26 Nisan 2012 Perşembe

Kişisel kitapçı münasebetleri tarihim veyahut artık buna siz ne der iseniz

Zamanında, ne için hatırlamıyorum, kitap okuma ve daha çok kitap alma ile ilgili kişisel tarihimi yazacağım uzun bir yazıya başlamıştım. İlk oturuşta aşağıdaki metni yazmıştım. Çook sonra da o metni defterden buraya aktarmışım demek ki, hiç hatırlamıyordum. Şimdi bu yazıyı tamamlamaya ne isteğim, ne de takatim var. Ama yine de burada bu haliyle yayınlamak istedim. Bu akşam ne öğrendik: Yazı yarım da olsa tamdır!

...

Yakın bir zamanda şair Mehmet Aycı' nın kitap okuma ile ilgili kitabı "Bunların Hepsini Okudun Mu?"yu okudum. kitap okumayla ilgili dediysek kitap kurtluğunun adabı, kitap kurtlarının çektiği sıkıntılar, içine düştükleri durumlar ve bu durumlarla ilgili bazı tavsiyeler, imzalı kitap merakı, kitapların arasından çıkanlar, kitaplıklar, nadir eserler... Kısacası kitap ve okumak meyanında her şey vardı. Bütün bunlar olur da sahaf olmaz mı? Tabi olacak, yazarınız şimdi ondan bahsedeceği için noktayı koyup yeni cümleye söyledi sahafı.

Sahaf konulu bir yazının nostaljiye mahkum olması mukadderdir. Adı göründümü, arkadan "Ah ah, nerde eski sahaflar!" minvalinde bir yazı geleceğini, sahaftan kabul edilme şartlarını, sahaf hatıralarını, sahaf kelimesinin geniş geleceği zamane "kitapçı"larının gaflet ve dahi dalalet içindeki hallerini okuyacağımızı yazının başlığında o kelimeyi gördüğümüzde hemencecik anlarız. Aman ha aziz okuyucu, bu yazılara " Bildiğimiz şeyleri söylüyorsunuz, halk yeni şeyler istiyor, yeni!" gibi sözler ettiğimizi sanıp her biri eli öpülesi insanlar tarafından yazılan (her sahaf muhibbinin elinin tereddüdsüz öperim, mahaza Fenerbahçeli olsa bile!) o nazenin yazılara cevhernafüruşluk ettiğimizi sanma! Her birini "çaysız okunmaz yazılar" zümresine sorgusuz sualsiz ekleriz vesselam. Bu yazılardan başından sonu bildiğimiz, ama yine de zevk aldığımız, ninelerimizin anlattığı masallar tadı aldığımızı da söyleyelim de suçu olmadığı halde dizleri titreyen ve bu titremeyi suçluluğuna yoracaklar diye daha da titreyen çocuk psikolojisinden kurtulalım.

Benim sahaf tecrübem yaşım itibariyle nostalji yapmaya mümkinat vermiyor. okuduklarımızın, duyduklarımın duyduklarımın etkisiyle iç çekip eski sahafları anmam da büyüklerimizin nezdinde beni gülünç duruma düşürüyor. Bu noktada kitapla buluşma yerlerim hakkında bir bahis açalım. Bundan sonra kim hakiki sahaf, kim alelade ikinci el kitap dükkanı vs gibi tartışmalı ve bizim boyumuzu aşan mevzulara girmeyip, benim raflarının tozunu yuttuğum ve ikinci el kitap satan her yere sahaf diyeceğim. Ayrıca mekana da, kitap satan amcaya da sahaf deyip sahaf kelimesinin sözlük anlamı ve etimolojik özellikleriyle ilgili "bilinçli bir gaflet" halinde bulunacağım. Hiç neden diye sorma! Keyif benim keyfim değil mi?

Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra hayat rüzgarı bizi Bursa'ya vasıl ettirdi. Bu şehirde geçirdiğim yaklaşık 20 yıl hayatımın en istikrar-ı hal-i ruh üzre zamanlarıydı diyebilirim. Belki de Bursa'nın vasiliğinde hiçbir ruhi anafor bizi boğacak kadar etkili olamıyordu, o da olabilir. Nasıl olursa olsun, güzel zamanlardı, denilerek özlenecek zamanlardı Kısa kesip sahaf bahsine geçelim. Şehri tanıyanlar bilir, Sönmez İşhanı nam 5-6 katlı büyük bina şehrin kitap merkezidir. Binanın -2, -1 ve zemin katlarının çoğunluğu kitapçıdır. Eskiden bir nebze daha denge var idiyse de şimdi bu kitapçıların çoğunluğu ders kitapları satanlardan oluşmakta. Ders kitabı dedik ama, devletin kitap dağıtmadığı zamanlarda ilkokul, ortaokul ve lise kitapları satılır, okul sezonlarının başında mahşer meydanının tek katlı oluşuna şükrettirir, "merdivenli binalardan Allah'a sığınırım" gibi candan dualar etraftan kulağımıza çalınır idi. Şimdi, tek-tük üniversite ders kitapları haricinde hakimiyet büyük bir ezicilikle test kitaplarında.

Benim bu bina ile tanışmam daha okula başlamadığım zamanlarda atari kaseti almak vesilesiyle başladı. Sönmez'in hemen altındaki İnegöl Çarşısı teknolojinin merkeziydi, ama ; Sönmez'deki iki-üç dükkan da değişik sebeplerle bizi kendine çekmeyi başarıyordu. Bu bina benim gibi meraklı bir çocuk için bulunmaz bir imkandı. Şimdi neden böyle olduğunu anlatmaya başlasam bu yazı mecrasından çıkıp müstakil bir "Sönmez hatıralarım" yazısına dönüşecek, çünkü kısa da olsa anlatayım dedim de kendimi hatıralar yumağının içinde buluverdim, ben de hemen yazdıklarımı silip bu cümle vesilesiyle de bu yazının "rejim"ini korumuş oldum.

Sönmez'de kitap ile münasebetim çok uzun bir süre aynı şekilde oldu: dükkanların önüne konan kitaplar ile! Şimdi bu yazının konusu olmayan çeşitli sebeplerden dükkanlara giremezdim ve dükkanların önünde bazen yığılı, bazen yanlamasına dizilmiş bu kitaplar benim için bulunmaz fırsattı. Gazetelerin bastırdığı sonra satılmayan kitaplar, kötü çeviriler, sağlık kitapları, dini kitapları... Saymakla bitmez çeşit hepsinin ortak özelliği 'satılamamak' olan kitaplar. Tabi bir de dergiler... Magazin dergilerinden politik dergilere kadar dergi arşivleri... Ne kadar kitap aldım aldıklarımı ne yaptım bilmiyorum, ama o kattaki bütün sahafların önündeki kitapların tekmilini elimden geçirmişimdir alimallah.

