akışlı, azcık ileri geri zamansal sıçramalı, arzu edilen miktarda da “postmodernli” bir anlatım şekli kaldı. Bu ahval, şerait ve minval üzere dermeyan kısmını itmama erdiriyorum.

Kuzenim aylar önce tezhip kursuna başlamıştı. Ben yıllar önce Osmanlı Türkçesi kursuna başlamış, bir kur bitirmiştim. Hat sanatı üzerine amatör okumalar yapıyordum. Sanat teorisi ve klasik Türk sanatı teorisi minvalinde okumalarım eskiden beri devam ediyordu. Mehmet Akif öleli epey oluyordu. Ve günler günleri kovalıyordu.

Kuzenim Mehmet Akif Ersoy konulu bir hat ve tezhip sergisinin açılışına İstanbul’a gelmeyi planlıyor, planları suya düşüyor ve bana katılmam yolunda baskılar yapıyordu. Ben açılışları, açılış konuşmalarını, açılış konuşması insanlarını filan ezelden beri sevmiyordum. Açılışa gitmiyordum ve bilahare gideceğimi kuzenime söylüyordum. “Bilahare” bir gün geliyordu ve ben Dolmabahçe Sarayı’na gidiyor, kapıdaki görevlinin “Bilader hayrola?” bakışına “Bir tanıdığa bakacaktım, hanedandan kız arkadaşım var.” diye cevap vermeyi planlarken, “Sululuğun alemi yok!” bakışını peşinen alıyor ve vazgeçiyordum. Sonra Saray’ın kapandığını öğreniyor, gerisin geri dönerken danışma yazısını görüyor, camlı ve kaymalı kapıdan içeri giriyor, içeride sohbet eden iki kadından bana ilk dönenine yöneliyor –ben öyle zampara yazar takımından değilim, her fırsatta güzel kadına yönelecek!- -bu arada evet, bana dönmeyen daha güzeldi- -ödevlerde gülücük anlamına gelen ikinoktaüstüstekapaparantez kullanılmıyordu- ve sergi ile ilgili malumat arz ediyor ve serginin yan tarafta olduğunu –Beşiktaş’ta- öğreniyor, bilahareyi daha ileriye doğru kaydırıyordum.

Sonra o bilahare tekrardan, bu sefer daha sinsi bir şekilde geliyordu. Günlerden çarşambaydı. Sıcaktı. Yani epey bir süre geçen soğuk günler, haftalar hatta aylardan sonra epey sıcak bir gündü. Haber bülteni metni yazıyor olsam, İstanbullular yazdan kalma bir gün yaşıyordu, diye yazabilirdim. O derece yani! Ve ben derse gidiyordum, hatta gitme işlemini tamamlamış, sınıfa gelmiştim. Sınıfta bir yerli bir de ecnebi vardı. Ben gelince toplam 3 kişi olduk. Ders saati de gelmişti ama ders başlamıyordu. Acaba ne olmuştu? Bilmiyorduk. Sohbete başladık, ecnebi olan Fransızmış, erkek arkadaşı için İstanbul’a gelmiş Erasmus ile. Ama ben bunları niye anlatıyorum, bunların konuyla alakası yoktu. Sonra bir haber kaynağıma telefon açıyordum. “Sınav haftası ders olmaz kii!” cevabını alınca bu okulda geçirdiğim yıllarda hala bu tip “informal” kuralları nasıl öğrenemediğimi düşünüyor, ama fazla kafaya takmıyordum. İnsan fazla kafaya takmamalı!

Okuldan çıktığımda sergiye gitmeyi çoktan kafama koymuş bulunuyordum. Ben yani Yakup! Yakup mu dedim? Yakup dedim ya! Teşkilat-ı Mahsusa’nın has fedailerinden Silistreli Kör Yakup. Körlüğü gözünden değil yüreğinden. Yüreği kör bir bıçak gibi değdiği ruhu kanırta kanırta parçalıyor, haliyle çok acıtıyor. Haşin adam. Adi biraz. İtin soyu. Pis herif. Sanatla da sanki ne işi varsa? Sergiye gidecekmiş! Külahıma anlat! İlginç bir şey... Kimin külahı? Neden ona anlatılıyor? Hikmeti nedir bu sözün? Nereden, nasıl çıkmış?

