19 Aralık 2012 Çarşamba

Aziz Torun'un Acayip Sıradan Hayatı ve Bir O Kadar İlginç Ölümü


0.

“Cinayetti” diyenler çoğunlukta olsa da, Aziz Torun’un ölümünün bir intihar sonucu olduğu bugün neredeyse kesinleşmiş durumda. Evet, intihar etmesi için görünürde hiçbir sebep yoktu. Öldürülmesi için ise sebepler saymak çok kolaydı. Ama deliller bunun “sıradan bir intihar” olduğunu apaçık ortaya koyuyordu.

1.

Sabah kalktım. Genelde sabah kalkarım. 20 yıldır bu böyle. Alıştım sayılır artık. Önceki kimliklerim sadece ben ile kendim arasında. Onların hayatımda etkili olmasına izin vermiyorum. Laikliğin lacivert bir versiyonunu hayatıma uygulamayı başardım yani.

Sabahları kalktıktan sonra, yanımda bir insan daha oluyor. Bu da 20 senedir olmasa da, bazı istisnai zaman ve haller dışında 20 yıla yakındır olmakta. Yanımdaki insanın, bir kadın olduğunu anlamam çok sürmüyor. Çünkü saçları çok güzel uzun kokuyor. Ensesinde bir tavşan uyuyor. Yüzünde yağmur sonrası ormanlar susuyor. Çok şaşırıyorum her seferinde. Kadın olduğunu anladıktan sonra, bu sefer tekrar insan olup olmadığı ile ilgili derin tartışmalara dalıyorum. Evet, önceki kimliklerim bu tartışmalarda görüş bildirme iznine sahipler, fakat padişah benim! Karar hakkı benim, onların oy hakları bulunmuyor. Monarşik laiklik, sistemimizin adı. Bu tartışmalar tam bir demokratik çerçevede –hakaret yok, eleştiri var- cereyan ediyor ve bazı ağızlardan uyandığımda yanımda olan bu kadın hakkında galiz sözler çıkıyor. Bazıları da çeşitli çürütme yollarıyla beni ikna etmeye çalışıyor. Mesela, diyor, “Uzun kokmak, tavşanlar ve ormanlar… Bu saydıklarınız ve aklınızdan geçen diğerleri –aklınızdan geçenleri de bildiğimi ifade etmek isterim- bir insanı tasvir eden şeyler değil. Bu saydıklarınızdan çıkarılacak iki sonuç var: birincisi, bu kişi gerçek olmayıp, masallar alemine aittir. İkincisi ise, bu kişi bir insan olmayıp, başka bir varlıktır.” Bu avukat kılıklı herif böyle soğuk soğuk konuşmaya devam ederken, kafam çok karışır. “Bir taneniz de benden yana olun ulan hıyar herifler!” diye ortalığa bağırmayı düşündüğüm bir anda kadın gözlerini açar. Zihnim koşarken zaman durmuştur ve kahrolası zihnim iki ayağı havada kalmıştır. Bu asılı vaziyette gözlerim bir çift zeytin gibi buruşur, buruşur, buruşur. Kadın “Günaydın.” der, ama kelimenin içinde “h” harfi geçer. Zeytinlerin çekirdeği bu noktada çıkar. “Merhaba, ben Özge. Tanıştığımıza memnun oldum.” dediği sırada zeytinler ezilmekte, yağları çıkmaktadır. Bunu söyledikten sonra elini uzatır. Tokalaşmak için elimi uzatmam gerekir ve kahrolası elim tam lazım olduğu zamanlarda bir yerlere gider hep. Ararım ararım bulamam. Telaşla etrafa bakarım, bulamam. Havada beklemekten sıkılan eli, yüzüne doğru gitmeye başlar. O sırada “Noldu yav, gözümde çapak mı var?” diye sorar ve gözlerini ovmaya başlar. O andır ki havada asılı kalan zihnim, zamanın birden tekrar başlamasına hiç beklenmedik bir anda yakalanır ve yere düşer. Dizini çarpar, kanar.