Sonra büyüdük. Artık sahaflara girmek mecburiyeti doğdu. Malum, kitap lazım. Gerçi en başta Nil Kırtasiye (sonradan NT oldu), Bursa Kültür Merkezi gibi 'sıfır' kitapçılardan alıyordum, ama parası bel bükünce biraz da oralarda bulamadığımız kitaplar gündemimize girince sahaf kapıları bize elzem oldu. Önceleri her dükkana girip altını üstüne getirdim. Başta utanıyordum ama sonra alıştım. Favori mekanım -1. katta köşedeki büyük sahaftı. Zaten dergi ve ıskarta arşivini defalarca elimden geçirdiğimden burasını daha yakın görüyordum kendime. Dükkanın büyük olması da avantajdı. Kitapçının gözünden uzak bir köşede saatler bile geçirebilirdim. Hatta dükkanın ortasında da birkaç sıra kitap olduğu için sahibinin beni hiç göremeyeceği yerler de vardı, ama ben hırsız filan sanılmamak için oralarda pek vakit geçirmezdim. Sahipleri de gençten iki kardeşti, müşteri ile sadece bir şey sorulursa konuşurlardı. Bu benim en sevdiğim yönleriydi, ama sonradan oradan uzaklaşmama sebep oldu, çünkü kitap rehberine ihtiyacım olmaya başlamıştı. bu ihtiyaç Sami abi dönemini başlattı. -1. ve -2. katlarda birer dükkanı vardı. -1'deki zamane kitapçılarına selam çakan cinstendi, -2'deki de eski sahaflara. O -2'de olurdu genelde. Yerden tavana kadar dolu duvara yapışık raflar yetmediği için dükkanın ortası da üstüste yığılı binlerce kitap ile doluydu.




Bir "yarım" yazı daha

"Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı"

Amenna. Ama feleğin aradığı türden matemlere gark olmamak için, inadına gayret etmek gerekli midir? Hiç olmazsa onurumuz adına. Matem dediğin mahremiyet ile olur. Ne o öyle, karşıdan pis bir sırıtışla bakmalar filan. Felek sen adam mısın? Sana sen diye sesleneceğim artık, üçüncü şahısçılık oynama.

...

Bu yarım kalmış yazılara bir hüzün bulaşıyor galiba. Eski defterlerin hüznü dijital dünyada da kendinden bir şey kaybetmiyor. Google bu akşam bunu öğretti bana.

Vakayınağme

24 Temmuz 2011: Arkadaşımın düğününe katılmak için, aksi gibi tam da bu hafta sonu bir sürü yapmam gereken meşguliyetim varken gözümü karartıp düğün için İstanbul'dan Bursa'ya gittim.

...
Çok uzun bir yazı geliyor gibiydi. Amaan deyip üşenmiştim, hem de neden yazıyorum ki bunları deyip kapatmıştım sayfayı. Google kaydetmiş.

Hikayenin sonunu söyleyeyim. Kırk yılda bir düğüne gidiyordum. Hem de bir yığın işin, meşguliyetin ortasında... Meğer düğün gününü yanlş biliyor muşum, Cumartesi olan düğüne Pazar günü gitmiştim. Komik. Acı.


Çürümüş bir Vakayınağme

Sohrab Sepehri'ye acayip benzeyen bir adam gördüm. Sonra kendi kendime "Sepehri'yi yolda görsem tanıyacakmışım demek ki!" dedim. Sonra kendi kendime cevap verdim başka bir kendimle "Demek ki.." Sonra hayali ve sazan bir okuyucu girdi araya "Ama Sepehri öldü ki, yolda göremezsin." Sonra "Yol derken illaki somut bir yol düşünme. Mecazi bir anlatım da olabilir. Metaforlar, istiareler, olaylar olaylar olabilir." diye bu ukala okuyucuyla gereksiz bir tartışmaya balıklama atlayacaktım ki,

...

Başlayıp bıraktıklarımdan. Sohrab Sepehri'ye acayip benzeyen bir adam görmüştüm. Bursa Beşevler Semt Pazarı'nda.

Taslaksı

Kemer-okul

saklambaç

doğumgünü

cep

...

Başlık da yok. Böyle bir taslaksı. Halbuki taslak ile yazı da yazmam. Ama mutlaka orada burada yarım kalmış veya tamamlanmış taslaklarıma rastlarım. Nerden baksan tutarsızlık. Hadi bunları boşvereyim de acaba ne diyecekmişim bunlar ile? Ama bu kadarı bile biraz sıcaklık getirdi. Belki esaslı bir teselli oalcaktı. Çok merak ettim, acaba ne yazacaktım?

Zor

Kuş

Başlık "Zor", metin tek kelime: Kuş. Noktası da yok. virgül filan da. Böyle bir yarım kalmış yazı. Yarım denir mi buna da? Neyin yarımı? Belki de hiçbir tamın bir parçası olamayacağı mukadderdi de böyle bir garip yarım olarak kaldı. Bilmiyorum.

Paramparçalı Ham*

İki senedir kitap fuarına gidemiyordum. Hem hevessizliğimden, hem de "denk gelmediğinden". Bu sene de bazı teşebbüslerde bulundumsa da olmadıydı, olamadıydı. O zamanlar şimdiki zamanda olduğumuz için "olmuyor, olamıyor" diye söylüyordum. O zamanlar MFÖ de dinlerdim. Hızlı zamanlardı. Kanın damarda çay ile ahbab olduğu zamanlar. Geçen hafta. Dün. Filan.

"Enes Bey, onur konuğu yapalım dedik "olmaz" dediniz, konuşmaya çağırdık istemediniz, imza günü dedik "aman uzak olsun" dediniz, bari şu son gün bir teşrif ediverin fuarımıza. Memleketimizin ilim irfan, matbuat medyunu ahalisi, yüzünüzü görmeye olsun hasretle susuz. Saygılarımla. Tuborg Çotenko." diye bir telgraf aldım bu sabah (Daha doğrusu ben öğleden sonra uyandığım için öğleden sonra almış da sayılabilirim. Bilemedim.). "Hasretle susuz"muş! Gramer fecaatine bak! Gururumu okşamaya çalışıyor besbelli. Üstelik Tuborg da sevmem, Ben rakıcıyım bir kere! Ama Rus milletini severim. Atatürk'ün Rus milleti ile ilgili bir vecizesi var mıdır acaba? Çotenko'dan tavladı herif beni. Üstelik bir de madem halk bizi istiyor, bize de sine-i milletin aguş-i merhametine istiskal eyleyip.. felan filan.