Sergiye gidiyorduk araya pis katil Yakup Efendi girdi. Serginin olduğu TBMM Milli Saraylar “bişeybişeysi”ne vardığımda bir de ne göreyim? Aman ne duyayım? Piyano sesi. İçeri girdim, yakışıklı bir abi piyano çalıyor, sandalyelerde oturan hazirun da geyik gibi dinliyor. Güvenlikçi dayıya “Baba ben sergiye gelmiştim amma…” diyecek oldum, “Ben senin baban deelim dayinnen.” dedi. Ben de, “Emmim, sergiye bageceydinm emme…” deyince, “Şincik dinleti var. Dinleti dinlenirkene sen gez sergiyi. (Burada bir, bilemedin iki saniye boşluk var) Fekhat sen şinci utanırsın, içlenirsin, ‘Anadolu’dan gelmiş, klasik müzik dinliceene, duvarları seyrediyi geyik gibiynen’ deyiverlerse… Sen git iki rekat hava al.” dedi. Hatta “didi”.

Dışarı çıktığımda ne yapacağıma karar veremedin, bir süre avare gibi gittim geldim. Sonra sahile mi gitsem, şu merdivende oturup kitap filan mı okusam derken hemen yanımdaki Denizcilik Müzesi geldi aklıma. Deniz ve denizcilik ile pek alakam yok. Müzesel insan olmadığımı zaten biliyorsunuz. Amma ve lakin eski bahriyelilerdenim. Heybeliada Deniz Lisesi’nde askeri öğrenci olduğum tamı tamına 3 günüm var. Bu bahriye zamanlarından sonraki sene de birkaç kere bu Denizcilik Müzesi’ni gezme ihtimalim olmuş, fakat bir şekilde denk gelmemişti. Üniversite okumak için İstanbul’a gelince ve Beşiktaş’ta ikamet etmeye başlayınca da sürekli Denizcilik Müzesi’nin önünden-yanından filan geçiyordum haliyle, ama yine bir türlü gezmek nasip olmuyordu. Gün bugünmüş. Yani bu yazıyı müzeyi gezdiğim gün yazmadığıma göre; gün o günmüş.

Müze kapısına geldiğimde gördüm ki öğrenciler için ücret 1,30 TL. Hmm, ilginç bir fiyatlandırma. Derslerinin içinde fiyatlandırma stratejileri de gören biri olarak stratejilerini (!) çözemedim. Kendimi bir devlet kurumuna, hem de 1,30 TL gibi “komik” bir ücretle girilen bir devlet kurumuna giren, her tecrübeli Türk vatandaşı gibi, kötü davranışlara, kaba davranışlara, davranmayışlara, kalın kafalı memurlara, düz kafalı memurlara, elips kafalı memurlara hazırlamıştım. Fakat o da nesi! Kapıdan girer girmez ne yapması gerektiğini bilmeyip, ne yapması gerektiğimi öğrenmeye azmetmiş ve oradaki “yetkili”den “direktif” bekleyen masum bir Türk vatandaşı olarak çekingen ama teslim olmuş bir tedirginlikle beklerken, kibar bir ses beni karşıladı. Ne dediler inanın hatırlamıyorum, ama adamlar düpedüz kibarca karşıladılar! Afalladım.