Bunların ardından genelde kahvaltı yaparız. Biz bu kadınla kahvaltı yaparken, iki-üç tane tıfıl da hazır bulunur. Bunlar bu kadının ve galiba benim müşterek çocuklarımızdır. Bu sonuca kahvaltı sırasındaki konuşmaları gözlemleyerek ulaşmak çok kolay olur. Sadece bununla da kalmaz, bir dedektif titizliği ile bu kişilerin meslekleri, karakterleri, birbirleri arasındaki ilişkileri, oluşturduğumuz veya oluşturduğumuza inandıkları bütünün ihtiva ettiği anlamlar ve değerler bütünü, falan filan ne varsa ortaya dökerim. Eserimle gurur duyarım, bir vakit toplamam, dağınık kalır. Sonra son bardak çayımı, keyif çayı payesiyle içerken yavaş yavaş toparlarım bütün döktüklerimi ve serdiklerimi.

Giyinme safhası bazı karışıklıklara sebep olur. Bahsi geçen kadın, giyeceğim pantolon, gömlek, kravat, süveter, hırka, hatta çorapları bile seçip, çıkarmış, elenecekleri elemiş, 1 birim giyinmelik kadarını belirlemiş, ütülenecekleri ütülemiş olur. Ben büyük bir kafa karışıklığı ile giyinmeye başladıktan sonra, gömlek, ceket filan gibi giymesi biraz zor olanlarda gelip bana yardım eder. Giyinme bitince gerekli gördüğü düzeltmeleri yapar. Ben bu sırada dedektif havalarıyla ulaştığım bütün sonuçların yanlış olabileceği düşüncesi ile baş başa kalırım. Ben Kırım Beyi Ustavuz Paşa olabilirim ve sabahtan beri karım sanarak muhatap olduğum bu kişi cariyelerimden biri olabilir. Ben bir deli olabilirim ve burası kendimizi evimizde gibi hissettiğimiz, öyle tasarlanmış bir tımarhane olabilir. Bu kadın da tımarhane görevlilerinden biri. Bazı zihni eksikliklerim kendi başıma giyinmeme engeldir filan. O sırada bir seçenek daha aklıma gelir. Ya bu kadın çekmeceden bir mendil çıkarıp, katlayarak cebime koyar ve evden çıkarken de “Kimseyle kavga etme!” filan derse. Kadın çekmeceye hamle yapınca “Annnee!” diye bağırmaya hazırlanırım, fakat çekmeceden bir cüzdan çıkar. “Ben vermesem cüzdansız çıkacaksın, a benim avanak kocam!” der ve bana sarılarak yanağım ile boynum arasında bir yerden öper. İşte burada tekrar karşımdakinin karım olduğuna kani olurum. Çünkü neden? Avanak dedi!

16 Aralık 2012 Pazar

İktibas- Ahraz

yağmurun içinden geçiyorduk hani
günbatımı sessizce uç veriyordu
ben karanlıktan ürkmeyerek başlattım
uzun uzun susmaların hikayesini
çünkü her defasında
limanda çürümeye terkedilmiş gemiler olurdu gözlerinde
yahut sapına küskün iki karanfil, öpüldükçe rengi atan
iki firuze taşı dururdu yüzünün arka siperlerinde
otururduk bir taşım yürek kabarmasıyla
ne hali varsa görsün diyerekten tozlu alınları bulvarların
duyardık parklardan eylül taşardı
parklardan hüznün o kırılgan coğrafyası
aynı masa üstünde birbirine değmeyen iki el
böyle böyle öğrendik yatağından kuşkulanan ırmağı

meğer sokulgan bir bıçak dinelirmiş
savrukça gizlendiğimiz takvim aralıklarında
oysa ilkel bir yüreğim var demiştim sana
saten örtülerin zarif kıvrımlarını okşamaktansa
yırtmayı tercih ederim onları, yırtıp
yaralı bir mahkuma sargı bezi yapmayı mesela
anamın beyaz yaşmağında billurlaşan cefanın hükmü
hükümsüz bıraktı çünkü çoktan gençlik kaygılarımı
yolaldım toprak adımlarımı bağrına bastı
kına yaktım avucuma kendi kanımdan

susmaya yazgılısın artık, ruhumda eski bir kırbaç izi
yollar her zaman bir denize varmıyor, hatırla!

 Fatma Çolak Asan

13 Aralık 2012 Perşembe

Düz Adam Adayı Talha - Kaçta kalmıştık unuttum

Anneleri Talha ve kardeşine her sabah pekmez içiriyor. İçirirken de hem ikna etmek hem de teşvik etmek için "İçerseniz güçlü olursunuz, boyunuz uzar, zekanız açılır, kafanız çalışır..." diyor.

Bir gün annesi Talha'ya sınava çalış diyor ve Talha pekmezin verdiği zeka ile cevap veriyor:

- Boşver; pekmez içtim ya!