Metrobüs üstü bedava servis vasıtasıyla fuar alanına, fuarın kapanmasına iki saat kala teşrif ettim. Böyle başladım diye sıra sıra, sonra şöyle yaptım, sonra sağa döndüm, ordan düz gidip sol yaprım filan diye anlatacağımı beklemeyin! Aklıma gelen kadarı ile, üşenmeyeceğim kadar yazacağım bir şeyler, o kadar. Hafiften tebdil-i kıyafet eylediğim için halkımız ve genç kızlarımız üzerime atlamadı. Sakin sakin dolaştım.

"En fazla 1, şartlar çok zorlarsa belki 2 kitap alacağım. Fazlası yok!" diye ünlemle biten bir prensip kararı almıştım, çünkü elimde yeterince kitap var, bu ay bir yığın kitap aldım ve param yok. Zaten fuarda ahım şahım indirimler de olmaz. Ben malımı bilmez miyim. Bu mallık ödülünü, hem bir önceki cümledeki indirim olmayan fuar, hem de az sonraki cümledeki prensip kararına uyamayıp yine fazla kitap alan ben aramızda paylaşıyoruz.


Buraya kadar, en son İstanbul Tüyap kitap fuarı ziyaretim ile ilgili başlayıp, yarım bıraktığım yazı idi. Bu google yeni yeni bir şeyler çıkarıyor, şimdi de bloggerın arayüzlerini, menülerini vs değiştirmiş. Yazmaya başlayıp yarım yamalak bıraktığım yazıları gözüme sokar gibi gösterdi. Ne varmış diye bir bakayım dedim. Bu çıktı önüme. Hiç hatırlamıyordum bunu yazdığımı.

 O gün Haydar Ergülen ile tanışmıştık. "Seni bir yerden tanıyorum. Nereden hatırlıyorum?" diye sormuştu. Ben de Beşiktaş'ta kırmızı ışıklarda yanımdan geçmiştiniz. Oradan olabilir." demiştim. O da standın diğer köşesini göstererek "Belki de şuradan gelirken gördüm de, şimdi 'hatırlıyor' olabilirim." demişti. Gülmüştük. Konuşmuştuk, sohbet etmiştik, muhabbet peydah etmiştik aramızda.

 Sonra İhsan Eliaçık'ı görünce, yanına gidip selam verdikten sonra "Ben kapitalistim." cümlesiyle kendimce espri yaparak giriş yapmaya çalışmış, adamdan epey bir surat yemiştim. Kitabı imzalayıp verirken bile çok haşin bakıyordu.

 Akabinde ise güzel bir sürpriz olaraktan muhterem Münip Engin Noyan ile denk gelmiş idim. "Nasılsınız?" soruma "Bomba gibiyim!" diye cevap vermişti. Ufak da olsa sohbet etmiştik, yanındaki yayıncı Metin Münir ile Almanya maceralarından vs. bahsetmişti. İki kitabını hicri takvim atarak imzalamıştı.

 Sonra Akçağ'da Bayram Bilge Tokel'in Neşet Ertaş kitabı çok ucuza denk gelmişti. Onu almıştım. Okumak şimdiye nasib olacakmış. Bugün akşam epey meşgul oldum o kitap ile. Güzel kitap olmuş. Bayram Bey'in ellerine Neşet Dayımın gönlüne sağlık.

 Sonra İnsan kitaptan iki kitap almıştım, şimdi adlarını bile hatırlayamıyorum, yuh bana. Yaşlandık zahar! 

Sonra -hangi yayıneviydi?- Cihan Aktaş'ın Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri: İran'da Siyasal, Kültürel ve Toplumsal Değişim isimli kitabını gördüm. Kitabı ismi için internetten bakarken hatırladım, Kapı Yayınları idi. Kitabın baskısı bitmişti. Hala da basıldı mı bilmiyorum. Bulmuşken kaçırmayayım dedim, Türkiye gibi memlekette byöyle güzel kitaplar bir daha basılmaz genelde. O kitaptan çok istifade ettim. O sıralar gündemimde olan birkaç konuda hem malumat hem de perspektif olarak çok fazla kapı açtı. Cihan Hanım'ın dimağına sağlık. Daha birkaç kitap almışımdır herhalde, ama hatırlamıyorum.

O aylarda çok sıkıntılıydım para yönünden. O fuarda da aslında olmayan paralarımı harcamıştım. Giderken 15 lira mı ne demiştim maksimum harcama için! Uymayacağımı bilmiyor muydum sanki! Yeri olan parayı harcamak fena! Neyse, sonradan açıldı mali durumlar. Biraz daha bıraksam, ruble hesabına giren Rus roman-hikaye kahramanına bağlayacağım.

 Epey kötü başlamış bir günde, son bir ışık olarak, akşama doğru, artık kaçırdım saydığım kitap fuarına son anda gitmiş, bir nebze olsun sükun bir nebze olsun ferahlık bulmuş, akşamında da yine melale dalmayayım diye komikli üslupla bir şeyler yazmaya başlamıştım. Galiba devam edemeyip bıraktım. Hiç hatırlamıyorum. Hafıza, hatırlama muazzam şeyler. Akıl ermiyor. Tamamen hafızamdan çıkmış olduğunu sandığım anıların bir parçasını ucundan tutunca, tozlu topraklı bir yığın kül ruhlu eşya ortalığı kaplayıveriyor. Kimini gayrıtabii derece parlak, kimini sönük hatırladığım hatıra parçalarına biraz aklım eriyor, ama bunların yanında yine kendime sır olarak kalan yerler ayrı mesele. Bir gün gelecekler, hiç olmazsa bir selam olsun verecekler mi onlar da?

 Bu günlük sayfası gibi, hatıra defteri yazısı gibi... Gerçi bu ikisine de benzemiyor şimdi düşününce! Bu yazıyı yazarken utandım, onu ifade edecektim, o niyetle başlamıştım bu paragrafın ilk cümlesine. Mahremiyeti biraz da arsızca muhatabın önüne sermek yazı yazmanın -belki de benim gibiler için- ilk gereklerinden biri galiba. Ona tamam da, bu fazlasıyla yüzeyde bir mahrem. O da nasıl oluyorsa! Okumaya değer mi? Yazmaya değer mi? Hatırlamaya değer mi? Bununla ilgili edebiyat teorisi müktesebatı yığınla. Birkaçını okumuştum. Ama beynim onları güzel güzel aktaracak bir halden de çok uzak şimdi. Hatırlanması bile hastalıklı bir kaçışı ifade eden -belki birçoğunuza, birçoğumuza göre hiç de etmeyen- bir sürü şeyin, hatırlanması yetmiyor gibi bir de yazmaya çalışılması ne ile açıklanır ki? Kaçış? Zihnî dağılma? Nostalji hissi? Daüssıla? Kaçış? Neyden kaçış? Nasıl kaçış? Ne ile kaçış?