Yıllar önce bir resim sergisini soldan sağa doğru gezen bir grup liseli genç olarak, sağdan sola gezen emekli öğretmen çağdaş teyze ile bir resmin önünde karşılaşmıştık. O teyze “Sergi gezmenin ilk kuralı nedir?” diye sorunca ben hemen atlamıştım: Sağdan sola gezilir! Teyze çok memnun olmuş, benim en çağdaşımız olduğuma karar verdi. Sonra teyze ile resimler üzerine yorumlar yaptık, yandaki daha ilk kuralı bilmeyen görmemişlere de “hıh” dedik, “Siz önce bir kuralları öğrenin, sonra bakarsınız resimlere!”. Bütün bunları niye anlatıyorum? Hayır hayır, o teyze Salvador Dali değildi. Hala ısrar ediyorsunuz, ama ne alaka Dali ile teyze arasında anlayamadım. Hala konuşuyorsunuz, lütfen susunuz! Muhafızlar, çıkarın bu okuyucuyu buradan! Yav zaten bu bir ödev değil mi? Tek okuyucusu olur bunun, lütfen başka kimse almayın içeri! Teyze Dali’ymiş! Tey allahım yaa! Evet devam ediyorum, teyzeli anımdan neden bahsettim, çünkü ben sergi-müze gezmenin birinci kuralını biliyorum. Tekrar hatırlayalım, sergi-müze sağdan sola gezilir. Sağdaki ilk odaya girdim. Kocaman bir yemek masası vardı ortasında. Bir gemide kullanılan yemek masası ve yemek takımları aynen getirilmiş. Geminin ismini hatırlamıyorum tabi! Duvarlarda çeşitli portreler ve gemi resimleri filan var. Odanın köşelerinde de çeşitli eserler var. 2. Abdülhamit’in yaptığı düşünülen çalışma masası, koca koca pusulalar, bir sürü bir şeyler. Şimdi hatırlayamıyorum mesela. Hepsini taak tak sayacak hafıza da yoktur herhalde. Her şeyin başı not almak işte!

Bundan sonraki oda Atatürk odası. Atatürk’ün Cumhuriyet’ten önce seyahat ettiği bir gemi odasını orijinal eşyaları ile aynen kurmuşlar. Oda küçükmüş, tavan filan basık. İnsanın içi sıkılır. Yan tarafta ise kocaman bir yatak. Bu da yurt gezilerinde kullandığı yatak imiş. Odanın uzun duvarında ise, Atatürk’ün portreleri, teknede yemek yerken gösteren resimleri vs. var. Ayrıca duvarın önü boyunca uzanan, camlı bölmede de “Atatürk ve denizcilik” temalı çeşitli evraklar var. Mesela, kullandığı gemilerin hatıra defterlerine yazdığı notlar gibi şeyler. Benim dikkatimi çeken, 37 senesinde başbakan Celal Bayar’a yeni alınan (veya yapılan) 4 gemiye verilecek isimleri ilettiği telgraf oldu. Bu dört gemiye verilecek isimler –sırasını yanlış hatırlama ihtimalim olsa da-: Yıldıray, Saldıray, Batıray ve Aatılay. Aatılay öyle yazılmaz demeyiniz, çünkü Atatürk aynen böyle yazmış. O zaman demek ki ne imiş? Bu bir telgraf değilmiş, telgrafta el yazısı olmaz ki! Evet.

Buradan sonra Bir yan odaya geçtiğimde, yine bir savaş gemisinin yemek odasının birebir temsili dizaynı var idi. Gemilerde uzun, stresli bir süreç yaşadıkları için, gemi mürettebatının zamanının çoğunu geçirdikleri yemek odasının –veya gazino- teşrifatı değme yalılarda görülmeyen lükste olurmuş ki ruhlarındaki teessürü bir nebze olsun dağıtmaya muktedir olabilsinler.

Bir sonraki oda, yakında yapılacak bir sergi için hazırlanıyordu. Zaten böyle oda oda anlatmaya devam edersek çok uzayacak. Sergiye hazırlanan bu iki oda ile beraber, ilk katın sağ yarısı tamamlanmış oluyordu. Salonun ortasında koskocaman bir gemi maketi, kenarlarda da değişik gemilerin önlerinden getirilmiş kabartmalar ve bir kısım başka şeyler sergileniyordu. Bu katın diğer tarafında ise, ortada bir dünya maketi, kenarlarda da birçok tarihi geminin maketi, parçaları, bunlar ile ilgili bilgiler, gemi aksamları sergileniyordu. Bu kısımda çok fazla eser olduğundan not almak bile mümkün değildi. Anladığım kadarıyla Padişah Abdülaziz’in – Abdülmecit de olabilir- denizciliğe epey katkısı olmuş. Kendisi ile ilgili epey eser, bilgi vardı.