 Neden yazdığımı bilmiyorum, o yarım kalmış yazı parçasının üstüne bunları da yazdım. Kim okuyacak onu da bilmiyorum. Birisi okuyacak ya da okusun diye mi yazıyorum onu da bilmiyorum. Öyle değil ise neden burada yayınlıyorum? Yine mi sorular!

 Geldim deli yağmurdan bir kuş sesi aldım. Size sularını bıraktım yağmurun. Görülen ve hissedilen tarafını. Islanmaktan rahatsız olduysanız veyahut su ile ıslanmadıysanız, en acısı su nerde diyorsanız, en ciddi mahcubiyetimle affınıza sığınırım. Buraya kadar oku iseniz israf ettiğim zamanınız için özür diliyorum.

*Başlık Ahmet Güntan'ın Parçalı Ham kitabının isminden ve ruhundan mülhem bu ismi almıştır.

10 Nisan 2012 Salı

Müzesel Olmayan Adamın Müze ve Sergi İzlenimleri

Günler günleri kovalıyordu… Ama ödevler asla böyle cümlelerle başlamıyordu. Çünkü günler günleri kovalasa da bunun ödevle ne alakası vardı. Hem günlerin günleri kovalaması düpedüz “edebi” bir şeydi. Hatta belki “felsefik” bir şeydi. Ödevlerin yazıldığı dünyada günler günleri kovalamazdı. Öyle hoppala mıydı günler canım!

Günler günlerle el ele, aydınlık yarınlara, uy-gar-lık savaşında… Ödevlerin yapıldığı dünyada ödevler bizi “ileriye” götürüyor, mesela tiyatroya her gittiğimizde çağdaşlık puanları filan kazanıyorduk –hala da kazanıyoruz-. Oyunu izlemeye bile gerek yok. Tiyatroya “gitmek” kâfi! Sanat bizim üstümüze siniyor ve bizi ileriye, daha ileriye ve en ileriye; o ışıkların çılgınlar gibi ortalığı aydınlattığı, ışıktan gözün gözü görmediği o kutlu beldeye götürüyordu. Kimileri marijuhana da öyle yapıyor dese de, bu düpedüz densizliktir! Bir kere bizim kültürümüzde marijuhana yoktur, olsa olsa enfiye filan olur. Enfiye de pek eski, pek “arabofarsi-mürtecimsel” çağrışımları haiz bir kelime, mesela esrar diyelim geçelim.

Konumuzdan kopmayalım, daha doğrusu konuya önce bir bağlanalım. Günler günleri kovalıyordu ve birbirini kovalayan günler önlerine bir duvar çıkınca fren yapamayarak o duvara tosluyor, üst üste günlerden oluşan bir yığın oluşuyor, biz de onlara yıllar, mazi filan diyorduk. İşte ben de bu kovalamacanın en başından beri bir türlü “müzesel insan” olmayı beceremiyordum. Müzekart’ım bir yıl cebimde duruyor, 5 kere filan kullanmış oluyordum. Zaten bu müzesel insan olamama ile ilgili müstakil bir metin yazacak kadar tespitlerle, analizlerle, -istenmeyen- kıllarla ve –istenen, ya da olmasında mahzur görülmeyen- tüylerle doluydum. Ve bu konuları elbette çabucak geçmeliydim. Az önce bilin bakalım hangi şiire atıf yapmıştım. Acaba doğru düzgün, eli-ayağı tutulur (ayak tutmak! İğrenç!) bir mevzudan bahsedecek miydim? Son cümlede soru işareti kullanıp, ondan öncekinde kullanmamam bir çelişkiyi içerisinde deruhte ediyor muydu? Deruhte kelimesini burada doğru anlamda mı kullanmıştım? Ben bu gidişattan elbette kıllanmıştım. Son iki cümle Grup Vitamin’i aklıma getirmişti. Bir keresinde bir ders için kurduğumuz proje gruplarına isim koymamız istendiğinde, sınıftaki gruplardan yarısından fazlası grubuna Grup Vitamin ismini vermişti. Şüphesiz buradan çıkarılacak birçok şey vardı. Ama “Allah aşkına” bunların konumuzla ne alakası var-dı! Günler günleri kovalıyordu ve ben bu paragrafı kapatırken, bir sonraki paragrafta, meseleye giriş yapmayı planlıyordum.

Ben müzeye gittim. Sonra yine aynı ben (arada bir yanlışlık, karıştırma, teknik hata filan olmadıysa tabi) sergiye gittim. Şimdi siz muhterem Bartınlılara bu “serüven”imi anlatacağım. Bu serüveni kronolojik olarak “Sabah kalktım, sonra yüzümü yıkadım, sonra hemen dişlerimi fırçaladım, sonra daaa…” tadında anlatırsam sıkıcı olacağını düşündüm. Genelde yazarların yazdığı gibi müze-sergi izlenimi yazıları gibi bir şey yazsam da olmayacaktı. Çünkü ben bu tecrübemde bir kere daha idrak ettim ki, yazarlık demek –ya da bu tip yazıların yazıldığı yazarlık demek- sahtekârlıkta ustalaşmak demekti. Ben müze ve sergiyi gezdim, bu yazıyı yazacak fırsatı da kaç gün sonra buldum. Şimdi en küçük ayrıntıları, bilgileri, malumatı, o anki hislerimi, çağrışımları filan nasıl hatırlayayım, muhafaza edeyim? Mümkün değil! Üstelik ikisi de ihtisasımın olmadığı, ilgimin de amatör seviyede bile olmadığı alanlarda –(1) denizcilik, (2) tezhip ve hat sanatı- içeriğe sahip olduğundan, zaten orada gördüklerimden de öyle ağzınıza layık izlenimler sunacak zihni teçhizatı haiz değilim. E orada iken bir sürü notlar alıp, yazıyı yazmadan önce de bir yığın “googling” yapıp “Ebru üstüne celi sülüs yazı ile klasik-sentetizme bir örnek şey eden x şahsı” gibi bu alanın en primitif örneklerinden bile daha samimi de olsa gözünüzde bir mikyas teşkil edeceğini düşündüğüm üslupta yazılar da yazmak prensiplerime uymazdı –cümle de cümleymiş ha!-.

Elimize kala kala azcık bilinç akışlı, azcık ileri geri zamansal sıçramalı, arzu edilen miktarda da “postmodernli” bir anlatım şekli kaldı. Bu ahval, şerait ve minval üzere dermeyan kısmını itmama erdiriyorum.

Kuzenim aylar önce tezhip kursuna başlamıştı. Ben yıllar önce Osmanlı Türkçesi kursuna başlamış, bir kur bitirmiştim. Hat sanatı üzerine amatör okumalar yapıyordum. Sanat teorisi ve klasik Türk sanatı teorisi minvalinde okumalarım eskiden beri devam ediyordu. Mehmet Akif öleli epey oluyordu. Ve günler günleri kovalıyordu.

Kuzenim Mehmet Akif Ersoy konulu bir hat ve tezhip sergisinin açılışına İstanbul’a gelmeyi planlıyor, planları suya düşüyor ve bana katılmam yolunda baskılar yapıyordu. Ben açılışları, açılış konuşmalarını, açılış konuşması insanlarını filan ezelden beri sevmiyordum. Açılışa gitmiyordum ve bilahare gideceğimi kuzenime söylüyordum. “Bilahare” bir gün geliyordu ve ben Dolmabahçe Sarayı’na gidiyor, kapıdaki görevlinin “Bilader hayrola?” bakışına “Bir tanıdığa bakacaktım, hanedandan kız arkadaşım var.” diye cevap vermeyi planlarken, “Sululuğun alemi yok!” bakışını peşinen alıyor ve vazgeçiyordum. Sonra Saray’ın kapandığını öğreniyor, gerisin geri dönerken danışma yazısını görüyor, camlı ve kaymalı kapıdan içeri giriyor, içeride sohbet eden iki kadından bana ilk dönenine yöneliyor –ben öyle zampara yazar takımından değilim, her fırsatta güzel kadına yönelecek!- -bu arada evet, bana dönmeyen daha güzeldi- -ödevlerde gülücük anlamına gelen ikinoktaüstüstekapaparantez kullanılmıyordu- ve sergi ile ilgili malumat arz ediyor ve serginin yan tarafta olduğunu –Beşiktaş’ta- öğreniyor, bilahareyi daha ileriye doğru kaydırıyordum.

Sonra o bilahare tekrardan, bu sefer daha sinsi bir şekilde geliyordu. Günlerden çarşambaydı. Sıcaktı. Yani epey bir süre geçen soğuk günler, haftalar hatta aylardan sonra epey sıcak bir gündü. Haber bülteni metni yazıyor olsam, İstanbullular yazdan kalma bir gün yaşıyordu, diye yazabilirdim. O derece yani! Ve ben derse gidiyordum, hatta gitme işlemini tamamlamış, sınıfa gelmiştim. Sınıfta bir yerli bir de ecnebi vardı. Ben gelince toplam 3 kişi olduk. Ders saati de gelmişti ama ders başlamıyordu. Acaba ne olmuştu? Bilmiyorduk. Sohbete başladık, ecnebi olan Fransızmış, erkek arkadaşı için İstanbul’a gelmiş Erasmus ile. Ama ben bunları niye anlatıyorum, bunların konuyla alakası yoktu. Sonra bir haber kaynağıma telefon açıyordum. “Sınav haftası ders olmaz kii!” cevabını alınca bu okulda geçirdiğim yıllarda hala bu tip “informal” kuralları nasıl öğrenemediğimi düşünüyor, ama fazla kafaya takmıyordum. İnsan fazla kafaya takmamalı!

Okuldan çıktığımda sergiye gitmeyi çoktan kafama koymuş bulunuyordum. Ben yani Yakup! Yakup mu dedim? Yakup dedim ya! Teşkilat-ı Mahsusa’nın has fedailerinden Silistreli Kör Yakup. Körlüğü gözünden değil yüreğinden. Yüreği kör bir bıçak gibi değdiği ruhu kanırta kanırta parçalıyor, haliyle çok acıtıyor. Haşin adam. Adi biraz. İtin soyu. Pis herif. Sanatla da sanki ne işi varsa? Sergiye gidecekmiş! Külahıma anlat! İlginç bir şey... Kimin külahı? Neden ona anlatılıyor? Hikmeti nedir bu sözün? Nereden, nasıl çıkmış?

Sergiye gidiyorduk araya pis katil Yakup Efendi girdi. Serginin olduğu TBMM Milli Saraylar “bişeybişeysi”ne vardığımda bir de ne göreyim? Aman ne duyayım? Piyano sesi. İçeri girdim, yakışıklı bir abi piyano çalıyor, sandalyelerde oturan hazirun da geyik gibi dinliyor. Güvenlikçi dayıya “Baba ben sergiye gelmiştim amma…” diyecek oldum, “Ben senin baban deelim dayinnen.” dedi. Ben de, “Emmim, sergiye bageceydinm emme…” deyince, “Şincik dinleti var. Dinleti dinlenirkene sen gez sergiyi. (Burada bir, bilemedin iki saniye boşluk var) Fekhat sen şinci utanırsın, içlenirsin, ‘Anadolu’dan gelmiş, klasik müzik dinliceene, duvarları seyrediyi geyik gibiynen’ deyiverlerse… Sen git iki rekat hava al.” dedi. Hatta “didi”.

Dışarı çıktığımda ne yapacağıma karar veremedin, bir süre avare gibi gittim geldim. Sonra sahile mi gitsem, şu merdivende oturup kitap filan mı okusam derken hemen yanımdaki Denizcilik Müzesi geldi aklıma. Deniz ve denizcilik ile pek alakam yok. Müzesel insan olmadığımı zaten biliyorsunuz. Amma ve lakin eski bahriyelilerdenim. Heybeliada Deniz Lisesi’nde askeri öğrenci olduğum tamı tamına 3 günüm var. Bu bahriye zamanlarından sonraki sene de birkaç kere bu Denizcilik Müzesi’ni gezme ihtimalim olmuş, fakat bir şekilde denk gelmemişti. Üniversite okumak için İstanbul’a gelince ve Beşiktaş’ta ikamet etmeye başlayınca da sürekli Denizcilik Müzesi’nin önünden-yanından filan geçiyordum haliyle, ama yine bir türlü gezmek nasip olmuyordu. Gün bugünmüş. Yani bu yazıyı müzeyi gezdiğim gün yazmadığıma göre; gün o günmüş.