Üst kat da, yine Osmanlı dönemi denizciliği ile ilgili eserler ile dolu idi. Padişahların yurtdışı gezilerini gösteren resim tabloları, diğer ülkelerden devlet reislerinin ülkemizi ziyaret ettiğini gösteren tablolar, karşılıklı hediyeler, nişanlar, çeşitli savaşların tasvirini yapan tablolar, bu savaşlarda kullanılan gemilerden torpido, gemi aksamı, tüfek, süngü, karavana gibi eşyalar, düşman gemilerinden ele geçirilen bazı savaş ve gemi aletleri, sancaklar, çeşitli dönemlerdeki askeri ve resmi denizci kıyafetlerini üstünde taşıyan cansız mankenler, haritalar, denizcilik ile ilgili önemli deniz adamlarının kıyafetleri ve eşyaları ve bunlar gibi bir çok eser hem ilk katın sol tarafında, hem de üst katta sergileniyordu.

Zemin katın altındaki katta ise, daha çok teknik şeyler vardı. Denizcilik ile ilgili çeşitli teknik aletler ve bunlarla ilgili bilgiler. Teleskoplar, pusulalar, telgraf ve telefonlar, makine odasından ve kaptan odasından materyaller, büyük torpidolar ve denizcilik ile ilgili temel bilgileri anlatan çeşitli afişler –mesela, rüzgarların isimlerini ve yönlerini anlatan bir afiş, teknenin kısımlarının isimlerini anlatan bir afiş gibi (bu arada bunların önünde epey çalışmıştım, fakat bu yazıyı yazarken üzüntüyle farkına varıyorum ki çoğunu unutmuşum)- vardı. Ayrıca bu katta denizcilik eğitimi verilmesi için ufak bir sınıf ve denizcilik ile ilgili birçok görüntülü ve sesli anlatımın bulunduğu, ziyaretçilerin kendi kendine kullanabilecekleri aletler vardı. Bunun yanında gemilerle ilgili çeşitli masa oyunları da vardı. Dalmak için kullanılan araçlar ve kostümler de yine bu katta sergileniyordu. Bu katta son olarak hatıralık-hediyelik eşyaların sergilendiği oda bulunuyordu. Burada denizcilik ile ilgili kitaplardan, anahtarlıklara, ofis eşyalarına, kravatlara, eşarplara, cüzdanlara, saatlere, maketlere kadar çok çeşitli bir ürün yelpazesi satışa sunuluyordu. Ve elbette günler günleri kovalıyordu.

Müze faslını kapatırken ilginç bulduğum bir şeyi daha aktarmak istiyorum. Bu üç katlı, şirin ve orta boy müzede, yirmiden fazla insan çalışıyordu herhalde. Ve bunların çoğu da müzenin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş sandalyelerde oturup telefonlarıyla oyun oynayan tiplerdi. Artık sorsak bir şey anlatmak için mi varlar, yoksa müzenin musluğu sağlam yere bağlı olduğundan alabildikleri kadar adam mı almışlar emin değilim. Mesela yine bilet alınan, emanet eşya filan bırakılan yerde bile en az 5 kişi vardı. Rahat bir çalışma ortamı olabilir, ayrıca sıkıcı da olabilir. Çünkü benim bulunduğum birkaç saat içerisinde sadece 3-5 kişi gezdi müzeyi.
Müzeden çıktıktan sonra hemen yanındaki serginin bulunduğu mekana gittim. Hemen –sağdan- sergiyi gezmeye başladım. Sergi, konusu Mehmet Akif Ersoy olan, hat ve tezhip sergisi idi. İstiklal Marşı, Mehmet Akif’in imzası gibi eserler ile başlayan sergi Mehmet Akif’in birçok şiirinden parçaların hat sanatı ile Osmanlı harfleri ile yazıldığı onlarca eserden oluşuyordu. Kolektif bir sergi olduğu için, birçok farklı tarzdan birçok sanatçı sergide idi. Klasikçilerden modern veya post modern sentezcilere kadar birçok üslup görülebiliyordu. Seçilen şiirler de epey çeşitlilik arz ediyordu. Elbette Mehmet Akif şiiri, kolay kolay iç tasnife tabi tutulabilecek bir şiir değil. Fakat kabaca ayıralım desek, memleket veya vatan meselesinin ağırlık bastığı şiirler, yine bu şiirlerin birçoğunun da içinde bulunduğu “dini” şiirler (Burada meselemiz Mehmet Akif şiiri olmadığı için, fazlasıyla yüzeysel geçiyorum, bildirmek istedim.) ve yine bu şiirlerin hepsinde duyulan kişisel feryadını içeren şiirler olarak tasnif edebiliriz diye düşünüyorum. Bu sergide hepsinden birçok örnek mevcuttu. Yine seçilen şiirler ile eserin üslubu arasındaki koşutluk da dikkat çekiyordu. Mesela, “vatan-millet şiirleri”nin tezhiplerinde bayrak temaları görülebiliyor, hem hatta hem de tezhipte belirgin şekilde yenilikçi, modern, sentezci vs diye adlandırabileceğimiz etkiler gözleniyordu. “Dini şiirler” ise hem hat hem de tezhip uygulamaları ile klasik üsluptan fazla inhiraf etmiyorlardı. “Kişisel feryat şiirleri” dediğimiz kısımdakiler ise bireysel ve deneyci üsluplar veya fazlasıyla sadelik yanlısı kompozisyonlar içeriyordu. Yine bu son kısma giren şiirlerin de incelikle seçildiğini söylemek de mümkün. Çünkü diğer bölümlere koyduğumuz şiirler daha çok popüler şiirler iken, son kısımdakiler benim hissettiğime göre, Safahat’in içerisinden göz nuru dökülerek seçilmiş, bağlanılmış ve kalplere değmiş mısralardan oluşuyordu. Bu mısralarda adeta günler günleri kovalıyordu.