Müze kapısına geldiğimde gördüm ki öğrenciler için ücret 1,30 TL. Hmm, ilginç bir fiyatlandırma. Derslerinin içinde fiyatlandırma stratejileri de gören biri olarak stratejilerini (!) çözemedim. Kendimi bir devlet kurumuna, hem de 1,30 TL gibi “komik” bir ücretle girilen bir devlet kurumuna giren, her tecrübeli Türk vatandaşı gibi, kötü davranışlara, kaba davranışlara, davranmayışlara, kalın kafalı memurlara, düz kafalı memurlara, elips kafalı memurlara hazırlamıştım. Fakat o da nesi! Kapıdan girer girmez ne yapması gerektiğini bilmeyip, ne yapması gerektiğimi öğrenmeye azmetmiş ve oradaki “yetkili”den “direktif” bekleyen masum bir Türk vatandaşı olarak çekingen ama teslim olmuş bir tedirginlikle beklerken, kibar bir ses beni karşıladı. Ne dediler inanın hatırlamıyorum, ama adamlar düpedüz kibarca karşıladılar! Afalladım.

Yıllar önce bir resim sergisini soldan sağa doğru gezen bir grup liseli genç olarak, sağdan sola gezen emekli öğretmen çağdaş teyze ile bir resmin önünde karşılaşmıştık. O teyze “Sergi gezmenin ilk kuralı nedir?” diye sorunca ben hemen atlamıştım: Sağdan sola gezilir! Teyze çok memnun olmuş, benim en çağdaşımız olduğuma karar verdi. Sonra teyze ile resimler üzerine yorumlar yaptık, yandaki daha ilk kuralı bilmeyen görmemişlere de “hıh” dedik, “Siz önce bir kuralları öğrenin, sonra bakarsınız resimlere!”. Bütün bunları niye anlatıyorum? Hayır hayır, o teyze Salvador Dali değildi. Hala ısrar ediyorsunuz, ama ne alaka Dali ile teyze arasında anlayamadım. Hala konuşuyorsunuz, lütfen susunuz! Muhafızlar, çıkarın bu okuyucuyu buradan! Yav zaten bu bir ödev değil mi? Tek okuyucusu olur bunun, lütfen başka kimse almayın içeri! Teyze Dali’ymiş! Tey allahım yaa! Evet devam ediyorum, teyzeli anımdan neden bahsettim, çünkü ben sergi-müze gezmenin birinci kuralını biliyorum. Tekrar hatırlayalım, sergi-müze sağdan sola gezilir. Sağdaki ilk odaya girdim. Kocaman bir yemek masası vardı ortasında. Bir gemide kullanılan yemek masası ve yemek takımları aynen getirilmiş. Geminin ismini hatırlamıyorum tabi! Duvarlarda çeşitli portreler ve gemi resimleri filan var. Odanın köşelerinde de çeşitli eserler var. 2. Abdülhamit’in yaptığı düşünülen çalışma masası, koca koca pusulalar, bir sürü bir şeyler. Şimdi hatırlayamıyorum mesela. Hepsini taak tak sayacak hafıza da yoktur herhalde. Her şeyin başı not almak işte!

Bundan sonraki oda Atatürk odası. Atatürk’ün Cumhuriyet’ten önce seyahat ettiği bir gemi odasını orijinal eşyaları ile aynen kurmuşlar. Oda küçükmüş, tavan filan basık. İnsanın içi sıkılır. Yan tarafta ise kocaman bir yatak. Bu da yurt gezilerinde kullandığı yatak imiş. Odanın uzun duvarında ise, Atatürk’ün portreleri, teknede yemek yerken gösteren resimleri vs. var. Ayrıca duvarın önü boyunca uzanan, camlı bölmede de “Atatürk ve denizcilik” temalı çeşitli evraklar var. Mesela, kullandığı gemilerin hatıra defterlerine yazdığı notlar gibi şeyler. Benim dikkatimi çeken, 37 senesinde başbakan Celal Bayar’a yeni alınan (veya yapılan) 4 gemiye verilecek isimleri ilettiği telgraf oldu. Bu dört gemiye verilecek isimler –sırasını yanlış hatırlama ihtimalim olsa da-: Yıldıray, Saldıray, Batıray ve Aatılay. Aatılay öyle yazılmaz demeyiniz, çünkü Atatürk aynen böyle yazmış. O zaman demek ki ne imiş? Bu bir telgraf değilmiş, telgrafta el yazısı olmaz ki! Evet.

Buradan sonra Bir yan odaya geçtiğimde, yine bir savaş gemisinin yemek odasının birebir temsili dizaynı var idi. Gemilerde uzun, stresli bir süreç yaşadıkları için, gemi mürettebatının zamanının çoğunu geçirdikleri yemek odasının –veya gazino- teşrifatı değme yalılarda görülmeyen lükste olurmuş ki ruhlarındaki teessürü bir nebze olsun dağıtmaya muktedir olabilsinler.

Bir sonraki oda, yakında yapılacak bir sergi için hazırlanıyordu. Zaten böyle oda oda anlatmaya devam edersek çok uzayacak. Sergiye hazırlanan bu iki oda ile beraber, ilk katın sağ yarısı tamamlanmış oluyordu. Salonun ortasında koskocaman bir gemi maketi, kenarlarda da değişik gemilerin önlerinden getirilmiş kabartmalar ve bir kısım başka şeyler sergileniyordu. Bu katın diğer tarafında ise, ortada bir dünya maketi, kenarlarda da birçok tarihi geminin maketi, parçaları, bunlar ile ilgili bilgiler, gemi aksamları sergileniyordu. Bu kısımda çok fazla eser olduğundan not almak bile mümkün değildi. Anladığım kadarıyla Padişah Abdülaziz’in – Abdülmecit de olabilir- denizciliğe epey katkısı olmuş. Kendisi ile ilgili epey eser, bilgi vardı.

Üst kat da, yine Osmanlı dönemi denizciliği ile ilgili eserler ile dolu idi. Padişahların yurtdışı gezilerini gösteren resim tabloları, diğer ülkelerden devlet reislerinin ülkemizi ziyaret ettiğini gösteren tablolar, karşılıklı hediyeler, nişanlar, çeşitli savaşların tasvirini yapan tablolar, bu savaşlarda kullanılan gemilerden torpido, gemi aksamı, tüfek, süngü, karavana gibi eşyalar, düşman gemilerinden ele geçirilen bazı savaş ve gemi aletleri, sancaklar, çeşitli dönemlerdeki askeri ve resmi denizci kıyafetlerini üstünde taşıyan cansız mankenler, haritalar, denizcilik ile ilgili önemli deniz adamlarının kıyafetleri ve eşyaları ve bunlar gibi bir çok eser hem ilk katın sol tarafında, hem de üst katta sergileniyordu.

Zemin katın altındaki katta ise, daha çok teknik şeyler vardı. Denizcilik ile ilgili çeşitli teknik aletler ve bunlarla ilgili bilgiler. Teleskoplar, pusulalar, telgraf ve telefonlar, makine odasından ve kaptan odasından materyaller, büyük torpidolar ve denizcilik ile ilgili temel bilgileri anlatan çeşitli afişler –mesela, rüzgarların isimlerini ve yönlerini anlatan bir afiş, teknenin kısımlarının isimlerini anlatan bir afiş gibi (bu arada bunların önünde epey çalışmıştım, fakat bu yazıyı yazarken üzüntüyle farkına varıyorum ki çoğunu unutmuşum)- vardı. Ayrıca bu katta denizcilik eğitimi verilmesi için ufak bir sınıf ve denizcilik ile ilgili birçok görüntülü ve sesli anlatımın bulunduğu, ziyaretçilerin kendi kendine kullanabilecekleri aletler vardı. Bunun yanında gemilerle ilgili çeşitli masa oyunları da vardı. Dalmak için kullanılan araçlar ve kostümler de yine bu katta sergileniyordu. Bu katta son olarak hatıralık-hediyelik eşyaların sergilendiği oda bulunuyordu. Burada denizcilik ile ilgili kitaplardan, anahtarlıklara, ofis eşyalarına, kravatlara, eşarplara, cüzdanlara, saatlere, maketlere kadar çok çeşitli bir ürün yelpazesi satışa sunuluyordu. Ve elbette günler günleri kovalıyordu.

Müze faslını kapatırken ilginç bulduğum bir şeyi daha aktarmak istiyorum. Bu üç katlı, şirin ve orta boy müzede, yirmiden fazla insan çalışıyordu herhalde. Ve bunların çoğu da müzenin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş sandalyelerde oturup telefonlarıyla oyun oynayan tiplerdi. Artık sorsak bir şey anlatmak için mi varlar, yoksa müzenin musluğu sağlam yere bağlı olduğundan alabildikleri kadar adam mı almışlar emin değilim. Mesela yine bilet alınan, emanet eşya filan bırakılan yerde bile en az 5 kişi vardı. Rahat bir çalışma ortamı olabilir, ayrıca sıkıcı da olabilir. Çünkü benim bulunduğum birkaç saat içerisinde sadece 3-5 kişi gezdi müzeyi.
Müzeden çıktıktan sonra hemen yanındaki serginin bulunduğu mekana gittim. Hemen –sağdan- sergiyi gezmeye başladım. Sergi, konusu Mehmet Akif Ersoy olan, hat ve tezhip sergisi idi. İstiklal Marşı, Mehmet Akif’in imzası gibi eserler ile başlayan sergi Mehmet Akif’in birçok şiirinden parçaların hat sanatı ile Osmanlı harfleri ile yazıldığı onlarca eserden oluşuyordu. Kolektif bir sergi olduğu için, birçok farklı tarzdan birçok sanatçı sergide idi. Klasikçilerden modern veya post modern sentezcilere kadar birçok üslup görülebiliyordu. Seçilen şiirler de epey çeşitlilik arz ediyordu. Elbette Mehmet Akif şiiri, kolay kolay iç tasnife tabi tutulabilecek bir şiir değil. Fakat kabaca ayıralım desek, memleket veya vatan meselesinin ağırlık bastığı şiirler, yine bu şiirlerin birçoğunun da içinde bulunduğu “dini” şiirler (Burada meselemiz Mehmet Akif şiiri olmadığı için, fazlasıyla yüzeysel geçiyorum, bildirmek istedim.) ve yine bu şiirlerin hepsinde duyulan kişisel feryadını içeren şiirler olarak tasnif edebiliriz diye düşünüyorum. Bu sergide hepsinden birçok örnek mevcuttu. Yine seçilen şiirler ile eserin üslubu arasındaki koşutluk da dikkat çekiyordu. Mesela, “vatan-millet şiirleri”nin tezhiplerinde bayrak temaları görülebiliyor, hem hatta hem de tezhipte belirgin şekilde yenilikçi, modern, sentezci vs diye adlandırabileceğimiz etkiler gözleniyordu. “Dini şiirler” ise hem hat hem de tezhip uygulamaları ile klasik üsluptan fazla inhiraf etmiyorlardı. “Kişisel feryat şiirleri” dediğimiz kısımdakiler ise bireysel ve deneyci üsluplar veya fazlasıyla sadelik yanlısı kompozisyonlar içeriyordu. Yine bu son kısma giren şiirlerin de incelikle seçildiğini söylemek de mümkün. Çünkü diğer bölümlere koyduğumuz şiirler daha çok popüler şiirler iken, son kısımdakiler benim hissettiğime göre, Safahat’in içerisinden göz nuru dökülerek seçilmiş, bağlanılmış ve kalplere değmiş mısralardan oluşuyordu. Bu mısralarda adeta günler günleri kovalıyordu.

Bu serginin olduğu mekân Dolmabahçe Sarayı’nın bir parçası olduğundan sarayın yemekhanesinin ocaklarını olduğu yerde görebilmek de mümkün. Ayrıca buranın bir de sürekli sabit olan müze kısmı var, ancak ben ziyaret ettiğimde müze kısmı kapanmıştı. Buranın çıkışında da bir hediyelik eşya reyonu mevcuttu. Burası ise diğeri gibi bir konu özelinde değil, birçok farklı konu ile ilgili hediyelik eşyalar sunuyordu meraklılarına. Eski İstanbul tabloları olduğu gibi, cam veya seramik sanatı ürünleri de mevcuttu.

Sergiden de çıktıktan sonra muhtemelen çok derin duygular, sanatsal izlenimler ve estetik zevkler içre bir halet-i ruhiyeye gark olmuşumdur, fakat şimdi o zamanki hislerime dair bir kırıntı kadar olsun taze bir duygu parçası kalmamış. Şimdiden geriye bakınca aklıma ilk gelen, çıkışta büyük ihtimalle karnımın acıkmış olduğu. Ne yediğimi ise hatırlayamıyorum. Bunun derli-toplu, yazının –ki bu bir ödev- sulu üslubunu bir nebze olsun telafi eden, adam gibi bir sonuç paragrafı olmasını planlamıştım. Ne yazık ki bu da bir şeye benzemedi. O zaman Mehmet Akif’in içinde deniz geçen Ressam Haklı isimli şiiri ile programımızı sonlandıralım. Bu arada çıkışta lokum ikramımız olacaktır. Dinlediğiniz için teşekkür ederiz.