Bu serginin olduğu mekân Dolmabahçe Sarayı’nın bir parçası olduğundan sarayın yemekhanesinin ocaklarını olduğu yerde görebilmek de mümkün. Ayrıca buranın bir de sürekli sabit olan müze kısmı var, ancak ben ziyaret ettiğimde müze kısmı kapanmıştı. Buranın çıkışında da bir hediyelik eşya reyonu mevcuttu. Burası ise diğeri gibi bir konu özelinde değil, birçok farklı konu ile ilgili hediyelik eşyalar sunuyordu meraklılarına. Eski İstanbul tabloları olduğu gibi, cam veya seramik sanatı ürünleri de mevcuttu.

Sergiden de çıktıktan sonra muhtemelen çok derin duygular, sanatsal izlenimler ve estetik zevkler içre bir halet-i ruhiyeye gark olmuşumdur, fakat şimdi o zamanki hislerime dair bir kırıntı kadar olsun taze bir duygu parçası kalmamış. Şimdiden geriye bakınca aklıma ilk gelen, çıkışta büyük ihtimalle karnımın acıkmış olduğu. Ne yediğimi ise hatırlayamıyorum. Bunun derli-toplu, yazının –ki bu bir ödev- sulu üslubunu bir nebze olsun telafi eden, adam gibi bir sonuç paragrafı olmasını planlamıştım. Ne yazık ki bu da bir şeye benzemedi. O zaman Mehmet Akif’in içinde deniz geçen Ressam Haklı isimli şiiri ile programımızı sonlandıralım. Bu arada çıkışta lokum ikramımız olacaktır. Dinlediğiniz için teşekkür ederiz.

Ressam Haklı

Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası...
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,
Mutlakâ eski tesâvîr ile ziynetlensin,
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.
Biri peydâ olarak ben yaparım, der, kolunu
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu
Sıvar amma ne sıvar Sâhibi der:
-Usta bu ne
Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
-Bu resim, askeri basmakta iken Fi r´a v n ´ı n,
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ´nın.
-Hani Mûsâ be adam
-Çıkmış efendim karaya.
-Firavn nerde
-Boğulmuş.
-Ya bu kan rengi boya
-Bahr-i Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da!
-Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!

Safahat, 1. Kitap: Safahat

Not: Şiirin transkripsiyon ve imlası Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi’ne aittir.




Her şey bittikten, ödev bile bittikten sonra:

Günler kovalıyordu günleri
Kovaladığı gibi
Bülbüllerin gülleri