Ressam Haklı

Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası...
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,
Mutlakâ eski tesâvîr ile ziynetlensin,
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.
Biri peydâ olarak ben yaparım, der, kolunu
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu
Sıvar amma ne sıvar Sâhibi der:
-Usta bu ne
Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
-Bu resim, askeri basmakta iken Fi r´a v n ´ı n,
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ´nın.
-Hani Mûsâ be adam
-Çıkmış efendim karaya.
-Firavn nerde
-Boğulmuş.
-Ya bu kan rengi boya
-Bahr-i Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da!
-Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!

Safahat, 1. Kitap: Safahat

Not: Şiirin transkripsiyon ve imlası Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi’ne aittir.




Her şey bittikten, ödev bile bittikten sonra:

Günler kovalıyordu günleri
Kovaladığı gibi
Bülbüllerin gülleri

5 Nisan 2012 Perşembe

Düzeltme

Blogun isminin altında bir mısra var. Bu mısranın bulunduğu şiiri güvendiğim bir kişiden sahibi Şeyh Galip diye okumuştum. Üslup olarak da Galib Dede kokuyor. Hiç kontrol etmedimdi ben de. Meğersem Divane Mehmet Çelebi'nin imiş. Ben elimdeki Seyh Galip Divanı'ndan ve Hüsn ü Aşk'tan baktım, onlarda yok. İnternetten şöyle bir bakınınca da genelde Divane Mehmet Çelebi'nin adı ile geçtiğini gördüm. Ki kendisi de Şeyh Galip'in daha sonradan postuna oturacağı Galata Mevlevihane'sinin temellerini atan kişi imiş.

Şiirin tamamını ekşi sözlük'ten speedy gonzales nam şahıs yazmış. Ben de ondan kopyalıyorum ve derakab yapıştırıyorum:

bihamdillah ki bî nâm u nişanız âdımız yoktur
dil-i viranemizden özge bir abadımız yoktur
ezelden mazhar-ı ışkız bizim icadımız yoktur
elemler cümle bizdendir anâ isnadımız yoktur

belâ dildendir ol dildâr elinden dadımız yoktur
gönüldendir şikâyet kimseden feryadımız yoktur

ne derd-i hecr-i yâri çekmeğe bir merd kaabildir
ne efkâra alâka eylesek mâkula kaaildir
söze gelmez velî dânâ dil-i insân-ı kâmildir
akar sû gîbi ârâm eylemez her serve maildir

belâ dildendir ol dildâr elinden dadımız yoktur
gönüldendir şikâyet kimseden feryadımız yoktur

düşersem hâk-i pây-i yâra rûy-ı i'tizâr üzre
görüp ol serv salmaz sayesin ben hâksâr üzre
sözün doğrusu bû kim hergiz olmam bir karâr üzre
safâ-yı hatırım yok muttasıl kâr inkisar üzre

belâ dildendir ol dildâr elinden dadımız yoktur
gönüldendir şikâyet kimseden feryadımız yoktur

bizim erbâb-ı ışka sıdk ile ikrarımız vardır
riya ehlinden i'râz eyleriz inkârımız vardır
biz özge hâceyiz herkes ile bâzârımız vardır
tükenmez fikrimiz efkâr olunmaz kârımız vardır

belâ dildendir ol dildâr elinden dadımız yoktur
gönüldendir şikâyet kimseden feryadımız yoktur

gâh olur vuslatı yâd eyleriz firkatte handâniz
gâh olur firkati yâd eyleriz vuslatta giryânız
gehî evkâr-ı ışkız gâh mestiz gâh hayranız
semaî gîbi gâhî mübtelâ-yı derd-i hicranız

belâ dildendir ol dildâr elinden dadımız yoktur
gönüldendir şikâyet kimseden feryadımız yoktur

Bir de ufak bilgi öğreniyoruz:

Kafiye dizisi aaaaAA-bbbbAA-ccccAA veya aaaaaA-bbbbbA-cccccA olunca nazım şekli müseddes-i mütekerrir oluyormuş.

Kesb-i Hâl

- Hadi hadi gel, başlayalım!
- Tamam tamam, sen peyniri filan doğrayadur da ben şimdi geliyorum. (Der ve acele ile çıkar)
-(...ken arkasından seslenir) Çabuk geel!
-(Bir iki dakika sonra nefes nefese gelir) Bak bak ne getirdim!
- Onları nerden buldun be yavrum!
- Gülbahar ninelerin bahçeden.
- Oğlum izinsiz mi topladın yoksa?
- Hee iznsiz topladım! İki dakkada haramzade yaptın bizi yav! Simitlerle gelirken Gülbahar nine gördü de, onları bırak gel, bizim bahçeden salatalık vereyim, güzel gider dedi.
- (Güler) Gitmez mi, gider tabi. Oğlum sen toplasaydın ya, yaşlı kadına toplattırıyorsun!
- Gülbahar nine toplatmaz ki başkasına, konuşarak toplar, tek tek. İsimleri bile vardır bunların ne diyon sen bee!
- (Güler) Şunla adaşsınız galiba, sana benziyor.
- Hıyar diyorsun bana yani!
- (Güler) Yok, estağfirullah. Salatalık diyelim. (Muzipçe güler)
- On saniyede iki kinaye.(Çayları koymaya başlar)
- ...
- Alla allaa, bu ne şimdi?
- Gözüme soğan kaçmış.
- Dalga geçme ama. N'oldu hakkaten?
- Bahçada Yeşil Hıyar türküsünü aklıma getirdi şunlar.
- Vallaha ağlamaya bahane arıyorsun yav. Hem çınar değil miydi o?
- Yok hıyar. Hıyar itibar kaybedince çınar oldu. (Hafif güler)
- (Güler)
- (Kısık sesle) Yüzüme gülme bari
- Neden gülmeyeyim yav? (Jeton düşer) Hee tamam anladım. Sesli söyle de dinleyelim.
- Emredersiniz!
- Utandırıyorsun ama.
- Yanakların al al olsun, o zaman söylerim.
- Hep dalga, heep dalga.
- Tamam tamam, söylüyorum. (Çaydan bi fırt çeker.) Çay da güzel olmuş ha. Hadi başla başla!